Teşkilat'ın tetikçisi: Yakup Cemil

Yakup Cemil iktidarın işine geldiği sürece 'kahraman', işine gelmediğinde 'hain' ilan edilen yüzlerce tetikçiden biriydi. Sadece en gözü karası, (Talat Paşa'nın deyimiyle 'mecnun' yani 'deli'si), en gaddarıydı.

Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök’ün geçtiğimiz hafta başlattığı ‘medyadaki Yakup Cemil’ler’ tartışması bu haftaki yazımın ilham kaynağı oldu.

Bugün pek çok ‘vatansever tetikçi’nin rol modeli olan Yakup Cemil, İstanbullu Çerkes bir aileye mensuptu. Yakup Cemil 1903’te Harp Okulu’nu bitirmişti. İlk görevi Manastır’daki 6. Nizamiye Tümeni idi. 1889’da II. Abdülhamit rejimini yıkmak için kurulan İttihat ve Terakki’nin güçlü adamı Enver Bey ondan bir yıl önce Manastır'a 13. Topçu Alayı 6. Batarya Kumandanlığı'na gelmişti. Yakup Cemil, Enver Bey’in etkisiyle ve ‘Sapancalı’ Hakkı adlı arkadaşının aracılığıyla, o tarihlerde iyice güçlenmeye başlayan İttihat Terakki’ye katılmıştı. Cemiyet'in silahşor üyelerden meydana gelen ‘fedaî şubeleri’ vardı. Fedai olmak gönüllülüğe bağlıydı, ama gönüllü olduktan sonra görevi yapmak zorunluydu.

Tabiatına çok uygun olan fedailiği seçen Yakup Cemil, yine kendisi gibi fedai takımından Binbaşı Eyüp Sabri, Kolağası ‘Resneli’ Niyazi, Albay Selahaddin, Cafer Tayyar (Eğilmez), ‘Sapancalı’ Hakkı, Mülazım Atıf (Kamçıl), Mustafa Necib, ‘Yenibahçeli’ kardeşler Şükrü ve Nail, Kuşçubaşızade Eşref, Süleyman Askeri ve Enver Bey’in kendisinden iki yaş büyük amcası Halil (Kut) ile birlikte hem bölgedeki Yunan, Sırp, Bulgar ve Arnavut çeteleriyle birlikte II. Abdülhamit rejimine karşı, hem de bu çetelere karşı savaşıyorlardı. Çeteler de birbirleriyle savaşıyorlardı bu arada, çünkü hepsinin kendi ‘milli’ hedefleri vardı. Ancak Yakup Cemil, arkadaşlarından çok farklıydı. Öyle ki öfkesiyle, gaddarlığıyla herkesin korkulu rüyası haline gelmişti.

(İttahat ve Terakki’nin üç lideri: Enver, Cemal ve Talat)

 

1908 ARİFESİNDEKİ FEDAİ CİNAYETLERİ

1903 yılında patlak veren ‘İlinden Ayaklanması’ndan sonra Britanya, Avusturya-Macaristan ve Almanya, Makedonya’da Mürzsteg Programı denilen bir anlaşmayla bölgeye müdahil olmuşlardı. Anlaşmaya göre bölgeye tayin edilen Osmanlı Umum Müfettişi Hüseyin Hilmi Paşa göreve gelir gelmez anlaşmayı tehlikeye düşürecek unsurlar olarak gördüğü İttihatçılarla uğraşmaya başlamıştı. Ancak İttihatçıların tepkisini öngörmemişti elbette.

Cemiyetin fedaileri, 1908 Haziranı'ndan itibaren Balkanlarda tam bir terör estirdiler. Önce Selanik Merkez Kumandanı Yarbay Nâzım Bey (ki Enver Bey'in kız kardeşi Hasene'yle evliydi), Saray'a bildirmek üzere İttihatçıların adının bulunduğu 397 kişilik tevkif listesi hazırladığı gerekçesiyle, İstanbul-Akaretlerdeki evinde vuruldu ancak öldürülemedi, ardından 3 Temmuz 1908 sabahı şafakla birlikte, Kolağası Resneli Niyazi Bey, 200 kişiyle dağa çıktı. Onu Binbaşı Enver Bey’in ve Binbaşı Eyüp Sabri’nin taburları takip etti. Yakup Cemil de Enver Bey’in yanındaydı. Bundan sonra suikastler birbirini takip etti.

