TBMM, hiç 'çok renkli' oldu mu?

1877'de açılan ilk Meclis'te 69 Müslüman mebusa karşılık 46 gayrimüslim mebus, 1908'de açılan ikinci Meclis'te 224 Müslüman mebusa karşılık 46 gayrimüslim mebus olduğunu hatırlayınca, ne 1920'deki Birinci Meclis'e, ne Cumhuriyet tarihindeki diğer Meclislere, ne de 2015'teki son Meclis'e 'renkli', 'çokkültürlü' demek mümkün...

7 Haziran 2015 Genel Seçimleri’nden sonra oluşan yeni TBMM, Türk, Kürt, Ermeni, Roman, Ezidi, Alevi (ve muhtemelen Çerkes, Laz?) üyeleriyle, Cumhuriyet tarihinin ‘en renkli’ meclisi olarak nitelendi. Bazıları, 23 Nisan 1920’de açılan Birinci Meclis’in de ‘çok renkli’ olduğunu ileri sürdüler. Gerçekten öyle miydi, gelin birlikte karar verelim.

(31 Mart 1877 tarihinde, ilk meclisin açılış törenini gösteren temsili resim)

Önce biraz arka plan bilgisi vermek istiyorum. Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk meclisi 31 Mart 1877’de açılmış, 14 Şubat 1878’de kapanmıştı.  Bu kısa ömürlü meclisin ilk döneminde 69’u Müslüman (o tarihlerde etnik köken belirtilmezdi ama kaynaklarda Türk, Arap, Kürt, Arnavut, Boşnak olduklarına dair bilgiler var), 46’sı Müslüman olmayan (bunların adlarından Ermeni mi, Rum mu yoksa Yahudi mi oldukları anlaşılırdı) 115 üyesi vardı. İkinci döneminde Müslüman üye sayısı 56’ya, Müslüman olmayın üye sayısı 40’a düşmüştü ama meclisin reisi muhtemelen Türk olan (İstanbul Mebusu) Hasan Fehmi Efendi, ikinci reisi Ermeni Ohannes Efendi idi. 30 yıl aradan sonra 17 Aralık 1908’de açılan Meclis-i Mebusan’da 147 Türk, 60 Arap, 27 Arnavut, 26 Rum, 14 Ermeni, 10 Slav ve 4 Yahudi mebus yer aldı. Kısacası Osmanlı İmparatorluğu’nun çok kültürlü yapısını tam anlamıyla yansıtmasa da gayet çoğulcu bir meclis oluşmuştu. 


Son Osmanlı Meclisi

Osmanlı İmparatorluğu Birinci Dünya Savaşı’nı kaybettikten ve 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi’ni imzaladıktan sonra iç işlerine dönmüştü. 1919 yılının Kasım ayında başlayan seçimler sonucu oluşan Meclis-i Mebusan, 12 Ocak 1920’de açıldı. Meclise seçilenlerin sayısı 168 (bazı kaynaklara göre 172) olduğu halde bu toplantıya 72 mebus katılmıştı. Bu mecliste Müslüman olmayan mebus yoktu çünkü ülkede Müslüman olmayan çok az nüfus kalmıştı. Nitekim seçilenlerin tamamına yakını İttihatçı’ydı. Vahdettin hasta olduğu gerekçesiyle meclisin açılışına katılmazken, yazılı olarak gönderdiği açılış nutkunu Damat Şerif Paşa okumuştu. Ancak bu meclisin ömrü kısa oldu. 16 Mart 1920’de İtilaf Güçleri İstanbul'u resmen işgal etti ve savaş suçlusu olarak gördüğü bazı mebusları tutukladı. Meclis böylece 18 Mart 1920 günü ‘fiilen’ kapandı. Mustafa Kemal, bu durumu fırsat olarak gördü ve 19 Mart 1920 tarihinde bir genelge yayımladı. Buna göre Ankara’da “olağanüstü yetkilere sahip” bir meclis toplanacaktı. Bu meclise, nüfusuna bakılmaksızın her livadan 5’er kişi katılacaktı.

Seçimler 1876’dan beri uygulanan usulle yapılmıştı. Buna göre, 66 sancağın, zamanında mülki amirler tarafından belli kriterlere sahip kişiler arasından belirlenen ‘İkinci  Seçmenleri’ (müntehib-i Sani), Ankara’nın gizli ya da açıkça desteklediği adaylar arasından 5’er kişiyi belirlemişlerdi. (Listeleri bizzat Mustafa Kemal hazırlamıştı.) Bu 330 kişiye ek olarak, 11 Nisan 1920’de işgalcilerin baskısına dayanamayan padişah tarafından ‘resmen’ kapatılan İstanbul'daki Meclis-i Mebusan’ın üyeleri arasından Ankara’daki meclise gelenler de seçilmiş sayılacaktı.

