'Tanrı'nın devleti' mi, 'yeryüzü devleti' mi?

Laiklik anlayışı, Anglo-Sakson tipi sekülerleşmeden değil, Fransız tipi laisizmden (laikçilikten) ilham aldı. Anglo-Sakson tipi sekülerleşme yolu izlenseydi de sonuç değişmezdi büyük ihtimalle, çünkü her iki tip laiklik de tarihsel, siyasal, kültürel özel koşulların ürünüydü.

Üniversite öğrencisi Özgecan Aslan’ın Mersin’de, 3 barbar (baba-oğul ve arkadaşı) tarafından vahşice katledilmesi vicdan sahibi herkesin yüreğini kanattı. Her gün benzeri cinayetlere şahit oluyorduk ama Özgecan’a reva görülenler “bu toplum, bu toplumun erkekleri nereye gidiyor?” sorusunu, en azından sosyal medya ortamında adeta bir haykırışa dönüştürdü.

Bir yandan da tüm toplum olarak devletin tecavüzüne maruz kalıyoruz. Örneğin, özgürlükleri kısıtlayan onca kanun ve yönetmelik yetmezmiş gibi AKP iktidarı İç Güvenlik Yasası adı altında zorbalık yönetimini kurumsallaştırmaya çalışıyor. Daha yasa çıkmadan polisin nasıl pervasızlaştığını Gaziantep’te yeni yapılan Karataş Sanayi Sitesi' nde dükkan alamadıkları iddiasıyla toplanarak valiliğe yürümek isteyen esnafa yönelik ‘sık ulan sık vakası’yla gördük.

Özgürlüklerle ilgili bir başka vahim olay, Birleşik Haziran Hareketi öncülüğünde çeşitli sivil toplum örgütlerinin katılımıyla yapılan ‘Laik ve Bilimsel Eğitim İstiyoruz’ başlıklı kampanyaya yönelik idarenin ve onların yönlendirdiği unsurların tavrı. Bilmeyenler için hatırlatayım, İzmir Vali Yardımcısı Mustafa Harputlu, İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne eylemin AKP’nin politikalarına karşı olması nedeniyle, eyleme katılan milli eğitim personeli ile öğrencilere disiplin işlemi yapılmasını emretmişti. Bu emrin gereği yerine getirildi mi bilmiyorum ama eylemler sırasında “Hırsız, katil Erdoğan!” diye slogan attığı söylenen hareketin liderlerinden Onur Kılıç, konuyla hiç ilgili olmayan ama çok ağır hükümleri olan Terörle Mücadele Kanunu uyarınca tutuklandı.

Her hafta gündemle ilgili yazmaya çalıştığımı farketmişsinizdir. Kadınlara yönelik şiddete “Erkek, savaş ve tecavüz: Ayrılmaz üçlü” başlıklı yazımda değinmiştim. (okumak için tıklayın) Devletin tecavüzlerine yönelik direnme hakkını ise “İnsanoğlunun Leviathan’a karşı savaşı” başlıklı yazımda ele almaya çalıştım. (okumak için tıklayın) Böylece, bu haftaki yazımı, son yıllarda yaşadığımız pek sorunun arka planını oluşturan ‘laiklik’ konusuna ayırmaya karar verdim.


TANRI-KRALDAN TANRI’NIN OĞLU KRALA

İlk insan topluluklarında görülen ‘Tanrı-Kral’ anlayışının ‘Tanrı’nın oğlu-Kral’ anlayışına evrilmesi çok uzun zaman almıştı. Roma İmparatorluğu ise, çok tanrılı (Pagan) bir devletti ve herkes istediği tanrıya inanıyordu ve devlet işleyişinde herhangi bir din esas alınmıyordu. Yani Roma ‘seküler’ (dünyevi) bir devletti. Laikliğin ilk işareti sayılan Matta İncili’ndeki “Kayzer’in şeylerini Kayzer’e ve Tanrı’nın şeylerini Tanrı’ya ödeyin” (ya da Türkçeye geçtiği şekliyle “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya”) ayeti, Roma’da Neron döneminde, Hıristiyanlığa yönelik ağır baskılar sonucu ortaya çıkmıştı.

