Türkiye yerine 'Anadolu Cumhuriyeti' olsaydı ne olurdu?

Özal'ın, Kürt Meselesi'ne çözüm bulmak için "Cumhuriyetimizin adı, Anadolu Cumhuriyeti olsaydı ne olurdu?" diye sorduğu söylenirdi. Bence adı değişse bile içeriği pek değişmezdi...

Yıldırım Bayezid 1393’te Rumeli’ye geçerken Timurtaş Paşa’yı ‘Anadolu Beylerbeyi’ olarak Ankara’da bırakmıştı. Bizans’ın Anatolika eyaleti (tema) topraklarını da kapsayan Anadolu Eyaleti’nin merkezi 1451’de Kütahya oldu. Anadolu Eyaleti, II. Mahmud’un 1826’da Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmasının ardından Aydın (İzmir), Hüdavendigâr (Bursa), Kastamonu ve Ankara olmak üzere dört eyalete bölündü. Bunlardan anlaşıldığına göre, Osmanlı devleti ‘Anadolu’ derken Ankara’dan öteye geçmiyordu. 

‘Türkeli’ olarak Anadolu
1902’de Mısır’da çıkarılan Anadolu dergisinde Anadolu belki de ilk kez bir ‘Türk vatanı’ olarak betimleniyordu. Bu dergiyi 1908’de Konya’da, 1909’da İstanbul’da, 1911’de İzmir’de çıkarılan Anadolu adlı dergiler izledi. Bu yayınların ortak özelliği, İstanbul karşısında Anadolu’yu savunmak, Saray’a karşı halkın sorunlarını seslendirmekti.
Bir düşünce akımı olarak ‘Anadolucu’ harekete dair ilk işaretler ise İslamcı çizgideki Sırat-ı Müstakim dergisinden ayrılarak 1913’te İslam Mecmuası’nı yayımlayan Musa Kâzım Efendi, Mehmet Şemseddin ve Halim Sabit’in yazılarında belirdi.
Anadoluculuk fikrini güçlendirecek gelişmeler yoldaydı. İttihatçıların ideoloğu Ziya Gökalp, I. Dünya Savaşı arifesinde yazdığı Kızıl Elma Destanı’nda “Düşmanın ülkesi viran olacak!/Türkiye büyüyüp Turan olacak..!” diyordu ama savaşın seyri Turan’ın bir hayal olduğunu, kurtuluşun ise Anadolu’ya çekilmekte olduğunu acı şekilde göstermişti.
1912’de İttihatçı aydınların kurduğu Türk Ocağı 2. kongresini 14 Haziran 1918’de toplamıştı. Kongrede ‘Türkiya’ (o zamanlar Türkiye denmiyordu) ve ‘Anadolu’ terimleri etrafında tartışmalar yaşandı. Ocağın nizamnamesinin 2. maddesinde yazan “Ocağın maksadı, Türklerin harsî birliğine, medenî kemâline çalışmaktır. Ocağın faaliyet sahası bilhassa Türkiya’dır” ifadesindeki ‘Türkiya’, Ziya Gökalp’in formüle ettiği dünyadaki bütün ‘Türkleri’ tek çatı altında toplamayı hedefleyen ‘Büyük Turan’ ülküsünü ima ediyordu. Bazı üyeler ‘Bilhassa Türkiya’ kaydının nizamnameye geçmesinin doğru olmadığını söylediler. Çünkü onlara göre ‘Anadolu Türkleri son derece bedbaht ve desteğe muhtaç durumda iken, Büyük Turan hayalini takip etmek’ yanlıştı. Halide Edip Adıvar da bu fikri destekledi ama ilk gün bir karar alınamadı.
Halide Edip, kongrenin ardından 30 Haziran 1918 günkü Vakit’te ‘Evimize Bakalım: Türkçülüğün Faaliyet Sahası’ başlıklı bir yazı yayımladı. Makalede yazar Turancılık ülküsüne bağlılığını belirtiyor ancak bunun mevcut koşullarda gerçekleşmesinin zor olduğunu, dolayısıyla önceliğin eve, yani Anadolu’ya verilmesi gerektiğini vurguluyordu. Tartışmanın Ocak dışına taşması üzerine tepkiler gecikmedi.
Ziya Gökalp, Yeni Mecmua’nın 4 Temmuz 1918 tarihli sayısındaki yazısında ‘Türkçülük’ ve ‘Türkiyecilik’ kavramları arasında da ortak noktalar bulunmakla beraber nitelik farkı olduğunu söyledi. Gökalp’e göre harsı (kültürü) belirleyen olgular ‘dil’ ve ‘din’ olduğundan, Azerbaycanlılar, Kırımlılar, Kazanlılar, Türkmenler, Sartlar, Özbekler, Kırgızlar, Kaşgarlılar Türkçe konuşan Müslümanlar olarak ‘Türk milleti’nden kabul olunurlardı. Yazara göre “Evimize bakacak vakit bulabilmek için etrafımızda kardeş Türk evlerinin yerleşmesi lâzım” idi. Bu itiraz etkisini gösterdi ve kongrenin ikinci oturumunda ‘Türkiyacılar’ geri çekildi, nizamname aynen kaldı.
Ama tartışma bitmedi. 16 Temmuz 1918 tarihli Vakit’te Köprülüzâde Mehmed Fuad, 19 Ağustos 1918 tarihli Tercüman-ı Hakikat’te Ağaoğlu Ahmed de ‘Anadolu’ya karşılık ‘Türkiya’ teriminden yanaydılar. Halide Edip, 23 Ağustos 1918 tarihli Vakit’te ‘Türkiyacılık Yoktur’ başlıklı yazısında önce geri adım atarak, Büyük Türkçülüğe, Turancılığa bağlılığını dile getiriyor, ama sonra “Müşterek idealin geniş yolunda herkes kendi mahallesinden, çarpık sokağından yürüyerek gidebilir” diyerek çizgisini koruyacağını ima ediyordu. Nitekim Halide Hanım 1919’da Rusya’daki Narodnikler (=Halka Doğru) hareketinden esinlerek ‘Anadolu’ya uygarlık götürmek amacıyla’ kurulan Köycüler Cemiyeti’nin başkanlığını üstlenecek ve kendi yoluna gidecekti. 

