Üstün ama düşman Batı

Türk milli kimliği, Batı'yı ulaşılması gereken, kıskançlıkla izlenen bir model olarak görürken, onu bir türlü aşamayacağını bilmenin getirdiği bir rahatsızlık duygusuyla oluşmaya başladı.
Üstün ama düşman Batı

Osmanlı geçmişinin reddedilmesiyle açılışı yapılan Cumhuriyet döneminde ülkenin kültürel ve politik örgütlenmesini yürüten ‘eski İttihatçı, yeni Kemalist’ asker ve sivil kadrolar Osmanlı İmparatorluğu’nun okullarında aldıkları ‘pozitivist’ eğitim dolayısıyla modernleşme ve Batılılaşma yanlısıydı. Bu kadroların esas amacı imparatorluk bakiyesi bir ümmetten yeni bir ulus-devlet yaratmak ve bu ulus-devleti çağdaş uygarlık seviyesine yükseltmekti. Bu hedeflere ulaşmak için halkın dönüştürülmesi bir zorunluluktu. Onlara göre halk yönetici seçkinlerin önderliğiyle neyin ‘iyi’, ‘doğru’ ve ‘gerekli’ olduğunu öğrenebilirdi. Böylece kurucu kadro, modernliğin ancak toplumun bütünüyle denetim altına alınmasıyla yakalanabileceğini düşünerek son derece radikal yöntemler uyguladı. Her türlü muhalefet ezildi, ülkede demokrasinin gelişmesine hiçbir zaman izin verilmedi.

Türk milli kimliği, Batı’yı ulaşılması gereken, kıskançlıkla izlenen bir model olarak görme, bir yandan da onu bir türlü aşamayacağını bilmenin getirdiği ya da aşamadığını görmenin getirdiği bir rahatsızlık duygusuyla sürekli reddediş içinde olmanın getirdiği ikili tutum içerisinde gelişmeye veya oluşmaya başladı. Cumhuriyetin ilk yıllarında bir yandan ‘Yedi düvele karşı verilmiş İstiklal Savaşı’ söylemine içkin Batı düşmanlığı sürdürülüyordu, diğer yandan ulus, laiklik, cumhuriyet gibi Batı düşüncesinin terimleri ve kurumlarıyla yeni bir devlet, yeni bir düzen kurmaya çalışılıyordu. Sonuçta bu paradoksu çözmek için Ziya Gökalp’in “Medeniyet evrenseldir, kültür ise yereldir, özeldir. Biz kültürümüzü koruyalım, medeniyeti bir şekilde ucundan paylaşmamızda bir şey mahsur olmaz” söylemine sığındılar. Halbuki ‘medeniyet’ ve ‘kültür’ ya da ‘Batı medeniyeti’ ve ‘Batı kültürü’ denilen şeyler birbiriyle etkileşim içerisinde oluşmuştu.


İÇE KAPANMA YILLARI
1925’ten itibaren Batı’yla ilişkiler siyasi düzlemde asgariye indirilmiş, büyük bir süratle alfabe, giyim-kuşam, ölçü, hukuk, kadın hakları, eğitim, tarih, coğrafya, arkeoloji, dil, mimarlık alanında Batılı atılımlar yapılmıştı. Bunlardan murad, hem Osmanlı’dan beri aşk ve nefret ilişkisi içerisinde olduğu Batı’ya yetişmek hem de Doğu’dan tümüyle kopmaktı. Sonuçta Mustafa Kemal’in o meşhur sözüyle ‘biz bize benzeriz’ diye tabir edilen ve hakikaten bize benzeyen bir yapı ortaya çıktı. Yine de ‘medeniyet’le ‘Batı’ arasındaki ilişkiyi ulusal kimlikte bağdaştırmak problematik bir alan olarak kaldı. Bunu da Türk tarih tezi, güneş dil teorisi gibi garabetlerle aşmaya çalıştı Kemalizm. Sonuç olarak Batı’ya karşı duyulan düşmanlık ve Doğu’yla temas kurmamak için gösterdiği aşırı dikkat, Cumhuriyet’i içine kapamaya mecbur etti. 1929 Dünya Büyük Buhranı da, içeri dönmeyi, kendi yağıyla kavrulmayı savunmanın dış koşullarını oluşturmuştu.