En yetkin biçimde 4/5. yüzyıl ilahiyatçısı Aziz Augustinus’un formüle ettiği Hıristiyan-Katolik doktrinine göre, dünya Adem’le Havva’nın cennetten kovulmasından bu yana Civitas Dei (Tanrı’nın sitesi/şehri/devleti) ve Civitas Terrara (Yeryüzünün/İnsanın sitesi/şehri/devleti) olarak ikiye ayrılıyordu. Katolik Kilisesi ise, Yeryüzü Devleti’ndeki Tanrı Devleti’nin temsilcisiydi. Devletle Kilise arasındaki gerilimi ilk çözen, daha sonra Bizans adını alacak olan (bizim Bizans dediğimiz) Doğu Roma İmparatorluğu’nun başı I. Consantinus’un 313 tarihinde yayımladığı ‘Milano Fermanı’ oldu. Bu fermanla Hıristiyanlık resmen tanındı ve din özgürlüğü güvenceye alındı. Bunun karşılığında da Kilise, Constantinus’u ödüllere, iltifatlara boğdu. Bu süreç Doğu’da Büyük Theodosius ve Batı’da Gratianus tarafından bir adım daha ileri götürülerek Hıristiyanlık, ‘Resmî Din’, Katolik Kilisesi, ‘Devlet Kilisesi’ ilan edildi. 


 
(Augustinus’un De Civitate Dei adlı eserinin 1515 baskısının kapağı)


DOĞU-BATI FARKI


381 tarihli İznik Konsili’nden itibaren adım adım kendi Ortodoks Kilisesi’ni kuran Doğu’da (Bizans’ta) Kilise, başından itibaren devlete tabi olurken Batı’da, Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasından sonra ortaya çıkan feodal düzenin neden olduğu kargaşa ortamında, gücünü koruyan tek kurum Kilise olmuştu. Bu nedenle de, Kilise iyice kurumsallaşmış ve otoritesini arttırmıştı.(Bu süreci “Papalık-Bizans-Osmanlı-Türkiye” başlıklı yazımda anlatmıştım: (okumak için tıklayın)

Doğu’da toprak düzeni ve ona bağlı olarak siyasal güçlerin niteliği önemli bir değişiklik göstermezken Avrupa’da krallar feodaliteye karşı güçlenince, kilisenin (Katolik Kilisesi/Papalık) otoritesine itiraz etmeye başladılar. Bunun sonucu Engizisyon, bazıları 100 yıla yaklaşan uzun ve kanlı din savaşları, Reform ve Rönesans hareketleri oldu. Yani 15. yüzyıldan itibaren Almanya’da Lutherci Protestan hareketi, İngiltere’de Anglikan Protestan hareketi ve İsviçre’de Calvin ve Zwingli Protestan hareketleri tarafından oluşturan ‘Milli Kiliseler’, büyük coğrafi keşifler, ticaretin gelişmesi, sanayi devrimi, gelişen kentler, yeni bir sınıfın (burjuva) doğması, ulus-devletlerin ortaya çıkması, düşünce yapısının ve dünya algısının değişmesi gibi bir dizi süreçle ya da daha kısa ve öz şekilde kapitalizmin doğuşu ile ilintiliydi. 18. yüzyıldan itibaren ‘Aydınlanma’ düşüncesi ile birlikte, dünyevi olanın öneminin artması ruhani olanı adım adım geriletmeye başladı. Bu süreç bugün sıklıkla birbirine karıştırılan ancak ikisi de çok farklı tarihsel arka plana ve niteliklere sahip ‘laikleşme’ ve ‘sekülerleşme’ şeklinde iki damar halinde gerçekleşti.


LAİKLİK Mİ, LAİSİZM Mİ?


‘Laiklik’ denince akla Fransa, ‘sekülerleşme’ deyince akla İngiltere gelir. Fransa’da laïque sözcüğüne, ilk kez 13. yüzyılda rastlanır. 16. yüzyıla dek çok az kullanılan sözcük Yunanca ‘halk’, ‘kalabalık’, ‘kitle’ anlamına gelen laos’tan gelir, Latinceye geçer ve ‘din adamı ya da dindar olmayan’ anlamında kullanılır. Kilise, başlangıçta laikos sözcüğünü kendine bağlı kişiler için; clerikos sözcüğünü ise dini yöneten ve öğreten papazlar vb. için kullanmıştır. Çünkü o dönemde herkesin Kilise’ye bağlı olduğu varsayılmaktadır. 16. yüzyıldan sonra, clericus, clerc (din adamı), clergé (ruhban) sözcükleri Fransızcaya girer ve Kilise’ye bağlı olmayanlara (‘din adamı olmayan kimse; din adamı dışında kalan halk’ anlamına) isim ve sıfat olarak lai denir ve bunun laid (çirkin) sözcüğü ile karışmaması için laïc (eril) ve laïque (dişil) sözcükleri türetilir.