Önce II. Abdülhamit’in İttihatçıları etkisiz hale getirmek üzere görevlendirdiği Müşir Şemsi Paşa öldürüldü. Ardından Şemsi Paşa’nın yerine gönderilen Müşir ‘Tatar’ Osman Paşa dağa kaldırıldı. Ardından Saray'a sürekli jurnaller gönderen Manastır Topçu Alayı Müftüsü Mustafa Şevket Efendi, ardından Manastır Mıntıka Kumandanı Osman Hidayet Paşa, sonra cemiyete düşman olduğu düşünülen Debre Mutasarrıfı Hüsnü Bey, cemiyet mensuplarını ortaya çıkarmaya çalışan Polis Müfettişi Sami, Avukat Sabir Efendi, İnzibat Yüzbaşısı İbrahim ve Süvari Yüzbaşı Ali ve daha pek çok asker-sivil yargısız infaza kurban edildi. Bu öldürmelerin bir kısmının faili biliniyordu ama adı geçmese de Yakup Cemil’in rolü büyüktü muhakkak.

Cinayetlerle devlet teşkilatı ve halk iyice terörize edildikten sonra, 23 Temmuz 1908’de önce Manastır’da, sonra Selanik’te ve diğer Makedonya şehirlerinde ve nihayet İstanbul’da halka “Yaşasın Hürriyet’” nidalarıyla sokağa döküldü ve II. Abdülhamit, 1877’de rafa kaldırılan Kanun-ı Esasi’yi tekrar yürürlüğe koymaya razı oldu. Böylece II. Meşrutiyet Dönemi başladı. (Bu süreçle ilgili yazım: “1908 Devrimi’nin ilham kaynakları” okumak için tıklayın)

 

 

  (30 yıl sonra tekrar faaliyete geçen Meclis-i Mebusan, Aralık 1908)

 

YAKUP CEMİL İRAN’A GÖNDERİLİYOR

Peyderpey İstanbul’a gelen fedailer Meserret Oteli ve Meserret Kıraathanesi’nde konuşlandılar. Kime ders vereceklerini, kimi temizleyeceklerini planladılar. İstanbul’da şimdilik işler yolunda görüldüğünden Yakup Cemil’in yeni görev İran’dı. Aynen Osmanlı ülkesinde olduğu gibi, 1906 yılında İran’da Muzaffereddin Şah, feodal dönemden kalma yetkilerinin bir bölümünü halka bırakmaya, kurumlara devretmeye razı olmuştu. Bu, Batı’da yaygın adıyla İran Anayasa Devrimi, İranlıların deyişiyle İnkılab-ı Meşrutiyet’ti. Ancak bu dönem çok kısa sürdü; zira İngilizler için İran, imparatorluklarının en önemli mücevheri saydıkları, Hindistan’a geçiş kapısıydı. Çıkarlar söz konusuydu ve 20. yüzyılda daha pek çok benzer örnekte olduğu gibi İngilizlerle Ruslar, ülkeyi nüfuz alanlarına bölüp paylaşmak üzere anlaştılar. Devrimin ezilmesi üzerine İran İnkılap Cemiyeti,İttihat ve Terakki'den yardım istedi. Enver Bey’in amcası Yüzbaşı Halil (Kut) Bey başkanlığında fedailerden oluşan bir heyetin İran'a gizlice gitmesine karar verildi. Bu heyette Yakup Cemil de vardı. Tam Ağrı Dağı eteklerinde yaşayan Celali aşiretleri ve Simko Ağa İsmail vasıtasıyla İran’a geçilecekti ki, İstanbul’dan haber geldi. 31 Mart Olayı/Ayaklanması başlamıştı. Ekip İstanbul’a döndü. (Bu olayla ilgili olarak şu yazıma bakılabilir: Okumak için tıklayın)

Yakup Cemil, İstanbul’daki olaylarla eş zamanlı olarak patlak veren Adana İğtişaşı/Olayları/Katliamı’ndan sonra İTC Cemal Paşa’yı Adana Valiliği’ne gönderirken, Yakup Cemil’e de ‘Müfettişlik’ unvanı uydurulmuştu. Ancak, aynen 31 Mart Olayı’nda olduğu gibi Adana’ya da her şey olup bittikten sonra gittiği için, ‘cezalandırıcı adam’ olarak işlevini göremedi Yakup Cemil ve hayalkırıklığı içinde İstanbul’a döndü. (Adana Olayı hakkındaki yazımı okumak için tıklayın)

 GAZETECİ CİNAYETLERİ

Neyse ki, beklediği fırsat yakında çıkacaktı! Çünkü 31 Mart Olayı’nın bastırılmasından sonra kurulan Hüseyin Hilmi Paşa kabinesinde Talat Bey’in Dahiliye Nazırı olmasıyla, hükümet işleri Enver, Talat, Cemal, Bahaettin Şakir, Dr. Nazım ve Cavid Bey’den oluşan kliğinin eline geçmiş, adından sıra muhalefeti sindirmeye gelmişti. 30 Ocak 1910’da muhalif Ahrar Fırkası kapatıldı. 9 Haziran 1910’da Ahrar’la ilişkili Sada-yı Millet gazetesinin başyazarı Ahmet Samim Bey, Bahçekapı'da arkadaşı şair Fazıl Ahmet (Aykaç) Bey'le kol kola yürürken, çok yakından ensesine sıkılan kurşunla öldürüldü. Cinayetin ‘tam Yakup Cemil tarzı’ olduğu söylendi ancak Yakup Cemil bunu hep inkar etti, suçlu da bulunup yargılanamadı.