Ancak bu ilk meclisin üye sayısı konusunda bugüne dek bir anlaşma sağlanmış değil. Örneğin dönemin tanıklarından Mazhar Müfit Kansu’ya göre üye sayısı 437, Tevfik Bıyıklıoğlu’na göre 438, Ali Fuat Cebesoy’a göre 337,  Damar Arıkoğlu’na göre 414, Enver Behnan Şapolyo’ya göre 207 kişi idi. Çağdaş araştırmacılar da farklı rakamlar veriyorlar. Suna Kili’ye göre 376, Ahmet Mumcu’ya göre 390, Tarık Zafer Tunaya’ya göre 337, Ahmet Demirel’e göre 437 idi.)

Hacı Bayram Camii’nde başlayan tören

(23 Nisan 1920’de, İttihat ve Terakki Fırkası Kulübü binasının önü)

Kaynaklarda ’Birinci Meclis’, ’Büyük Millet Meclisi’ (ve 1921’den itibaren Türkiye Büyük Millet Meclisi) adlarıyla geçen bu meclis, 23 Nisan 1920 Cuma günü, İttihat ve Terakki Fırkası Kulübü binasında görkemli bir törenle açılmıştı. (Meclis 15 Ekim 1924’e kadar bu binada faaliyet gösterecekti.) Yeni Gün (daha sonra Cumhuriyet) gazetesinin başyazarı Yunus Nadi şöyle tasvir etmişti töreni: ‘Daha sabahtan herkes en büyük bir bayramın zevk ve setaretine iştirak etmek üzere evlerinden dışarıya uğramışlar, kadın, erkek, çoluk çocuk haline göre herkes allı güllü en güzel elbiselerini giyerek, Hacı Bayram Camii ile Büyük Millet Meclisi içtimagahı ittihaz olunan binaya kadar azami bir kilometre kutrundaki daire dâhilinde bulunan bütün arsaları, bazen damlarının tepelerine kadar bütün binaları doldurmak üzere, her tarafı istilaya koyulmuşlardı. Yerli yabancı bütün Ankara bu muhit içine sıkışmaya çalışıyor, fakat mümkün olmadığı için taşıyor, taşıyordu. Bir hayat manzarası ki, mütemadi dalgaları ve mütevali med ve cezirleri ile hakikaten heyecan vericiydi.’’


Mustafa Kemal reis seçiliyo
r

Meclisin toplandığı binanın kapısında dualarla kesilen kurbanlardan sonra, sıra meclisin açılış konuşmasına gelmişti. Konuşmayı geleneğe göre en yaşlı üye olan Sinop Mebusu Şerif Bey yapmıştı. Ardından Mustafa Kemal kürsüye çıkmış ve günün anlamına dair bir konuşma yapmıştı. Ertesi gün, 120 mebusun katıldığı oylamada Mustafa Kemal Paşa 110 oyla Meclis Reisliğine seçildi. İstanbul'daki Meclis-i Mebusan’ın Reisi Celaleddin Arif Bey 109 oy aldığı için İkinci Reis oldu. Konya Mebusu (Mevlevi) Abdülhalim Efendi ile Kırşehir Mebusu (Bektaşi) Cemaleddin Efendi de Reis Vekili seçildiler.

Meclisin onayladığı 1 Numaralı Kanun, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ında görüşülmesine başlanan ancak sonuca erdirilmeyen Ağnam Resmi (Hayvan Vergisi) Kanunu idi. Böylece, iki meclis arasındaki devamlılık ilişkisi zımnen kabul edilmiş oluyordu. 2 Numaralı Kanun ise iç isyanları bastırmak, asker kaçaklarıyla, casuslarla mücadele etmek için çıkartılan Hıyanet-i Vataniye Kanunu’ydu.