FRANSIZ İHTİLALİ’NİN ETKİSİ


Laisizm (laikleştirmecilik/laikçilik) kavramı ise, toplum mühendisliğine soyunan Fransız pozitivistlerinin, ‘tanrısız ve kralsız bir dünya kurmak’ için, 1789-1795 arasında, dini sivil otoriteye teslim ederek, akılcı insanlar yetiştirmek kaygısıyla tüm dinsel etkinlikleri yasaklamalarıyla başlayan tepkici, hatta kinci anlayışın uzantısıdır. 1789’da Fransız İhtilali sırasında ilan edilen ‘Yurttaş ve Haklar Bildirgesi’nin 10. maddesinde, “Hiç kimse, dinsel bile olsa, fikirlerinden dolayı mağdur edilemez; yeter ki bunların tezahürleri yasalarla oluşturulmuş olan kamu düzenini bozmasın” diyerek Fransız tipi laikliğin ilk adımını atmıştı. 1790’da çıkarılan ‘Din Adamları Sivil Yönetmeliği’ ile bir adım daha ileri gidildi ve din adamlarının sivil otoriteye tabi olmasının yolu açıldı. Bundan sonraki asırda, taraflar adeta bir satranç maçı yürüttüler ve nihayet 1882 Anayasası uyarınca devletin dinsel, Kilise’nin de siyasal iktidarı kullanması olanaksız hale getirildi. Aynı yıl, ilköğretim okulları devletleştirildi, tarikat okulları ve manastırlar lağvedildi. ‘Mecburi ve Laik İlköğretim Kanunu’ ile din eğitimi, okullardan çıkarıldı ancak çocukların din eğitimi alabilmeleri için haftanın bir günü tatil edilmesine karar verildi. 1901’de yasalaşan ‘Dernekler ve Tarikatlar Kanunu’ ile de bütün din kurumları birer dernek statüsüne indirildi. 1904’de bir adım daha atılarak, Napolyon ile Ppapalık arasında imzalanan 1801 tarihli anlaşma iptal edildi.

Ancak Fransa’da kilise ile devletin tamamen ayrılması ancak, 1896-1905 arasında sadece Fransa’yı değil, tüm Avrupa’yı ve dünyayı sarsan Dreyfus Davası’ndan sonra oldu. Bu tarihten sonra Jakoben laiklik anlayışı çok sınavdan başarısızlıkla çıktı, sonunda değişti, yumuşadı. 1789’dan itibaren dört cumhuriyet yıkmış, beş cumhuriyet kurmuş, iki defa kralı geri getirmiş, iki imparatora taç giydirmiş Fransa’da, devletle kiliseyi barıştırmak General De Gaulle’e nasip oldu. 1958 tarihli 5. Cumhuriyet Anayasası’nın ilk bölümünün 2. maddesine “Fransa... bütün inançlara saygı duyan laik bir Cumhuriyettir” ibaresi konuldu. O günden bu yana da Fransız laikleri kendileriyle hesaplaşmayı sürdürüyorlar.


(16. Louis’nin 21 Ocak 1793’te giyotinle idamını gösteren detay. Musee Carnavalet. Felemenk Okulu’ndan ressamın kim olduğu bilinmiyor.)