10 Temmuz 1911’de gecesi yanında üç arkadaşı ile Bakırköy’de bir eğlenceden sonra evine doğru gitmekte olan Şehran gazetesi başyazarı Zeki Bey öldürüldü. Bu sefer cinayetin faili olarak 1915’te bir dizi öldürme olayında başrol oynayacak, Çerkez Ahmed ve arkadaşları yargılandı ancak yargılamalardan bir sonuç çıkmadı ve muhalefete iyice gözdağı verilmiş oldu.  

Cemal Kutay, Talat Paşa'nın Gurbet Hatıraları adlı kitabında Talat Paşa’nın şu ifadesine yer vermişti: "Selanik'te çıkardığı gazeteye verdiği Silah ismine izafetle ‘Silahçı Tahsin’ olarak anılan bu aşırı gözü pek, atılgan, yakın arkadaşı Yakub Cemil gibi her şeyi silahla halletmeyi kestirme ve emin yol telakki eden komitacının, Ahmed Samim'e ve daha sonra Zeki Bey'e tehdit mektupları gönderdiği iddia edilince, cinayetlerin faili olma töhmetiyle adalete sevki istenildi. Müstantik (savcı) tahkikatında kâfi delil bulunamadı, fakat sıyrılamadı ve onunla arkadaşları üzerinde toplanan şüpheler İttihat ve Terakki'nin manevî şahsiyetinde noktalandı."

YAKUP CEMİL TRABLUSGARP’DA

29 Eylül 1911’de İtalyanların Trablusgarb’a saldırması üzerine Yakup Cemil de gönüllü subay olarak tekrar orduya katıldı ve Trablusgarb’a gitti. Kanun tanımaz davranışları burada da kendini gösterdi ve bir gece siyahi subay Şükrü Efendi’yi sırf farklı renkten olduğu için, casus olduğundan şüphe ederek yatağında uyurken öldürdü. Bu hareketi, kendisini çok seven Enver Bey’i bile kızdırdı ve kendisini İstanbul’a göndermesine neden oldu. Fakat Enver Bey, onu yine de yanından ayırmadı. 

Ancak ordunun içinde İttihatçılarla arası pekiyi olmayan subaylar da boş durmuyorlardı. 1912 yılının Haziran ayında İstanbul’da ‘Halaskâr Zabitan’ (Kurtarıcı Subaylar) adı altında örgütlenen bu subaylar bir muhtıra yayımlayarak ülkenin II. Abdülhamit devrinde olduğu gibi bir buhran geçirmekte olduğunu ve çökme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu ve vatanın kurtarılmasının ‘yine en çok askerlere düştüğünü’ ilan etmişlerdi. Muhtırada Meclis’in dağıtılması ve Kıbrıslı Kamil Paşa başkanlığında yeni bir hükümetin kurulması da isteniyordu. Sonunda İttihatçılar razı oldu ve Gazi Ahmet Muhtar Paşa başkanlığında yeni bir hükümet kuruldu. Ancak, Balkanlarda savaş tamtamlarının çaldığı o günlerde yeni hükümet güvenoyu alamadı, Padişah Meclis’i feshetti. 

BALKAN HEZİMETİ

18 Ekim 1912’de Birinci Balkan Savaşı patlak vermiş, gırtlağına kadar siyasi çatışmalara gömülmüş olan ordu,1911’de Trablusgarp’ta olduğu gibi büyük bir hezimete uğramıştı. Bu sefer her şey 15 gün içinde olup bitmişti. Doğu Ordusu Bulgarlara yenilip önce Lüleburgaz’a sonra da Çatalca’ya kadar çekilirken, Batı Ordusu Sırplara karşı Kumanova’da yenilgiye uğramış ve Manastır’a çekilmişti. Bu arada İttihatçıların baba ocağı Selanik tek kurşun atılmadan Yunanlılara terk edilmiş, Alatini Köşkü’de sürgün olan II. Abdülhamid, Alman Lorelei gemisiyle zor kaçabilmişti şehirden. Bozcaada, Limni, Samotraki ve Taşoz Adaları Yunan donanmasına teslim olmuştu. Bunlardan cesaret alan Karadağlılar da İşkodra’yı işgal etmişlerdi. Balkan orduları Çatalca’ya dayanmış,Trablusgarp ve Bingazi’deki Osmanlı subaylarının bir bölümü İstanbul’u savunmak üzere geri çağrılmıştı. Bir bölümü de başka bölgelere kaydırılmıştı.