BATI’YLA YENİ DÖNEM
Mustafa Kemal’in ölümüyle birlikte kültür devrimleri hız kesti ama esas değişiklik dış koşulların baskısıyla yaşandı. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından, Türkiye Batı Bloku’nda yer almayı seçti. 1950’de Kore Savaşı’ndaki katkılarıyla 1952’de NATO’ya girdikten sonra ABD’nin Marshall Planı, Truman Doktrini gibi araçlarla Avrupa’yı Sovyet Bloku’na karşı güçlendirme projesi kapsamında, Yunanistan ve Türkiye çok büyük yardımlar aldı. Ülke tarım ülkesi olmaktan sanayi ülkesi olmaya doğru yönelirken ulusal özgüven eksikliği biraz olsun azalmıştı. Bunun doğal sonucu olarak da kimlik tartışmaları hız kesti. Kentlisinden köylüsüne kadar ABD’yi sevmeyen kalmadı. Ancak bu sefer Türk kimliğinin 3. dünya ülkeleriyle çatışması başladı. Çünkü Batı’yla iyi ilişkiler kurmak için Batı’nın eski sömürgelerinin taleplerini görmezden gelmek gerekiyordu.

1955’ten itibaren sağ muhafazakâr DP hükümetinin Arap dünyasını ikiye bölen Bağdat Paktı’nı kurması, Bandung Konferansı’nda ‘3. Dünya Ülkeleri’yle ilişkiyi bitirmesi, Cezayir meselesinde Fransa’nın yanında yer alması, DP’nin şahsında Batı’ya karşı soldan gelen eleştiriyi şiddetlendirdi. ‘Jakoben Cumhuriyet’i Batı’nın projesi sayan muhafazakâr ve İslamcı aydınlar zaten sürekli olarak Batı’yı eleştiriyordu. 1964’te Kıbrıs’ta, Rumların baskılarına uğrayan ‘soydaşlarına’ müdahale etmeye hazırlanan Türkiye’ye ABD tarafından gönderilen kaba Johnson mektubu, siyasi elitlerin, halkın ve aydınların Batı’ya tepkisini şiddetlendirdi. 


ORYANTALİZMİN KEŞFİ
1968’de tüm Avrupa’yı saran öğrenci eylemlerinin ve ABD’nin ‘çirkin yüzünü’ iyice ortaya çıkaran Vietnam Savaşı’nın yarattığı uluslararası politik atmosferle, ABD’nin bu saygısız politikaları birleşince ‘Milli Mücadele’ ruhu tekrar ortaya çıktı. 1973 petrol krizi, ardından ABD’nin Türkiye’de haşhaş ekimine yasak koyması gibi olaylar Batı’ya karşı antipatiyi tırmandırdı. İslamcı kesimin ağzından Milli Selamet Partisi’nin karizmatik lideri Necmettin Erbakan’ın küfür niyetine kullandığı ‘Batı taklitçiliği’ sözü bolca duyulur oldu. 1970’lerin sonunda Batı’nın Türkiye’ye biçtiği jandarma rolünden ve Yunanistan’ı el altından desteklemesinden duyulan rahatsızlık belirgin hale gelmişti. Artık Batı, sağcı olsun, solcu olsun, yönetici elitlerin, aydınların ve halkın zihninde tartışmasız biçimde ‘üstün’ ama ‘düşman’ bir figürdü. Kanlı 12 Eylül 1980 darbesi halkta değilse bile solun tümünde ve sağın bir bölümünde, ABD’nin şahsında Batı düşmanlığını arttırırken, 1990’lar, Türkiye’nin üyeliği konusunda sürekli karar değiştiren, buna karşılık Yunanistan’ı kayırdığına ve PKK’ya destek verdiğine inanılan Avrupa Birliği’nin şahsında, Batı’ya karşı antipatinin yeniden zirveye çıktığı yıllar oldu. Bunun elitler dünyasındaki karşılığıysa Filistinli/Amerikalı yazar Edward Said’in 1978’de yayımlanan ‘Şarkiyatçılık’ kitabında tarif ettiği fikirlerin başını çektiği sofistike Batı eleştirisi sağcısından solcusuna, liberalinden muhafazakârına, neredeyse tüm Türkiyeli aydınlar arasında Batı konusunda yeni bir okuma tarzına zemin oluşturdu. Bazı kesimler kendini Batı’nın gözüyle görmeye başlayarak özgüvenlerini yitirirken bazı kesimlerde kendini gerçekçi bir şekilde değerlendirememe hali ortaya çıktı. Batı tarafından yapılan her eleştiriyi haklı ya da haksız olduğunu anlamaya çalışmaksızın “Bu oryantalizmdir” diye çöpe atmak âdet oldu.