Kültürel Anadoluculuk
Birinci Dünya Savaşı’nın mağlup bitirilmesinden sonra 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi’nden sonra vatanın sınırları konusundaki belirsizlik ortamında bu tartışmaların alevlenmesi kaçınılmazdı. ‘Anadoluculuk’ yerine ‘Memleketçilik’ demeyi tercih eden Hilmi Ziya (Ülken) Bey, bu dönemde Reşat (Kayı) Bey ile birlikte elyazması 12 sayılık Anadolu dergisini çıkardı, sadece Mülkiye öğrencilerine dağıtılan Anadolu’nun Bugünkü Vazifeleri adlı bir kitap yazdı.
İttihatçıların bir bölümünün romantize ettiği Anadolu algısı, Milli Mücadele’nin başlamasıyla daha somutlaştı. Samsun, Amasya, Erzurum, Sivas, Ankara gibi Anadolu kentlerinde şekillenen Milli Mücadele stratejisi Anadolu’yu sadece bir sığınak değil, aynı zamanda mazlum ve mağdur bir halkın yeniden şahlanışının mekânı haline getirdi.
Ankara’da Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi’nin başında herhangi bir coğrafi isim yoktu. Çünkü o günlerde İttihatçılığa kuşkuyla bakan kesimleri ikna etmek için gerektiğinde Lazistan, Kürdistan gibi etnik çağrışımlı, gerektiğinde ‘Anasır-ı İslamiye’ gibi kapsayıcı terimler kullanılıyordu. Daha sonra Mustafa Kemal bazı konuşmalarında ‘Anadolu Büyük Millet Meclisi’, bazı konuşmalarında ‘Türkiye Büyük Millet Meclisi’ demeye başladı. Nihayet 8 Şubat 1921 tarihli Bakanlar Kurulu Kararnamesi’yle Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) adı resmileşti. Bu kurulması hedeflenen yeni devletin isminin ilk ortaya çıkışıydı. 