Yakup Cemil de Çatalca’daydı. Enver Bey’in amcası Halil Bey'in teklifi üzerine İstanbul hapishanelerinden çıkarılan 4 bin suçludan oluşturulan birlikle Çatalca’yı savunuyordu güya. Daha sonra bu birliğin İTC’nin ünlü yeraltı örgütü Teşkilat-ı Mahsusa’nın çekirdeğini oluşturduğu söylenecekti. (Teşkilat-ı Mahsusa hakkındaki yazımı okumak için tıklayın)

DARBECİLİĞİN MİLADI: BABIALİ BASKINI

Bütün bunlar üzerine Ahmet Muhtar Paşa, Sadrazamlık (başbakanlık) görevinden istifa etti ve yerine Kamil Paşa Hükümeti kurulmuştu. Ülkenin içinde bulunduğu bu kötü durum, İttihatçıların iktidara bütünüyle el koyması için son derece uygun bir atmosfer yaratmıştı. Matbuat ellerindeydi zaten, “Hükümet Rumeli’yi düşmana terk etti yaygarası koparıldı. Polis teşkilatı ve ordunun kilit mevkilerinde adamları vardı. Darbe için, Büyük Devletlerin savaşla ilgili notasının görüşüleceği 22 Ocak 1913 tarihli Meşveret Meclisi toplantısının ertesi günü olan 23 Ocak 1913 seçilmişti. Çünkü İttihatçılara göre, o gün Edirne’nin Bulgarlara bırakıldığı açıklanacaktı. Böylece halkı galeyana getirmek kolay olacaktı. Ama yanılıyorlardı, çünkü Kamil Paşa Hükümeti, Edirne’yi Bulgarlara terk etmemeye karar vermişti. Ama bu durum İttihatçıları ilgilendirmiyordu, çünkü onlar için Edirne meselesi, iktidara el koymak için bir bahaneden başka bir şey değildi.

23 Ocak 1913 günü hava soğuk ve yağışlıydı. ‘Küçük Efendi’ lakaplı Kara Kemal’in adamları sabahtan hükümet merkezi olan Babıâli’nin telefon ve telgraf bağlantısını kesmişlerdi. Babıâli’yi korumakla görevli bölük eğitim bahanesiyle dışarı çıkarılmış, yerlerine Anadolu rediflerinden zayıf bir müfreze yerleştirilmişti. Böylece baskın sırasında ciddi bir direniş ihtimali ortadan kaldırılmıştı. İttihatçıların Alman ve Avusturya elçiliklerini de durumdan haberdar ettikleri anlaşılıyordu, çünkü bu iki ülkenin elçisi de olay yerinde hazırdı.

Saat 15.00 civarında, kır bir ata binmiş Enver Bey, amcası Halil Paşa, İttihatçıların ünlü hatibi Ömer Naci, (1915’te Ermeni Kırımı’nın faillerinden olacak olan) Sapancalı Hakkı, İzmitli Mümtaz, Filibeli Hilmi ile İTC’nin esnaf örgütlerinin lideri Kara Kemal’in silahlı adamlarının öncülüğündeki 100 kişilik bir grup, ellerindeki bayrakları sallayarak ve Edirne için sloganlar atarak Babıâli’ye doğru yola koyuldular. Yürüyüş kolu Nafıa Nezareti’nin (bugün İran Konsolosluğu) önünden geçerken Ömer Naci elindeki tabancayı sallayarak “Yaşasın millet! Yaşasın İttihat ve Terakki Cemiyeti!” diye avaz avaz bağırmaya başladı. Halkın şaşkın bakışları ve Ömer Naci’nin bağırışları arasında topluluk Babıâli’nin girişini tuttu. Silah seslerini ve kırılan cam seslerini duyan Kamil Paşa, kapıları kapatma emrini vermiş ama geç kalmıştı. Çünkü girişteki arbedede Sadaret Yaveri Ohrili Nafiz Bey, Harbiye Nazırı Kıbrıslızâde Tevfik Bey, Komiser Celal Bey ile Tevfik Bey’in silahından çıkan kurşunla darbecilerden Mustafa Necip ölmüştü bile. 