ANGLO-SAKSON TİPİ SEKÜLERLİK


Bugün bazı İslamcıların “biz laikliğe karşı değiliz, biz Fransız tipi katı laikliğe karşıyız, eğer Anglo-Sakson tipi sekülerlik olsaydı hiç itirazımız olmazdı” dediklerini duymuşsunuzdur. Hakikaten itirazları olmaz mıydı sorusu bir kere bırakıp devam edersem, Anglo-Sakson demokrasilerinde bir devrimin değil, doğal evrim sonucu ortaya çıkan ‘dünyevileşme’ (sécularisation, sekülerleşme) terimi, Latincede ‘dünyaya, içinde yaşanılan zamana ait olan; dine ve kiliseye bağlı ve bağımlı olmayan’ anlamına gelen ‘saccularis’ sözcüğünden türemiştir. Terim ilk kez, görünüşte karısını boşayıp sevgili Anne Boleyn ile evlenmek için 1534’te kralın papadan üstün olduğuna dair bir yasa çıkardığı için Papalık ile arası açılan (ki asıl neden Katolik İspanya ve Fransa ile Britanya arasındaki sorunlardı) VIII. Henry’nin kurduğu Anglikan Kilisesi tarafından papaz, piskopos gibi halkın içinde yaşayan din adamları için kullanılmıştı. Papalık ile bağını kesin olarak 1599’da koparan Anglikan Kilise’nin bundan böyle yöneticisi, krallar veya kraliçeler, yani sivil otorite olacaktı. Ancak, hala kralın/kraliçenin taç giyme töreni dinî bir törendir. Parlamenterler görevlerine dua ile başlarlar. Ayrıca kiliseyi temsilen parlamentoda temsilci bulunur. Parlamento, kilisenin örgütlenmesi için yetkili olup doktrinini ve ibadet yerlerini denetler. Canterbury ve York Başpiskoposları ile birlikte 24 Anglikan piskoposu Lordlar Kamarası’nın üyesidir. Dolayısıyla, İslamcı çevrelerin henüz bugünkü gibi güçlü olmadıkları dönemlerde Fransız tipi laiklik yerine Anglo-Sakson tipi sekülerizme razı olmaları mümkündü.



OSMANLI’DA LAİK RÜZGÂRLAR

Başından itibaren ‘herkesin dini kendisine’ prensibini izleyen Osmanlı İmparatorluğu’nda ise ruhani olanla dünyevi olan, Batı’daki gibi bir karşıtlık oluşturmamış, aksine birbirini desteklemişti. Öte yandan padişahlar olmak üzere diğer yöneticilerin, siyasi, idari, hukuki ve sosyal problemleri halletmek için genellikle şer’i hükümleri görmezden gelerek örfi hukuka ağırlık vermeleri de laik uygulamalar sayılabilirdi. Örfi hukukun yanı sıra, fethedilen yerlerin eski hukuku, fetih sırasında yapılan antlaşma ve tanınan ayrıcalıklar ile ‘saltanat hikmeti’ gibi başka esneklik alanları da vardı. Bu bağlamda, meşruiyetini dinden alan ‘Millet Sistemi’nin de dünyevi açıdan genel olarak iyi işlediğini söyleyebiliriz, ancak Osmanlı İmparatorluğu ‘şeriat devleti’ olmadığı gibi ‘laik devlet’ de değildi elbet. (Sistemin kötü işleyen yanlarına “Hoş görülmek mi, eşit görülmek mi?” başlıklı yazımda değinmiştim: (okumak için tıklayın)

‘Laiklik’ kavramı, ülke gündemine ilk kez 1866'da Mustafa Fazıl Paşa tarafından sokuldu. Mısır Hıdivliği üzerindeki veraset hakkını 4,5 milyon Sterlin tazminatla ağabeyi İsmail Paşa'ya devrettikten sonra Fransa'ya yerleşen ve Yeni Osmanlılar hareketine verdiği destekle adını duyuran Fazıl Paşa, Sultan Abdülaziz'e Paris'ten yazdığı mektupla “Din ezeli gerçekler makamında durursa, yani dünya işlerine müdahale ederse, her şeyi yok eder, kendisi dahi yok olur. Hükümeti muhafaza etmediği gibi, harap eden eski kaideleri bırakalım, diğer devletlerde yerleşmiş, onlara mutluluk getirmiş yeni düzeni biz de uygulayalım” demişti. Bu öneri ne Saray ne de Yeni Osmanlılar denen aydınlar grubunun ilgisini çekti. Hatta Yeni Osmanlılar devleti İslâmi kurallara göre ihya etmenin yollarını aramaya devam ettiler.

Ancak II. Abdülhamit’in tahta çıkma karşılığında ilan etmek zorunda kaldığı 1876 tarihli I. Meşrutiyet Anayasası (Kanun-ı Esasi), “Devletin dini İslâm’dır” diyen 11. maddesine rağmen, gayrımüslimlerin haklarını koruması açısından laik unsurlar taşıyordu.