Meclis’in Kürt üyeleri

(Mustafa Kemal ve Diyap Ağa)
Gelelim Birinci Meclis’in ‘renkliliği’ konusuna. Renkten kasıt, Türk olmayan, Müslüman olmayan unsurların temsil edilmesiyse, bu meclisin üyeleri arasında Türk olmayan üyeler vardı. Kürt, Laz, Çerkes, Arap  vb. kökenli üyelerin sayısını bilmiyoruz ancak sayılarının hiç de az olmadığını söyleyebiliriz. İlk mecliste en az 72 Kürt mebusu olduğu tahmin ediliyor. Bunların ezici çoğunluğu, etnik anlamda Kürtlük bilincine sahipti elbette ama milliyetçi anlamda Kürtlük bilincine sahip değillerdi. Örneğin, dönemin tanıklarından tarihçi Enver Behnan Şapolyo’nun 27 Temmuz 1931 tarihli Yenigün gazetesinde yayımlanan röportajında Dersimli Diyap Ağa, nasıl mebus olduğunu şöyle anlatmıştı: “Gâvur Anadolu'yu sardı: Hepimizi bir düşünce aldı. Din ve diyanet, ırz ve namus, Türklük tehlikeye düştü. İşittik ki Erzurum taraflarında can kurtaran bir Paşa çıkmış. Meclis kuracakmış. Onu hep gözledik. Öğrendim ki bu Paşa'nın adı Mustafa Kemal imiş. Onun büyük yüzünü görmeğe can attım. Fakat o zaman olmadı. Sonra Sivas'a oradan da Ankara'ya gelmiş. Bu zaman bizden iki mebus istedi. Herkes korktu, ihtiyar halimle vatanı kurtaranların yanına koşmayı, hatta başımı bile vermeyi göze aldım. Bana ‘gitme ölürsün’ dediler. ‘Zaten herkes mahvoluyor, varam, gidem, onlara ulaşam, hep beraber ölek’ dedim. Benimle mebus seçilen Ayas Uşağı aşiretinden Zeynozade Mustafa Ağa korktu, gelmedi. Ben yanımda bir uşağım, atlara atladık, Elâziz'e geldim. Elâziz'de bana harcırah verdiler. Oradan bir yaylı araba tuttum. Malatya, Sivas, Kayseri yolu ile on sekiz günde Ankara'ya vardım." Diyap Ağa, Enver Behnan’ın "Hiç Millet Meclisi kürsüsüne çıktın mı?" sorusuna da şöyle cevap vermişti: "Bir kere de Lozan Konferansı sırasında kürsüye çıktım. Aha bizim memleket ahalisi Kürtmüş, orada bir Kürt Hükümeti kuracaklarmış, bunu duyunca kızdım kürsüye çıkıverdim. Gene sustular: ‘Lâilaheillâh Muhammedünresullâllah’ dedim. ‘Gerek Şafiî, gerek Hambelî, gerek Hanefî hepimizin kıblesi birdir. Meclisimiz, kulübümüz, dinimiz, milletimiz birdir. Biz Türk'üz. Hepiniz Lâilaheillâh demişsiniz. Şimden sonra mı, ayrı bir din, ayrı bir millet olacağız.’ dedim. Gene el çırptılar, İsmet Paşa ayakta kürsünün yanına gelmiş, sakalımın dibine yaklaşmıştı. O da coştu, o da el vurdu.”

Kürt bölgelerinden Türk mebuslar

Bir bölümü Türk milliyetçiliğinin örgütü İttihat ve Terakki Cemiyeti’nde yer alacak kadar milliyetçi anlamda ‘Kürtlük bilinci’nden uzaktı. Bunlardan ilk aklıma gelenler, Erzurum Kongresi’ni örgütleyen Erzurumlu Süleyman Necati Güneri ve Hüseyin Avni Ulaş, ‘Türkçülüğün Esasları’nı yazan Diyarbakırlı Ziya Gökalep, kendini “yedi ceddi katıksız bir Türk” olarak gören Diyarbakırlı Süleyman Nazif, 1915 Ermeni Soykırımı’nda rol alan Diyarbakırlı Fevzi Pirinçcioğlu, Lozan Barış Görüşmeleri’ne ‘gözlemci’ olarak götürülmüş ama Kürt yurdu Musul anlaşma dışında bırakılırken ağzını bile açmamış olan Diyarbakırlı Zülfü Tigrel…

Bu da yetmezmiş gibi Mustafa Kemal, Kürt nüfusun yoğun olduğu yerlere kendi adamlarını serpiştirerek kontrolünü daha da pekiştirmişti. Örneğin Denizli doğumlu ve Arap kökenli Mazhar Müfit Kansu Hakkari mebusu yapıldı. İstanbul doğumlu bir Çerkes olan Rafet Orbay, Sıvas mebusu yapıldı. İzmir doğumlu bir Türk Ali Haydar Yuluğ, Van mebusu yapıldı. İstanbul doğumlu bir Türk olan Hacı Şükrü Bey Diyarbakır mebusu yapıldı. Selanik doğumlu bir Türk olan Cahit Erdal Bey, Kars mebusu yapıldı. 