NÂZIM PAŞA’NIN ACI SONU

Bunlar olurken kılını kıpırdatmayan Harbiye Nazırı Nâzım Paşa’nın darbecilerle karşılaştığında söylediği sözler hakkında iki rivayet vardır. Birincisine göre “Ne var, nedir bu? Haddinizi bilmiyorsunuz, münasebetsizlik ediyorsunuz!” demişti. Diğerine göre ise “Pezevenkler! Siz beni aldattınız, bana verdiğiniz söz böyle miydi?” demişti. İlk cümleler doğruysa, Nâzım Paşa olaydan habersizdi, ikincisi doğruysa olaydan haberdardı. İkinci şık doğru olmalıydı çünkü Nitekim daha sonra, Talat Paşa “Biz ona Sadrazamlık teklif ettik” diyecekti.

Ancak Nâzım Paşa ister haberli olsun, ister habersiz, çok yakında hakkın rahmetine kavuşacaktı. Çünkü Paşa kızgınlıkla söylenirken, İttihat Terakki’nin ünlü tetikçisi Yakup Cemil, silahını çekip kendisini şakağından vurmuştu. Bu olay karşısında Enver’in şoka girdiği söylenir. Çünkü hesapta bu iş yoktu ve Çerkes asıllı olan Paşa’nın öldürülmesinin orduda hep kumanda kademesinde bulunmuş Çerkesleri kızdıracağı açıktı. “Eyvah! Yakup ne yaptın, şimdi ne olacak?” diyen Enver’e “Ne olacağını sen bilirsin. Uzun uzadıya bu adamı mı dinleyecektik yani?” diyen Yakup Cemil tabancasında kalan son kurşunları da yerde can çekişen Nâzım Paşa’ya boşaltmıştı. Enver belki de Yakup Cemil’in de Çerkes olmasına güvenerek, “İnkılâptır! Ne yapalım arkadaşlar? Vazifemize devam edelim!” diyecekti. İddialara göre, Yakup Cemil, hiçbir şey olmamış gibi, ölen arkadaşı Mustafa Necip’in silahını hatıra olarak almış, ayakkabılarını da darbecilerden Cafer’e hediye etmişti. 

“ASKER VE MİLLETİN İSTEĞİYLE”

Ardından, darbeye meşruiyet kılıfını giydirmeye sıra gelmişti. Şakağına silah dayanan 85 yaşındaki Kamil Paşa, titreyen elleriyle Padişah’a hitaben “Askerden gelen teklif üzerine huzur-ı şahanelerine istifaname-i acizanemin arzına mecbur olduğum göz önüne alındıkta bu bakımdan ve her halde emir ve ferman efendimizindir” diye birkaç satır karalamıştı ki, Enver Bey bunu yeterli görmedi ve“askerden gelen teklif üzerine” lafının önüne bir de “ahaliden gelen” ifadesini ekletti. Böylece bir avuç zorbanın silah zoruyla iktidarı ele geçirmesi olayı, halkın ve askerin ortak isteği haline getirildi.

Ardından darbeciler yine Ömer Naci’nin “Yaşasın İttihat ve Terakki, Yaşasın millet!” haykırışları arasında Dolmabahçe Sarayı’na gittiler. Enver Bey, görülmemiş bir cüretle silahlı olarak Sultan V. Reşat’ın karşısına dikildi ve Mahmut Şevket Paşa’yı Sadrazam tayin etmesini istedi. Karşısında silahlı adamları gören Padişah’ın, Nâzım Paşa’nın kaza ile öldüğüne, Sadrazam Kamil Paşa’nın kendi rızasıyla çekildiğine çabucak inanmasına şaşmamak gerekir. Rivayete göre “Allah hayırlı etsin. Allahıma şükür beni o aciz adamlardan kurtardınız” demişti.

Peki, cephedeki durum değişmiş miydi? Hayır, değişmemişti. 30 Mayıs 1913 tarihli Londra Antlaşması ile birçok ağır şarta razı olunmuş, daha kötüsü Babıâli Baskını’nın görünüşteki nedeni olan Edirne Bulgaristan’a terk edilmişti. Bu durum İttihatçıların itibarını biraz azalttı ancak, Mahmut Şevket Paşa’nın 11 Haziran 1913’te İTC muhaliflerince öldürülmesi üzerine durum tersine döndü. Bu arada İkinci Balkan Savaşı patlak verdi. Edirne’nin bir şans eseri tek kurşun atılmadan geri alınmasıyla İttihatçıların itibarı tazelendi.