POZİTİVİZMİN ETKİSİNDEKİ KUŞAK


Bir sonraki kuşakta daha radikal düşünenler oldu. Jön Türkler tam anlamıyla pozitivist olmasalar bile bilimcilik, biyolojik maddecilik, otoriteryanizm, entelektüel elitizm, kitlelere duyulan derin güvensizlik, sosyal Darwinizm ve ruhban karşıtlığı gibi pozitivist yönelimlere sahiptiler. Örneğin, İttihatçıların sivil kanadının lideri Ahmet Rıza, dinin eğitim, idare ve siyaset üzerindeki nüfuzundan vazgeçtiği ‘laik’ bir düzenin inançlı bir savunucusuydu ve obskurantizmi (bilgisizlik daha iyidir düşüncesi) beslemekle suçladığı cahil imam ve softalara şiddetle karşıydı. Ancak ilginçtir, Ahmet Rıza, İslâm’dan materyalizme, hatta pozitivizme geçişi Hıristiyanlıktan materyalizme geçişe göre çok daha kolay bulduğu için, İslâm’ı Hıristiyanlığa tercih ediyordu.

Bir başka Jön Türk Ahmet Ağaoğlu, pozitivist olduğu şüpheliydi, fakat laik ve ruhban sınıfı karşıtlığı kesin olan Fransız düşünür Ernest Renan’a yakındı. Din düşmanlığını hiç gizlemeyen Abdullah Cevdet, Jön Türklerin pek çoğu gibi, 1871 Paris Komünü sırasında ortaya çıkan büyük kargaşa ortamının burjuvazi üzerinde yarattığı korkudan hareket ederek ‘kitle psikolojisi’ üzerine bir teori geliştiren Fransız sosyal psikolog Gustave Le Bon’dan çok etkilenmişti. Le Bon’a göre, entelektüel bir elit tarafından sıkı biçimde yönlendirilmeyen kitleler, kolaylıkla akıldışı davranışlara yönelirlerdi. Jön Türklerin ve onların ardıllarının kitlelere duyduğu derin güvensizliğin temelinde Le Bon’un görüşleri yatıyordu.


ZİYA GÖKALP’İN DİNE BAKIŞI


Kendisini, hayata pozitivist olarak başlayan sosyolog Emile Durkheim’ın şakirdi olarak tanımlayan İttihatçı-Türkçü ideolog Ziya Gökalp, ileriki yıllarında Durkheim’ı eleştirerek pozitivizmden rasyonalizme kaydıysa da, özellikle dinle ilişkileri açısından pozitivistti. Nitekim 1916-1917’de, Şeyhülislamlığın kabine dışına çıkarılması, medreseler ve vakıflarla ilgili konuların ‘laik’ bakanlıklara aktarılması ve medeni hukukta düzenlemeler yapılması, dinci çevrelerden gelen büyük protestolara rağmen Kuran’ın Türkçeye çevrilmesi ve cuma hutbelerinin Türkçe yapılmaya başlanması, Ziya Gökalp’in görüşleri doğrultusunda olmuştu.


MİLLİ MÜCADELE’DE DİNİN KULLANIMI


Ancak İttihatçı kadrolar Milli Mücadele’nin ilk yıllarında dine karşı daha pragmatik bir tavır takındılar. Kürtler, Çerkezler, Lazlar gibi Türk olmayan unsurların Türklerle birliği için İslâm dinini sonuna kadar kullandılar. Halkı örgütlemek, yönlendirmek, cepheye silah taşımak ve savaşmak için pek çok tarikat seferber edildi. Milli Mücadele’nin temel metinleri olan Amasya Tamimi, Sivas ve Erzurum kongrelerinin kararlarında, Misak-ı Milli belgesinde, Meclis’in ilk kararlarında defalarca İslâm’a, Halifeliğe atıf yapıldı.

23 Nisan 1920’de Hacı Bayram Camii’nde yapılan Meclis’in açılış töreninde (özellikle cuma gününe denk getirilmişti) Kuran’dan ayetler okunduktan sonra hatim indirilmiş, Hacı Bayram Veli’nin türbesi ziyaret edilmişti. Öyle ki, muhafazakâr liderlerden Kazım Karabekir bile töreni ‘gereğinden fazla aşırı’, ‘koyu dindar’ ve ‘dervişâne’ bularak ‘tarihimizde hiçbir meclis böyle açılmadı’ diye yakınmıştı.