İdam edilen Kürt mebuslar

(Yusuf Ziya Bey ve Hasan Hayri Bey)

Bunca titizliğe (!) rağmen arada fireler oluyordu. Örneğin Bitlis Mebusu Yusuf Ziya Bey, Şeyh Said İsyanı’nı yönlendiren Azadi örgütüne üye olmak suçundan 14 Nisan 1925’te idam edildi. Dersim Mebusu Hasan Hayri Bey, 1921 Koçgiri İsyanı sırasında Meclis’teki görüşmeler sırasında Türk-Kürt kardeşliğinden ve iki kavmin ayrılmayacağından o kadar heyecanla söz etmişti ki, Mustafa Kemal ertesi gün Hasan Hayri’nin Kürt milli giysileriyle meclise gelmesini istemişti. Ama Hasan Hayri Bey’in sonunu da Kürtlük meselesi getirdi, Kasım 1925’te ‘Müstakil bir Kürt devleti kurmaya teşebbüs’ suçundan idam edildi.

İleriki yıllarda TBMM’de Kürt milletvekilleri oldu ama bunların çok azı ‘milliyetçi’ anlamda değil sadece ‘etnik’ anlamda Kürtlüklerini ifade ettiler (örneğin Kinyas Kartal, Gıyasettin Emre, Abdülmelik Fırat, Şerafettin Elçi), bazıları Kürtlüklerini hiç açıklamadılar (örneğin Septioğlu ailesinin üyeleri), bazıları Türk milliyetçisi oldular (örneğin Erzurum Mebusu Cevat Dursunoğlu, Bitlis Senatörü Kamran İnan).

Belki ilerde haklarında yazacağım Meclisin Çerkes, Laz, Arap veya Balkan kökenli üyeleri, ‘Türkleşme’ye itirazları olmadıkları için başlarına bu kadar kötü şeyler gelmedi belki ama, zaman içinde ülkedeki nüfuslarının azalmasına paralel olarak milletvekili sayıları azaldıkça azaldı.


Gayrimüslimsiz TBMM

Fakat, 1877’den itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun meclislerinde gayrimüslimler geniş biçimde temsil edilirken, Birinci Meclis’te tek gayrimüslim mebus yoktu! Birinci Meclis’in 1 Nisan 1923’te kendini feshedip seçimlere gitme kararı aldığı günlerde, 1915’ten beri bozuk olan Türk-Ermeni ilişkilerini düzeltmek için 1922 yılının son günlerinde İstanbul’da kurulan Ermeni Türk Teali (Dostluk) Cemiyeti’nin Şeref Başkanı Osmanlı Bankası yöneticilerinden Berç Keresteciyan ve Ermeni Cemaati’nin Cismani Meclisi’nin eski üyesi Artin Musodicyan, Lozan’da barış görüşmelerini yürüten İsmet Bey’e bir telgraf çekmişlerdi. Telgrafta hem Lozan’daki heyete Ermeni cemaatinin desteklerini belirtiliyorlar hem de Mayıs-Haziran ayındaki genel seçimlere Ermenilerin de katılmak istediği belirtiyorlardı. Elbette bu katılım, Mustafa Kemal’in başında olduğu ‘Milli Müdafaa Fırkası’ (o sırada henüz CHP adını almamıştı) saflarında olacaktı. Yani ayrılıkçı bir talep değil, bütünleşmeci bir talep söz konusuydu. Ancak bu telgrafa Ankara’dan olumlu ya da olumsuz bir cevap gelmedi. Yani 1923-1927 arasındaki İkinci Meclis’te de gayrimüslim mebus yoktu.