(Yanya’nın Yunanlılara teslim törenini gösteren kartpostal. Esat Paşa Yunanistan Krallığı Veliahtı Konstantin’e kılıcını teslim ediyor. 21 Şubat 1913)

 

HERKESİN BAŞ BELASI

Nazım Paşa cinayetinen sonra Yakup Cemil teşkilatın bir numaralı fedaisi olmuştu. İTC, kimden rahatsızsa Yakup Cemil’e adının verilmesi yeterliydi. İyice şımaran Yakup Cemil Mahmut Şevket Paşa suikastından sonra diktatör gibi davrandığından şikayet ettiği Talat Bey’in hükümete girip girmeyeceğine bile karışıyor, Edirne’nin alınmasıyla bütün devre arkadaşlarını geçerek ‘miralay’ (albay) olan Enver Bey'in Harbiye Nazırı olması için canla başla çalışıyordu. Ama bu zor bir işti çünkü Enver’in nazır olabilmesi için rütbesinin en az ‘tuğgeneral’ olması gerekiyordu. Bunun için ise daha altı yılı vardı. Ancak Yakup Cemil ve fedai arkadaşları formülü buldu: 1911’de Trablusgarp Savaşı’na katıldığı için üç yıl, Balkan Savaşları’ndaki hizmeti için de üç yıl kıdem eklenerek rütbesi tuğgeneral (paşa) yapılan Enver1 Ocak 1914’da da hem Harbiye Nazırı hem Genelkurmay Başkanı yapıldı, üstüne üstlük Abdülmecit’in oğlu Şehzade Süleyman’ın kızı Naciye Sultan’la evlenerek Saray’a damat ve Padişah Yaveri oldu!

YAKUP CEMIL KAFKAS CEPHESINE SÜRÜLÜYOR

Elbette Yakup Cemil’in yıldızı da iyice parlamıştı. Ama öyle başına buyruk hale gelmişti ki, Enver Paşa bile ondan ürker olmuştu. Çareyi Yakup Cemil’i çoğu hapishanelerden derlenmiş katillerden oluşan iki bin kişilik bir birliğin başında Kafkas Cephesi’ne göndermekte buldu. Yakup Cemil, birliğine Trabzon’dan katılan güçlerle birlikte Ardahan ve Batum’un Ruslardan alınmasına katkıda bulundu ancak, eski huylarından vazgeçmediği için komutanlarına dert olmaya devam etmişti. Ruslar karşısında yaşanan her başarısızlıkta, yanındaki yardımcılarından birini kurşuna dizdiriyordu. Bir keresinde 16 eri birden öldürünce 3. Ordu Kumandanı Mahmut Kamil Paşa bunlara dayanamadı ve Yakup Cemil’i Bitlis’e gönderdi. Yakup Cemil burada sadece askerlere eziyet etmedi, Amele Taburları’na asker vermek istemeyen Ermeni köylerini dümdüz ederek ortalığı kan gölüne çevirdi. Sonunda Bitlis’teki alayın başındaki Ali (Çetinkaya) Bey de kendisinden yaka silkti ve Yakup Cemil’i Enver Paşa’nın amcası Halil Paşa’nın bulunduğu Bağdat’a sürdü.

Halil Paşa, Yakup Cemil’i kontrol altında tutmak için Teşkilatı Mahsusa’daki görevinden aldı ve geri hizmete verdi. Eskiden ‘ihtiyat subayı’ idi, artık ‘yedek subay’dı. Elbette bu durum Yakup Cemil’in buna tahammül etmesi zordu nitekim, bir sabah durup dururken emrindeki askerlere düşmana taarruz emri verdi. Sonuç, onlarca askerin, İngilizlerin mitralyöz ateşi altında can vermesi oldu. Yakup Cemil bu olaydan da ders almadı, sağa sola tecavüzlerde bulunması yetmezmiş gibi Enver Paşa’ya, savaşta izlemesi gereken strateji ve taktikler konusunda akıl veren mektuplar yazmaya başladı. Sonunda Halil Paşa Yakup Cemil’i Enver Paşa’nın kendisini İstanbul’a davet ettiği yalanını atarak İstanbul’a postaladı. 

‘İKİNCİ BABIALİ BASKINI’ PLANLARI

İstanbul’a vardığında, Enver Paşa’dan eski sıcaklığı göremedi ama bir gönüllü subayın atanacağı en yüksek rütbe olan binbaşılığa atandı. Fakat Yakup Cemil’e bu yetmedi elbette. Paşalık ve ordu komutanlığı istedi. Hatta bir gün Enver Paşa’yı “benim sayemde bu makamlara ulaştın, geldiğin yerleri bana borçlusun, seni bu makamlara oturtan benim, sen de benim hakkım olan makamları vereceksin” diyerek tehdit etmişti.