Üstelik bu ilk Meclis’te tek gayrımüslim üye yokken, 403 Müslüman üyeden 9’u şeyh, 85’i, dinî eğitim almış kişilerdi. Hem işlevsel hem de simgesel açıdan büyük önemi olan meclis başkan vekillerinden biri, Mevlana Celaleddin Rumi’nin 19. göbekten akrabası olan Abdülhalim Çelebi, diğeri ise Hacı Bektaş Veli soyundan gelen Cemaleddin Çelebi idi. Dahası, Abdülhalim Çelebi Meclis çalışmalarına uzun Mevlevi külahı ve özel Mevlevi kostümü ile katılırdı. Meclis’in başkanlık kürsüsünün arkasında ‘birbirinize danışınız’ anlamına gelen (‘ve emrehüm şura beynühüm’) Şurâ Suresi'nin 38. ayeti yazılıydı. 1921’de kabul edilen bugünkü milli marşımızın güftesi dinsel metaforlarla doluydu.

Dahası da vardı. 1876 Anayasası’nın devletin dininin İslâm olduğu hakkındaki 12. madde hükmü başlangıçta 1921 Anayasası’na geçmemişti ama 1923’te Anayasa’nın 1. maddesi ‘Türkiye Devletinin hükümet şekli Cumhuriyet’tir’ şeklinde tadil edilirken, muhafazakâr çevrelere sus payı olarak 2. maddeye “Türkiye Devletinin dini, din-i İslâmdır” ibaresi tekrar konmuştu.


DİYANET İŞLERİ REİSLİĞİ/BAŞKANLIĞI


3 Mart 1924’te Halifelik ve Şeyhülislamlık makamlarının, Şer’iye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması dinî taşınmazların Başbakanlık bünyesinde kurulan bir müdürlüğe nakli, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nun çıkarılması ve ŞEV'in yerine Diyanet İşleri Reisliği (DİR) kuruldu. DİR’in ayrı bütçesi yoktu, Başbakanlığa bağlıydı. Dolayısla yöneticilere ve şehirlerdeki cami kadrolarına (yaklaşık 5 bin kişi civarında oldukları tahmin ediliyor) maaşları Başbakanlık bütçesinden ödenmeye devam etti. 18 Mart 1924’te kabul edilen 402 Sayılı Köy Kanunu'nun 85. maddesinde ise şöyle diyor: "Köy imamlarına köyce şimdiye kadar ne veriliyorsa gene o verilecektir. Ancak verilen şeyler, ihtiyar meclisi vasıtasıyla toplanır ve verilir.”

Ayrıca, birkaç ay sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nda “Türkiye Devletinin dini, dini İslâmdır’ şeklindeki ifade korundu. Ayrıca 16. maddeye göre milletvekilleri, 38. maddeye göre de Cumhurbaşkanı, göreve başlarken dinsel yemin ediyorlardı. 26. maddede “Büyük Millet Meclisi, ahkâm-ı şeriyenin tenfizi (şeriat hükümlerinin uygulanması)…gibi vazifeleri bizzat ifa eder” şeklinde bir ifade vardı.

30 Kasım 1925’de kabul edilen bir kanunla “Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanlar Men ve İlga” edilirken “şeyhlik, dervişlik, müritlik, dedelik seyitlik, çelebilik, babalık, emirlik, halifelik, falcılık, büyücülük, üfürükçülük, gaipten haber vermek ve murada kavuşturmak amacıyla muskacılık gibi, eylem, unvan ve sıfatların kullanılması, bunlara ait hizmetlerin yapılması ve bu unvanlarla ilgili elbise giyilmesi” de yasaklandı. Ancak merkez ve taşra teşkilatlarının kadro yapısı, unvan, adet maaş/ücret olarak ilk defa 1927 yılında kanuna bağlanan Diyanet İşleri Reisliği’ne tam 7.172 kadro tahsis edilmişti.




(Mustafa Kemal 15-20 Ekim 1927’de toplanan CHP’nin İkinci Kongresi’nde Büyük Nutku okuyor)


ANAYASADAKİ 1928 DEĞİŞİKLİĞİ

Bir yandan Türkiye’ye has laiklik yönelimini belirginleştiren adımlar atılıyordu. 10 Nisan 1928’de Anayasa’daki “Devletin dini Din-i İslâmdır” ibaresi ile yemin metinlerinden ‘vallahi’ kelimesinin çıkarılarak yeminin yerine “namusum üzerine söz veririm” ifadesi getirildi. 26. maddedeki ‘şeriat hükümlerinin uygulanması’ ifadesi de kaldırıldı. Yine bu yıl, Bursa’daki Amerikan Koleji’nde üç Müslüman öğrencinin Hıristiyanlığa geçtiği iddiaları üzerine azınlık ve yabancı okullarında din eğitimi yasaklandı, buna paralel olarak müfredat ulusçuluk eğitimi ile takviye edildi. (Bu olayla ilgili yazımı okumak için tıklayın) Aralık 1930’da yaşanan ‘Menemen Olayı’ndan sonra dine karşı tutum daha da katılaştı. (Olay hakkında ayrıntılı bilgi için: “1930 Menemen Olayı bir Nakşibendi tertibi miydi?”Okumak için tıklayın)