Serbest Fırka deneyimi

Gayrimüslimlerin ikinci hamlesi, 1930’da oldu. 1929 Dünya Buhranı’nın da etkisiyle iyice yıpranan yedi yıllık tek parti iktidarı üzerindeki toplumsal baskıyı hafifletmek için, 12 Ağustos 1930’da bizzat Mustafa Kemal tarafından kurdurulan Serbest Cumhuriyetçi Fırka (SCF) yıllardır siyaset alanına sokulmayan gayrimüslim azınlıklar için bir umut olmuştu. O yıl seçim yılıydı. SCF listelerinde 117 gayrimüslim aday kendine yer buldu ancak, propaganda faaliyetleri sırasında bu adaylara öyle ağır saldırılar yapıldı ki, seçimlere katıldıklarına katılacaklarına pişman oldular. Gayrimüslimlerin blok halinde oy verdikleri SCF’nin 99 gün sonra, henüz seçim sonuçları tam olarak açıklanmadan Ankara tarafından kapatılmasıyla gayrimüslimlerin bu ikinci teşebbüsü de akim kaldı.


1935’te ödüllendirme

1930’ün acı tecrübelerinden ders almış olan gayrimüslimler, Türkiye tarihinin en ırk yılı olan1935’teki genel seçimler arifesinde cemaat sorunlarından hiç söz etmemişler, ağız birliği etmiş gibi Türk kimliğine ve CHP’ye bağlılıklarını açıklamışlardı. Bu tavrın ödülünü de aldılar. Bizzat Atatürk tarafından hazırlanan CHP listesinin dışında yine bizzat Atatürk’ün hazırladığı ‘Müstakiller’ listesindeki 43 aday arasında 12 gayrimüslimin adı vardı. Görüldüğü üzere bu kişilerin ‘kutsal’ CHP listelerini lekelemeleri istenmemişti. Müstakillerden 13’ü seçilmeyi başardı: Bunlar arasında dördü;  Ermeni Berç Keresteciyan/Türker (1934’te Soyadı Kanunu çıktığında Atatürk, Keresteciyan olan soyadını Türker yapmıştı), Afyon Karahisar milletvekili, Yahudi Abravaya Marmaralı Niğde milletvekili, Rum Nikola Taptas Ankara, milletvekili, Ortodoks Türk (Karamanlı) İstamat Zihni Özdamar Eskişehir milletvekili olarak Meclis’e girdi. Bu kişilerden Berç Türker 1939, 1943; İstamat Z. Özdamar 1939, 1943, 1946; Nikola Tapas ve Abravaya Marmaralı ise 1939 Genel Seçimleri’nde de yerlerini korudular. (Bazı kaynaklarda 1935’te seçilen kadın milletvekilleri Behire Bediş Morova’nın Yahudi asıllı, Huriye Öniz Baha’nın Rum asıllı olduğuna dair iddialar varsa da, bu konuda uzman bir araştırmacı olan Rıfat N. Bali, bu kişileri ‘azınlık/gayrimüslim milletvekili’ olarak değerlendirmiyor.)


Keresteciyanlıktan Türkerliğe zorlu yolculuk

Burada bir parantez açarak, bu milletvekillerinden birini daha yakından tanımaya çalışalım. Berç Türker, Meclis’in en çok konuşan milletvekillerindendi. Üstelik çok uzun konuşurdu. Öyle ki, çoğu zaman konuşmasını bitirmek için milletvekillerinin ‘yeterlilik’ önergesi vermesi gerekirdi. Konuşmalarını dinleyen biri karşısında, gerçek bir Atatürk hayranı, inanmış bir ‘Türk milliyetçisi’ görürdü. Örneğin 1935’te yaptığı bir konuşmada Türk çocuklarının Robert Kolejlere, Frer mekteplerine gönderilmesini eleştiriyor, hükümetten kaliteli Türk okulları yapmasını istiyor, 1936 yılında yaptığı bir konuşmada Çanakkale şehitleri için anıt mezar yapılmasını öneriyordu.  1937 yılındaki bir konuşmasında kız ve erkek çocuklarının ayrı okullarda eğitim görmesinin daha doğru olacağını söylüyor, kızlara önce ana olma vazifesinin öğretilmesini istiyor, CHP teşkilatının sık sık esnafın, köylünün, tüccarın halkın durumu, istekleri hakkında raporlar sunmasını öneriyor, aynı yıl bir başka konuşmasında Türkiye’nin Babil Kulesi’ne döndüğünden şikayet edip Türkiye’de yaşayan herkesin Türkçe konuşması için hükümetin tedbir almasını istiyordu. 1938 yılı konuşmalarında Ekaliyetler Kanunu’nu ‘ekaliyet’ (azınlık) teriminden dolayı eleştiriyor, ama ekaliyetlerin bir nizam altına alınmasından dolayı hükümeti tebrik ediyordu. 1938-1939’da Arap çoğunluğun yaşadığı Sancak’ın Hatay adıyla Türkiye’ye ilhakı sırasında Hataylı Ermenilere şöyle sesleniyordu: “Nasıl ki Çarlık Rusyası Osmanlı Ermenilerini iğfal etmiş ve mahvetmişti, şimdi de Fransız hükümeti sizi iğfal etmeye çalışıyor, sakın bu tuzağa düşmeyin, kahraman Türk ordusu sizi gelip kurtardığında ona sıkıca sarılın.” Türker sözlerini şöyle bitirmişti: “Türkün sesi Türkün topunun ağzından gelecektir. Sonra diplomatik vasıta ile teati edilen notalar Türkün kılıcı ile imza olacaktır!”