Yakup Cemil’in ölçüsüzlüğünü gösteren bir örnek olayı da Falih Rıfkı Atay anlatmıştı. Mustafa Kemal’in kendisine anlattığına göre, Yakup Cemil, Mustafa Kemal’in Diyarbakır’a tayin olduğu Mart 1916 tarihinden sonraki bir dönemde, ikinci bir Babıâli Baskını yapıp Harbiye Nazırı Enver Paşa’yı öldürmeyi, yerine de ‘Anarfartalar kahramanı’ Mustafa Kemal’i getirmeyi planladığını anlatmıştı. Amacı tek taraflı bir barış yaparak savaştan çekilmekti. Sina Akşin de, darbeden sonra Sadrazam olarak Cemal Paşa’yı, Hariciye Nazırı olarak Ali Fethi (Okyar) Bey’i düşündüğünü, yakın arkadaşları Hüsrev Sami, Mümtaz, Nail ve Sapancalı Hakkı’yı da önemli bakanlıklara getirmeyi düşündüğünü yazacaklardı. Yakup Cemil’in Mustafa Kemal’e duyduğu güvenin temelinde ise, ikilinin Teşkilat-ı Mahsusa’dan gelen dostluğu yatıyordu. Kendisi de örgütün önde gelenlerinden olan Rauf (Orbay) Bey’e göre, Mustafa Kemal Trablusgarp’a Ömer Naci, Yakup Cemil ve Sapancalı Hakkı ile birlikte gitmişti. Nitekim Mustafa Kemal, Yakup Cemil’in bu planı yaptığı günlerde, Sadrazam Talat Paşa’ya ve çevresindeki ordu kumandanlarına, savaştaki kötü durumdan ‘Almanların oyuncağı olan Enver’in sorumlu olduğunu’ belirten telgraflar çekiyordu. Ancak, Yakup Cemil’in bir arkadaşı bu çılgın planı hükümete ihbar edince Yakup Cemil baltayı taşa vurmuştu! 

YAKUP CEMİL BEKİRAĞA BÖLÜĞÜ’NDE

Dahiliye Nazırı Talat Paşa, durumu hemen Enver Paşa’ya bildirmemişti, çünkü Enver’in her şeye rağmen Yakup Cemil’i koruyacağını biliyordu. Bu yüzden Yakup Cemil’in harekete geçmesini bekledi. 13 Temmuz 1916 günü, Yakup Cemil’in darbeye hazırlandığı haber alındığında, kendisine “Harbiye Nazırı ve Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın emri ile tutuklusunuz” dendi. Yakup Cemil, “mademki paşa hazretlerinin emri ile o halde baş üstüne” diyerek durumu kabullendi.

Yakup Cemil, o günlerin ünlü tutukevi Bekirağa Bölüğü’ne konmuştu ama kimse silahlarını almaya cesaret edememişti. Yakup Cemil hapishanede sürekli tetikteydi, zehirlenme korkusuyla getirilen yemekleri yemiyor, yatağında yatmıyordu. Böylece iki gün geçti. Sonunda  yorgunluktan bitap düştüğünde, güçlü kuvvetli üç asker, bir punduna getirip silahlarını zorla aldılar. Ertesi gün hâkim karşısına çıkarıldı ve tüm planlarını itiraf etti. Yargılama 24 saatte sonuçlandı. Kendisiyle birlikte tutuklanan ‘darbeci’ fedailerden bir bölümü sürgüne gönderildi, bir bölümü beraat etti ancak Yakup Cemil hakkında karar oy çokluğuyla alındı. "Nazırları öldürmek ve hükümeti devirmeye cesaret etmek" suçundan idamına hükmedildi. Cezası kurşuna dizilerek infaz edilecekti.

İdam kararı üzerine önde gelen İttihatçılardan Dr. Reşit, Dahiliye Nazırı Talat Paşa’ya bir mektup yazarak, darbe teşebbüsleri olduğunu duyduğunu, ancak İttihatçı ihtilalin halen devam ettiğini, aynen Fransız İhtilali sırasında Jakobenlere karşı başlatılan savaşta (mealen) ’Danton’un başıyla birlikte ihtilal yarım asır nasıl geciktiyse, şimdi de böyle olmamasını’ dilemişti. Talat Paşa’nın cevabı, ortada bir ikilik olmadığı, sadece “Yakup Cemil’in fırka kumandanı olmamaktan dolayı infiale kapılarak ayrı bir barış anlaşması imzalamaya kalktığı, bu faaliyetine bazı çete üyelerini de dahil ettiği için Divan-ı Harpçe idama mahkum edildiği’ olmuştu.