‘Laiklik’ ilkesi, 1931’de CHP’nin ‘Altı Umde’si, (bugünkü ‘Altı Ok’) arasına girdi. Bu sırada, Mustafa Kemal’in emriyle dört koldan Kuran’ın ve hadislerin Türkçe tefsirleri yapılıyordu. Camilerde okunan hutbe metinleri DİR tarafından hazırlanıyordu. Geçen hafta hikayesini anlattığım gibi 1932’de ezan Türkçe okunmaya başlanmıştı. Ve nihayet, 5 Şubat 1937’de Anayasa’nın 2. maddesine "Türkiye Devleti, cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve inkılapçıdır.'' cümlesi eklendi. (Böylece CHP’nin Altı Ok’u anayasaya girmişti.) 75. maddede yapılan değişiklikle ‘muaheze edilmeden (kınanmadan)’ felsefi içtihat, din ve mezhep mensubu olmak ve tarikat üyesi olmak, anayasal hak olmaktan çıkarıldı. Böylece Cumhuriyet’in ilanından tam 13,5 yıl sonra ‘laik’lik anayasal bir ilke oldu!


DEVLETİN SİVİL DİNİ


Peki gerçekten laik olunabildi mi? Bence hayır. Devletin laiklik dediği, Fransız İhtilali’nden sonra Fransa’da olduğu gibi, devlet eliyle belli bir dinin belli bir yorumunun, bazı inanç ve geleneklerinden, kurumlarından, ritüellerinden arındırılarak toplumu kontrol altında tutmak için kullanılması oldu. Yani laiklik, devletin ‘sivil dini’nin adı oldu. Hem tepeden inme projelerle toplumsal kültürün dönüştürülmesin adeta imkansız olmasından, hem de yönetici elitler tarafından laikliğin yanlış anlaşılması ve/veya yanlış uygulanmasının yarattığı gerilimlerden ustaca yararlanan İslamcı hareketlerin bu paradigmayı tersine çevirmek için Cumhuriyet tarihi boyunca neler yaptıklarını ve sonunda neleri başardıklarını (!) “Din eğitiminin 94 yıllık serencamı” başlıklı yazımda anlatmıştım. (okumak için tıklayın)


Özetin özeti, Türkiye’deki laiklik anlayışı, Anglo-Sakson tipi sekülerleşmeden değil, Fransız tipi laisizmden (laikçilikten) ilham aldı. Anglo-Sakson tipi sekülerleşme yolu izlenseydi de sonuç değişmezdi büyük ihtimalle, çünkü her iki tip laiklik de tarihsel, siyasal, kültürel özel koşulların ürünüydü. Yine de, AKP iktidarının dini siyasete alet etmesinin en kaba örneklerine şahit olduğumuz günümüzde, her zamankinden daha çok laiklik konusunda kafa yormamız gerektiği açık.



Özet Kaynakça: Dinler ve Laiklik (Yay. Haz. Jean Bauberot), Ufuk Kitapları, 2003; Laiklik ve Demokrasi, (Derleyen: İbrahim Ö. Kaboğlu), İmge Kitabevi, 2001; Kadir Canatan, Din ve Laiklik, İnsan Yayınları, İstanbul, 1997, Erik-Jan Zürcher, “Kemalist Düşüncenin Osmanlı Kaynakları”, Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce, Cilt 2, Kemalizm, İletişim Yayınları 2004; Şerif Mardin, Din ve İdeoloji, İletişim Yayınları, 1983; Şerif Mardin, Türkiye'de Din ve Siyaset, İletişim Yayınları, 1991, Murat Aksoy, Başörtüsü-Türban Batılılaşma-Modernleşme, Laiklik ve Örtünme, Kitap Yayınevi, 2005; Alain Touraine, Eşitliklerimiz ve Farklılıklarımızla Bir Arada Yaşayabilecek miyiz?, Yapı Kredi Yayınları, 2000.