CEVAP: OKSİDENTALİZM
1980’lerden itibaren yükselişe geçen neo-liberal dalganın çevreden merkeze taşıdığı İslamcı kesimlerin Şarkiyatçılığa verdiği cevap ise Garbiyatçılık (Oksidentalizm) oldu. 1992 yılında ‘Garbiyatçılık İlmine Giriş’ adlı bir kitap yazan Kahire Üniversitesi felsefe profesörü Hasan Hanefî, 12-13 Şubat 2002 tarihinde İstanbul’da düzenlenen bir toplantıda “Biz çözüm arayışında Batı’yı transfer etmekle meşgulken Batı bizi geçmeye devam ediyor. Sonuçta ise aşağılık kompleksine kapılıyoruz” demişti. ‘Batı tarafından aşağılanmışlık duygusu’ Almanlardan Panslavistlere, Japon milliyetçilerinden Çin devrimcilerine, İslamcı radikallerden küreselleşme kurbanlarına kadar pek çok kesimin ortak yarasıydı. Ancak en çok da “üç kıtada yayılmış bir imparatorluktan Anadolu’ya sıkışmış küçük bir devlete mahkum olduğunu düşünen” Türklerin yarasıydı.

Bugün, bir yandan gönülsüz de olsa AB’ye girmek, ABD’nin en güvendiği ülke olmak, kısacası Batı sistemi içindeki yerimizi sağlamlaştırmak için uğraşıyoruz, bir yandan da Batı deyince bizi sürekli bölmeye, parçalamaya, yok etmeye çalışan ebedi bir düşman tahayyül ediyoruz. “Batılılar bizi sevmiyor” diyoruz ama hâlâ biz Batı’yı ve Batılıları seviyor muyuz sorusuna cevap verebilmiş değiliz. Bunda, Batı’nın işlediği tarihsel suçların, mevcut ikircikli politikalarının, yekpare bir bütün olmamasının rolü açık. Ancak çuvaldızı kendimize batırırsak, Cumhuriyet tarihi boyunca ilmek ilmek işlenen ‘düşman Batı’ söyleminin rolü daha büyük. Eğer açıkyüreklilikle ‘Biz kimiz?’ sorusunu cevaplamaz ve önyargısız şekilde ‘Batı nedir/Batılı kimdir?’i anlamaya çalışmazsak daha uzun süre bu şizofrenik hali sürdüreceğimiz ortada.

Ünlü ‘Johnson Mektubu’nda ne yazıyordu?



Başbakan Erdoğan’ın Mısır darbesinin arkasında İsrail’i ve Yahudi asıllı düşünür Bernard-Henry Levi’nin olduğunu söylemesi üzerine Beyaz Saray Sözcüsü’nün bu iddiayı ‘yakışıksız, dayanaksız ve yanlış’ bulması, bazıları tarafından ‘Johnson Mektubu’ndan bu yana Türkiye’ye yönelik en ağır tepki’ olarak nitelendi. İki olayın benzeyip benzemediğini anlamak için olayın ne olduğunu hatırlayalım.

1963’ten itibaren Kıbrıs’ta toplumlararası çatışmalar hızlanmış, 2 Haziran 1964’te toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nda Kıbrıs’a müdahale kararı çıkmıştı. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü, ABD elçisine, Kıbrıs’a Türkiye’nin bizzat müdahale edeceğini çıtlatmıştı. Ancak ABD, İnönü’den 24 saatlik bir erteleme istemişti. İnönü Kıbrıs’a çıkarma yapmakta ısrarlı olduğunu söyleyince cevap gecikmedi. 5 Haziran’da tarihe Johnson Mektubu diye geçen ünlü mektup geldi ve Türkiye Kıbrıs’a müdahaleden vazgeçti. Hem Johnson’ın mektubu hem de İnönü’nün buna cevabı kamuoyundan özenle saklandığı için halk olup biteni elbette anlayamadı.