KAĞITHANE’DE 14 KURŞUN

İdam kararını, Enver Paşa yurtdışı gezide olduğu için Harbiye Nazırı’na vekâleten Talat Paşa imzalamıştı. Bazıları, Yakup Cemil’in Enver Paşa'yı vurup yaraladığını, Enver’in bu yüzden Almanya’ya tedaviye gittiğini, Yakup Cemil’in idamına da bundan karar verildiğine inanıyordu o günlerde. Hakkında verilen kararı infaz sabahı öğrenen Yakup Cemil’in 11 Eylül 1916 günü Kağıthane Köprüsü civarında kurşuna dizilirken son sözleri “Elleriniz titremesin, iyi nişan alın. Hükümet korkusu olmazsa muvaffak olamayız!” oldu. Düdük sesi ile birlikte 14 silah birden patlamıştı. Efsaneye göre Yakup Cemil yarım saat can çekiştikten sonra ölmüştü! Hüsamettin Ertürk’e göre ise Yakup Cemil’den akan kanlar yerde adeta İttihat Terakki yazmıştı!

İnfazdan sonra yetkililer, kardeşi Mehmed Hüsnü'ye “gelin cenazenizi alın” diye haber göndermiş, Mehmed Hüsnü, "Siz kurşuna dizdiniz, siz gömün!" diyerek gelmemişti. Bunun üzerine cenaze sessizce Topkapı Mezarlığı’na defnedilmişti. (Menderes dönemindeki yol yapımları sırasında oğlu mezarı naklettirmekte gecikince, mezar ortadan kaybolmuştu.)

İlginç olan, İTC Hükümeti’nin, ‘vatan hainliği’ suçundan idam ettirdiği Yakup Cemil’in dört kişilik ailesine, iki ay sonra ‘vatana hizmet’ faslından 33’er kuruşluk maaş bağlamasıydı. Kısacası Yakup Cemil iktidarın işine geldiği sürece ‘kahraman’, işine gelmediğinde ‘hain’ ilan edilen yüzlerce tetikçiden biriydi. Sadece en gözü karası (Talat Paşa’nın deyimiyle ‘mecnun’ yani ‘deli’si), en gaddarıydı. Nitekim, Yakup Cemil ortadan kaldırıldığı halde, Yakup Cemil’in yöntemleri ortadan kaldırılmadı. Onun ölümünden hemen sonraki yıllarda bile muhaliflerle başı derde giren her siyasi figürün ‘Ahh, Yakub Cemil şimdi yaşıyor olsaydı!…" dediği biliniyor.

Bugün bile siyasi rakiplerini ortadan kaldırmak için dayanılmaz bir istek duyanların içlerini çekerek “Ahh şimdi Yakup Cemil olacaktı ki!…” demelerine neden olan bu korkunç suç makinesi için İttihatçı Galip Vardar’ın şu sözleri hepimize tanıdık gelecektir: “Onu eli tabancalı, her önüne çıkanı tehdit eden, gangster taslağı saymak da çok büyük haksızlık olmuştur. O bir vatanperver olarak doğmuş, inanıyoruz ki, yine bir vatanperver olarak ölmüştür. İdama mahkûm edilmesi, kurşuna dizilmesi, hakkında verdiğimiz kıymetlere fikrimizce hiçbir zarar getirmeyecektir.” 1990’larda Tansu Çiller’in Abdullah Çatlı ve avanesi için “Devlet için kurşun atan da, yiyen de bizim için şereflidir” demesinin üzerinden 24 yıl geçti ama bakmayın siz bugün Ertuğrul Özkök ve ona cevap yetiştirenlerin Yakup Cemil’i eleştirir gibi görünmesine. ‘Yakup Cemil’ bu topraklarda daha uzun süre saygı görecek, imrenilecek, özlenilecek bir tavrın kod adı olmaya devam edecektir.

 

Özet Kaynakça: Ahmet Bedevi Kuran, İnkilap Tarihimiz ve Jöntürkler, Kaynak Yayınları, 2000; Galip Vardar, İttihad ve Terakki İçinde Dönenler, İnkilâp Kitabevi, 1960; Ali Fuad Türkgeldi, Görüp İşittiklerim, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1949; Hüsamettin Ertürk, İki Devrin Perde Arkası, Sebil Yayınevi, 1996; Cemal Kutay, Talat Paşa'nın Gurbet Hatıraları,  Cilt I, kendi yayını, 1983; Mustafa Ragıp Esatlı, İttihat ve Terakki Tarihinde Esrar Perdesi ve Yakup Cemil Niçin Öldürüldü?, Hürriyet Yayınları, 1975, Şeref Çavuşoğlu, "Benim Gördüğüm Babıâli Baskını", Yakın Tarihimiz, S. 7, 12 Nisan 1962, Hasan Amca-Alpay Kabacalı, Bir İhtilalci’nin Serüvenleri, Cem Yayınevi, 1989, Ergun Hiçyılmaz, Teşkilat-ı Mahsusa, Kamer Yayınları, 1996, Alpay Kabacalı, Türkiye'de Siyasal Cinayetler, Altın Kitaplar, 1993.