Anadolu Mecmuası
Ama ‘Anadolucular’ mücadeleden vazgeçmemişlerdi. 1920-1923 arasındaki Birinci Meclis’te Mustafa Kemal’e muhalif milletvekillerinin oluşturduğu İkinci Grup’un önde gelenlerinden eski Erzurum Milletvekili Hüseyin Avni (Ulaş) Bey’in de kurucularından olduğu Anadolu Komandit Neşriyat Şirketi tarafından Anadolu Mecmuasını yayımlanmaya başladı. 1 Nisan 1924-Şubat 1925 tarihleri arasında 11 sayı çıkan derginin imtiyaz sahibi Mehmed Halid (Bayrı) amacı, “Bir Anadolu ilmi ve Anadoluculuk mesleği vücuda getirmek” olarak özetlemişti. Mehmed Halid, ‘yavan’ ve ‘uydurma’ diye nitelediği ‘Memleketçilik’ veya ‘Türkiyacılık’ gibi tanımların yerine ‘müthiş güzellik ve emsalsiz bir cazibe’ gördüğü ‘Anadoluculuk’ tanımını öneriyor, “Biz Türk milletinden değiliz Türk soyundanız.” “Biz Anadoluluyuz, vatanımız Anadolu, milletimiz Anadolu milletidir” diyor, nihayet ‘Latince ve Arapça kökenli uydurma kelimeler olan’ ‘Türkiye’ ve ‘Türkiyâ’ yerine devletin adının ‘Anadolu Cumhuriyeti’ olması gerektiğini söylüyordu.
Dergide Mehmed Halid’ten başka Hilmi Ziya (Ülken), Yahya Kemal (Beyatlı), Mükrimin Halil (Yinanç), Haydar Necip, Ziyaeddin Fahri (Fındıkoğlu), Ahmed Hamdi (Tanpınar), Faruk Nafiz (Çamlıbel), Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), Necip Fazıl (Kısakürek) gibi isimler de yazıyordu.
Dergideki yazıların çok genel bir özetini yapmak gerekirse, 26 Ağustos 1071 tarihli Malazgirt Zaferi, Anadolu coğrafyasını kesin olarak bir Türk yurduna dönüştüren ve bu yeni yurt/toprak ile milletin bütünleşmesini sağlayan Türk istilasının bir simgesiydi. Mükrimin Halil’e göre Türkiye tarihinin başlangıç noktası olan Malazgirt Zaferi’nden sonraki Anadolu tarihinin tamamını, ‘coğrafyadan vatana’ dönüşümün geçirdiği aşamalar ve süreklilikler oluşturuyordu. Bu bağlamda Selçuklular dönemi bir ‘asr-ı saadet’ olarak kabul ediliyor, genel olarak Osmanlı döneminde, Anadolu’nun yani öz vatanın gerçek sahibi olan Türkmenlerin ihmal edildiği ve dışlandığı söyleniyor, ‘Müstemlekeli’ olarak nitelenen İttihat ve Terakkiciler ise ‘Anadolu’yu istedikleri gibi kullanmakla’ suçlanıyordu.