1940’da savaş dolayısıyla halkın kemer sıkması için çıkarılan Milli Koruma Kanunu’nu öven, Berç Keresteciyan’ın 1942’de gayrimüslim burjuvazinin belini kıran Varlık Vergisi Kanunu çıkarken ağzını açmaması dikkat çekiciydi. Son kez 1946 seçimlerinde Meclis’e giren Berç Türker’in milletvekilliği 1949’da ölümüyle sona erdiğinde, Keresteciyanlıktan Türkerliğe uzanan zorlu yolculuk sona erecekti.

(Ermeni kaynaklarına göre Berç Keresteciyan, 15 Mayıs 1919’da Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak Samsun’a gitmek üzere hazırlanırken, Mustafa Kemal’in avukatı Saadettin Ferit Bey’e "Siz, Paşa Hazretleri'nin hem avukatı, hem zannederim yakın dostusunuz. Paşa hazretlerinin bindiği vapur Boğaz dışında bir İngiliz torpidosu tarafından batırılacak. İkaz ediyorum. Lütfen Paşa Hazretleri'ne iletiniz, kıyıdan gidiniz" bilgisini ulaştırarak kendisini uyarmış dolayısıyla hayatını kurtarmıştı.)


Gayrimüslim seçmenin keşfi

Parantezi kapatıp genel tabloya bakmaya devam edersek, 1943’de Yahudi Avram Galanti ve Rum Mihal Kayakoğlu (veya Kayaoğlu) Meclis’e girdi. 1946’da Çok Partili Dönem’in ilk seçiminde Yahudi asıllı Salamon Adato, Rum asıllı Ahilya Moshos DP’den, Rum asıllı Nikola Fakaçelli ve Vasil Konos CHP’den seçildi. Konos, Patrikhane ile yaşadığı bir olay yüzünden yemin bile etmeden istifa etti. Gayrimüslimlerin İstanbul’da önemli bir seçmen kitlesi oluşturduğunun iyice fark edildiği 1950 seçimlerinde Ermeni asıllı Andre Vahram Bayar ve Rum asıllı Aleksandros Hacopulos DP’den Meclis’e girdi.

1954 Genel Seçimleri’nde, CHP’den Munis Tekinalp (Moiz Kohen), DP’den Hanri Soryano, CMP’den de Cemil Beraha olmak üzere üç Yahudi’nin İstanbul milletvekili adayı olarak listelerde yer aldılar ancak Yahudi gazeteci İlyazer Menda’nın “Türkiye Yahudilerinin anısını hala taze tutan CHP’ye karşı hiçbir sempati duymadıklarını” belirterek Yahudileri 2 Mayıs 1954 genel seçimlerinde DP’ye oy vermeye davet etmesi üzerine, seçimleri DP kazanırken, üç adaydan sadece Hanri Soryano, DP’den İstanbul Milletvekili seçildi.


Stockholm sendromu mu?