Kürt ve Ermenilerin hakkı yoktur


Derginin ortak yayımlanan 9-10-11. sayısında imzasız olarak çıkan “Kürdistan Yoktur” başlıklı yazıda ise dergi yazarlarından Mükrimin Halil’in Yeni Gün’de çıkan bir makalesi konu ediliyordu. Mükrimin Halil 13 Şubat 1925’te patlak veren Şeyh Sait İsyanı nedeniyle Doğu Anadolu’nun bir kısmına haksız ve asılsız olarak ‘Kürdistan’ adı verilmesinden yakınıyor ve sadeleştirilmiş Türkçeyle şöyle diyordu: “Halbuki hakikatte, Anadolu’nun hiçbir tarafında Kürdistan denilecek bir yer yoktur. İsimleri sayılan tarihçilerin Kürdistan dedikleri mahalde -ki Anadolu’nun doğu bölgesidir- MÖ 6. asırdan evvelki zamanlarda Urartu ve Halt namında iki kavim oturdu. MÖ 6. asırda Frigyalıların bir şubesi olan Ermeniler buraya geldiler ve Türk istilasına kadar burası Ermeniye diye adlandırıldı. Hicrî 5. asırda Türk istilasıyla Türklere vatan olan bu topraklarda Selçukîler, melik tayfası ve nihayet Osmanlılar devrinde tamamıyla Türk diyarı halinde kaldı. Kürtler kadar Ermenilere de izafe edilen bu yerlerle ne Kürtlerin ne de Ermenilerin maddî ve manevî hiçbir alaka ve münasebetleri yoktur.” Görüldüğü gibi, Anadolucuların, 1071’e kadar Türk olmayan unsurları ‘Anadolu halkları’ arasında saymaya gönülleri yoktu.
Dergi çevresinin Mustafa Kemal’e bakışı ise oldukça mesafeliydi. Örneğin Eskişehir Mebusu Mehmed Arif Bey’in yazdığı Anadolu İnkılabı adlı kitabın tanıtım yazısında “Anadolu inkılabını birkaç kişinin eseri zannedenler”, “Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları evvelden hazırlanmış ve ayaklanmış bir cereyanın başına geçmişlerdi” gibi ifadeler vardı. Derginin yazarları, Hüseyin Avni Bey’in liderliğinde Anadolu Cemiyeti adı altında örgütlenmeye çalışmışlarsa da, 1925 tarihli Takrir-i Sükûn Kanunu yüzünden bunu yapamadılar, dergiyi kapatmak durumunda kaldılar.
Turancılık ve İslamcılık gibi ‘hudut tanımayan’ ideolojilere karşı yerel bir ideoloji olan (buna şehre karşı köyü temsil etmeyi de ekleyebiliriz) Anadoluculuk hareketinin ikinci evresi de sona erdikten sonra bir yandan Türk Ocağı teşkilatları aracılığıyla evin içine dönüldü, bir yandan da Müslüman Türk etnisitesini merkeze alan ‘Türk ulus devleti’nin inşasına girişildi ve ‘Türk Tarih Tezi’ ile Turancılığa romantik göndermeler yapıldı. Böylece zevahir kurtarıldı...
1930’lardan itibaren Anadoluculuk hem Dönüm, Çığır, Millet gibi dergilerde romantik tarzda işlendi hem de Hilmi Ziya Ülken’in ‘İdeolojik Anadoluculuk’ diye adlandırdığı hareketlere (Remzi Oğuz Arık, Mehmed Kaplan, Mümtaz Turhan’ın öncülüğünde ‘Milliyetçi Anadoluculuk’; Hüseyin Avni Bey’in damadı Nurettin Topçu’nun öncülüğünde ‘İslami Anadoluculuk’) evrildi. Bu akımların hepsi de vurguyu Türklüğe yaptılar veya Kürtler, Ermeniler, Rumlar ve diğer gayri Türk unsurlara hiç değinmediler ya da bu unsurları olumlu ve kapsayıcı bir dille ele almadılar.
1960’lar ‘Anadolu’ ve ‘Anadoluculuk’ kavramının yeniden moda olduğu yıllardı. Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı), Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Ekrem Akurgal, Vedat Günyol, İsmet Zeki Eyüboğlu, Melih Cevdet Anday, Orhan Burian, Nurullah Ataç’ın başını çektiği ‘Mavi Anadoluculuk’ akımı kültürel alanda önemli etkiler bıraktı ama siyasi projeye dönüşmedi. 