6-7 Eylül 1955’te devlet örgütlü bir yağmaya maruz kalan gayrimüslimler, ‘Stockholm Sendromu’nun kurbanı olduklarından mıdır bilinmez, olaylardan DP’yi sorumlu tutmadılar. 1957 seçimlerinde Ermeni asıllı Zakar Tarver ve Mıgırdıç Şellefyan (1960’larda Süleyman Demirel’in yakın çevresine girdi ve adı bazı yolsuzluk ve hayali ihracat işlerine karıştı), Yahudi asıllı Yusuf Salman ve İzak Altabev ile Rum asıllı Hristaki Yoannidis DP’den milletvekili oldu. Yusuf Salman seçim konuşmalarında “CHP devrinde azınlık olarak korku içinde yaşıyorduk. Sonumuzun ne olacağını bilmiyorduk. Varlık Vergisi çıkardılar. Malımızı mülkümüzü alarak bizleri Aşkale’ye sürdüler. Üniversite mezunu çocuklarımız asker oluyordu. Biz bu vatanda doğmamış gibi herkese silah bize kürek veriyorlardı. 20 kur’a ekalliyeti silâhaltına aldılar. Bütün Anadolu’yu gezdirerek “işte gâvur taburları” diyerek bizi takdim ettiler. Azınlık bunların hepsini unutmadı. Çok şükür DP, sayesinde bütün vatandaşlık ve insan haklarına sahip olduk. Ölsek CHP’ye oy vermeyeceğiz” demişti. Derin devlet bu bağlılığın bedelini ödetmekte geri kalmadı: 27 Mayıs 1960 darbesinden sonra, DP’li Zakar Tarver ve İzak Altabev Menderes ve arkadaşlarıyla birlikte Yassıada’ya götürüldüler, Tarver orada resmi rapora göre kalp krizi geçirdi (görgü tanıklarına göre bir askerin çelme takması sonucu beyin kanaması geçirdi) ve hayata gözlerini yumdu.


Kurucu Meclis’te üç üye

Darbeciler, Kurucu Meclis’e ‘Devlet Başkanı temsilcisi’ sıfatıyla üç gayrimüslimi alarak ‘yasak savma’ geleneğini devam ettirdiler. Ermeni asıllı Hermine Ağavni Kalustyan (ilk gayrimüslim kadın üyeydi), Yahudi asıllı Erol Dilek, Rum asıllı Kaludi Laskari 5 Ocak-25 Ekim 1961 tarihleri arasında ‘Kurucu Meclis Üyesi’ olarak görev yaptı. 15 Ekim 1961’de yapılan seçimlerde, Ermeni asıllı Berç Sahak Turan eklendi. Berç Sahak Cumhuriyet Senatosu üyeliğine seçildi. Sahak’ın 7 Haziran 1964’te görevini tamamlamasından sonra TBMM’de bir daha gayrimüslim milletvekili görmek ancak 31 yıl sonra mümkün olacaktı. (Bilindiği gibi 1964 yılında Kıbrıs’ta yaşanan olayların sorumlusu sanki onlarmış gibi, ülkedeki Rumların kökü adeta kazınmıştı.)


Gayrimüslimler nöbete

31 yıl sonra TBMM’de yeniden bir gayrimüslim üyeye yer verilmesini sağlayan süreç 1987’de Milletvekili Seçimleri’nin 110. Yıldönümü dolayısıyla bir yazı kaleme alan gazeteci Yılmaz Çetiner’in bir yazısıyla başlamıştı. Çetiner “Dışa açıldığımız, açılmaya mecbur da olduğumuz Doğu’ya, Batı’ya bağlantılar kurduğumuz şu günler; güçlü ve haklı Türkiye’yi (sembolik de olsa) seçilecek gayrimüslim milletvekilleri, Ermenilerin yalancılığını, Rumların şımarıklığını, Wall Street’e herhangi bir menfaatimizi daha inandırıcı, daha sempatik ortaya koymaz mı? Hiç değilse birer milletvekili diyoruz. Fazla değil!” diye yazmıştı. Bu yazıdan üç ay sonra benzer bir konuşmayı Sakıp Sabancı, Turgut Özal’a yaptı. Özal, Sabancı’nın teklifiyle ilgilenmiş ve Adnan Kahveci ile görüşmesini önermişti.


Cefi Kamhi’nin zor görevi

Ancak Sabancı’nın projesinin gerçekleşmesi için 8 yıl daha beklemek gerekti. 31 yıllık perhizi bozmak için seçilen ‘kurban’ 1492’de İspanya’dan kovulan Sefarad Yahudileri’nin Osmanlı Devleti’ne gelişinin 500.Yılı dolayısıyla kurulan vakfın başkanı Jack Kamhi’nin oğlu Cefi Kamhi idi. Jack Kamhi, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan beri devletin el altından görevlendirmesiyle ABD’de lobi faaliyetleri yürüten ‘vatansever’ bir gayrimüslimdi. Kamhi ve arkadaşları her yıl ABD Kongresi’ne sunulan 24 Nisan gününün Ermeni Soykırımı’nı anma günü olarak kabul edilmesini teklif eden karar tasarılarını başarıyla engellemişlerdi.

Oğul Cefi Kamhi, 24 Aralık 1995 Genel Seçimleri’nde DP lideri Tansu Çiller tarafından milletvekilliğine aday gösterildiğinde beklendiği üzere, kamuoyunda ve partide büyük gürültü koptu. Zaman Gazetesinden Fehmi Koru, Hergün gazetesinden Ayşe Önal, Yeni Sayfa gazetesinden Necdet Sevinç ve Yeni Şafak gazetesinden Ahmet Taşgetiren Kamhi hakkında ağır iddiaları içeren yazılar yazdılar. Kamhi ezilmedi, bütün suçlamalara tekzip gönderdi. Seçim çalışmaları boyunca sürekli Türk olduğunu vurguladı. Türk bayrağı önünde çekilmiş fotoğraflarını halka dağıttı ve sonunda milletvekili seçildi. Cem Boyner’in YDH (Yeni Demokrasi Hareketi) partisinden aday gösterilen bir diğer Yahudi Mario Rodrik ise seçilemedi.

Faydacı bir bakışla değil, sadece bu ülkenin eşit haklara sahip vatandaşları oldukları için bir gayrimüslimi (Süryani Erol Dora’yı) Meclis’e taşıma şerefinin 2011’de BDP’ye düşmesi hakikaten hoş bir ‘tevafuk’ olmuştu.


Daha yolumuz uzun

Başa dönersek, AKP, CHP ve HDP’den seçilen milletvekillerinin %25’inin Kürt olduğu söyleniyor. 2015 Genel Seçimleri’nde CHP’nin İzmir milletvekili Özcan Purçu, Türkiye tarihinde meclise giren ilk Roman oldu. Meclise Alevi kimliğini açıkça ifade ederek giren ilk milletvekili AKP’den Reha Çamuroğlu idi ancak, bu kimliğinin ifadesi bir süre sonra rahatsız yaratmış olmalı ki, sadece bir dönem milletvekili olabildi. 2015’te HDP’den Ali Kenanoğlu ve Turgut Köker Alevi olduklarını belirterek seçildiler.

Gayrimüslim üyelere gelince, HDP’den Garo Paylan, CHP’den Selina Özuzun ve AKP’den Markar Esayan, 54 yıl sonra Meclis'e giren ilk Ermeniler oldu. Ayrıca HDP’den Ezidi Felesnas Uca, Süryani Erol Dora da Meclis’e girdi. Böylece meclisimiz eser miktarda da olsa gayrimüslim üyeyle ‘renkli’ hale geldi. Bu kadar ‘renk’ bile bazılarımıza fazla gelmiş olabilir ama 1877’de açılan ilk mecliste 69 Müslüman mebusa karşılık 46 gayrimüslim mebus, 1908’de açılan ikinci mecliste 224 Müslüman mebusa karşılık 46 gayrimüslim mebus olduğunu hatırlayınca, ne 1920’deki Birinci Meclis’e, ne Cumhuriyet tarihindeki diğer meclislere, ne de 2015’teki son meclise ‘renkli’, ‘çokkültürlü’ demek mümkün… Bu konuda daha çok yol katetmemiz gerekiyor…


Özet Kaynakça: İhsan Güneş, Fahri Çoker, Kazım Öztürk, Türk Parlamento Tarihi, 13 Cilt, TBMM Vakfı Yayını, 1994; T. Zafer Tunaya, Türkiye’de Siyasi Partiler, Dogˆan Kardes¸ Basımevi, 1959;  I·nci Erginün, ‘‘Birinci Büyük Millet Meclisi’nin Açılıs¸ı’’, T.B.M.M’nin Kurulus¸ Yıldönümü Sempozyumu, TBMM Yayınları, 1985; Parlamentoculugˆunun I·lk Yüzyılı (1876–1976), Siyasi Ilimler Türk Derneği Kanun-i Esasi’nin 100. Yılı Sempozyumu, 1976; Semi Ertan, “An Armenian at the Turkish Parliament in the early republican period: Berç Türker-Keresteciyan (1870-1949)”, Sabancı Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 2005’te kabul edilmiş yüksek lisans tezi; Rıfat N. Bali, “1930 Yılı Belediye Seçimleri ve Serbest Fırka’nın Azınlık Adayları”, Tarih ve Toplum 167, Kasım 1997, s. 25-34; Bali, “Cumhuriyet Döneminde Azınlık Milletvekilleri”, Toplumsal Tarih, S. 186, Haziran 2009, s.61-64.