Turgut Özal’ın Anadolu Cumhuriyeti
‘Anadoluculuk’ fikrinin, dolaylı yoldan da olsa tekrar canlanması Haziran 1987’de Avrupa Parlamentosu’nun 1915 Ermeni Soykırımı’nı tanıması ve Türkiye’nin üyelik başvurusunu reddetmesi ile oldu. Dönemin Başbakanı Turgut Özal’ın 1988 yılında kendi imzasıyla yayımladığı La Turqui en Europe adlı kitapta 1930’ların ‘Türk Tarih Tezi’nin bir versiyonu yer alıyordu: “Bu toprak üstünde bin yıldır yaşayan Türkler, tarihöncesinden beri burada birbirini izleyen tüm uygarlıkların kültürünün mirasçısıdırlar. Anadolu kültürünün mirasıyla, Orta Asya’dan getirdikleri kültürün ve İslam dininin sentezini yapmışlardır (…) Neolitik devrimi biz yaptık. Sümerler de zaten Turani bir halktı. Anadolu uygarlıklarını yaratanlar yerli halklardı. (…) Hititler, Luviler gibi Hint-Avrupalılar, sonra İyonyalılar ve Frigyalılar, daha önce uygarlaşmış olan yerli halklar tarafından özümsenmişlerdi…”
Özal’ın ‘Anadolu Tarih Tezi’ne (terim bana ait) göre ‘İyonlar, ilk Anadolu Hıristiyanları, Türklerin ataları’ idiler ancak Anadolu’nun yerli halklarından Kürtler ve Ermenilerden söz edilmiyordu.
Turgut Özal’ın 1992 yılında, Kürt Meselesi’ne çözüm bulmak için, kendisini ziyaret eden kişilere “Cumhuriyetimizin adı, örneğin Anadolu Cumhuriyeti olsaydı ne olurdu?” diye sorduğu söylenirdi. Ne gibi cevaplar aldığını bilmiyorum ama yukarıdaki tarihçeye bakarsak, adı değişse bile içeriği pek değişmezdi herhalde...

Okurlardan: Geçen haftaki Necip Fazıl yazımda Büyük Doğu'da yazan "rejim karşıtları" arasında Said-i Nursi'yi saymamı Recep Seyhan eleştirdi, çünkü ona göre rejim deyinece akla Cumhuriyet geliyordu, Said-i Nursi de Cumhuriyet düşmanı değildi. Recep Bey'e söz verdiğim gibi bu itirazını sizlerle paylaşıyorum.

Metin Çınar ise, Oktay Akbal'ın Şairlere Ölüm Yok (Özgür Yayın, 1994) adlı anı kitabından şu satırları hatırlattı: “Memduh Şevket Esendal CHP’nin Genel Sekreteri’ydi, TBMM’de partili milletvekillerini gençleştirmek isteyen bir kişi (...) İnönü de bu öneriyi doğru bulmuştu. Esendal’ın hazırladığı aday listesinde o günlerin ünlü kişileri, otuzunda kırkındaki şairler, yazarlar, düşünürler yer almıştı: Tahsin Banguoğlu, Suut Kemal Yetkin, Nihat Erim, Ahmet Kutsi Tecer, Ahmet Hamdi Tanpınar vb. Necip Fazıl da Maraş adayı olarak Esendal’ın Cumhurbaşkanı İnönü’ye sunduğu listedeydi.” (s.46)

Ben de, Necip Fazıl Kısakürek'in 1977'de genel seçimleri sırasında MHP'yle yakınlaşmasını anlatmayı unuttuğum için özür dilerim.

Özet Kaynakça: Füsun Üstel, “Türk Milliyetçiliğinde Anadolu Metaforu”, Tarih ve Toplum, Sayı: 109, 1993, s.51-55; Frank Tachau, “The Search For National Identity Among the Turks”, Die Welt des Islams, VIII, 1-2, 1962, s. 165-176; Şevket Süreyya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitabevi, 1999: Remzi Oğuz Arık, Coğrafyadan Vatana, Remzi Oğuz Arık’ın Eserlerini Yayma ve Anıtını Yaptırma Derneği Yayınları, 1956;Ercüment Konukman, “Anadoluculuk”, Hareket Dergisi, C. I, Sayı: 1, 1966; Mithat Atabay, “Anadoluculuk”, Modern Türkiye’de Siyasî Düşünce, Milliyetçilik, C. IV, İletişim Yayınları, 2002. s. 515-532; Seçil Deren, “Türk Siyasal Düşüncesinde Anadolu İmgesi”, aynı eser, s. 533-540; Köksal Alver, “Sosyolojik Açıdan Anadoluculuk,” Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 1996.