Johnson Mektubu’nun ortaya çıkması 10 Ocak 1966’da Meclis’te AP Genel Başkanı ve Başbakan Süleyman Demirel mektubun içeriğinin açıklanmasını talep edince mümkün oldu. Mektubun metni 13 Ocak 1966’da Hürriyet gazetesinde, Cüneyt Arcayürek’in sütunlarında açıklandı. Johnson mektupta özetle ABD ile Türkiye’nin çok önemli müttefikler olduğunu, bu yüzden birbirine danışmadan böyle bir karar almaması gerektiğini, Türkiye’nin müdahalesi için gerekli şartları yerine getirmediğini, ABD’nin Türkiye’ye verdiği silahların savunma amaçlı olduğunu, dolayısıyla Kıbrıs’ta kullanılamayacağını, Türkiye’nin müdahalesinin ikisi de NATO üyesi olan Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaşa yol açabileceğini, muhtemelen SSCB’nin de soruna dahil olabileceğini, eğer böyle bir şey olursa NATO’nun Türkiye’yi savunma yükümlülüğüne girmeyebileceğini belirtiyordu.

‘Yeni bir dünya kurulur...’
Başbakan İnönü’nün 13 Haziran 1964 tarihli cevabi mektubu ise aynı günlerde CHP tarafından Milliyet gazetesine verilmiş, 14 Ocak 1966 tarihinde yayımlanmıştı. Yıllar sonra öğrendiğimize göre mektupta özetle, Türkiye’nin 25 Aralık 1963, 15 Şubat 1964, 13 Mart 1964 ve 5 Haziran 1964 tarihlerinde olmak üzere tam dört kez Kıbrıs’a müdahaleyi düşündüğü, bunların hepsini ABD ile paylaştığı, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesinin uluslararası hukuka uygun olduğu, buna rağmen ABD’nin SSCB’nin müdahalesi halinde NATO’nun Türkiye’yi korumayacağının belirtilmesinin Türkiye’yi derin hayal kırıklığına uğrattığı belirtiliyordu.

Bugünkü yaygın kanını aksine İsmet İnönü’nün mektubunda “Müttefiklerimiz bu tutumlarda devam ederse dünya yıkılır. Yeni şartlarda bir dünya kurulur, Türkiye de bu dünyada yerini alır” şeklinde bir ifade yok. İnönü bunları daha önce, Nisan ayında Amerikan TİME dergisinin muhabirine söylemişti. Ama İnönü’nün bu sözlerinin de blöf olduğu belliydi. Nitekim daha mektup krizi sürerken, İnönü’nün yeni bir dünyada yerini almaktansa eski dünyada kalmaya daha hevesli olduğunu gösteren bir olay yaşandı. İnönü 21 Haziran 1964’te Johnson’un daveti üzerine kalabalık bir heyetle Washington’a gitti. Johnson benzer bir daveti Yunanistan Başbakanı Andreas Papandreu’ya da yapmıştı, elbette o da davete icabet etmişti. Ancak, İnönü-Johnson, İnönü-Papandreu görüşmelerinden bir sonuç çıkmadı. Ardından Johnson ABD Dışişleri Bakanı Acheson’ı Kıbrıs konusuna çözüm bulmak üzere özel temsilci olarak atayacak, ancak Acheson Planı da işe yaramayacaktı.

İnönü’nün oyunu mu?
Johnson Mektubu (Gendaş, 002) adlı kitabın yazarı Haluk Şahin’e göre ise mektup krizi, kamuoyunun büyük baskısı yüzünden Kıbrıs’a müdahale etmesi gereken ancak Türkiye’nin bunu yapmaya gücünün olmadığını gayet iyi bilen İnönü’nün topu ABD’ye atmak için planladığı bir ‘oyun’du. Çünkü Cüneyt Arcayürek’in yıllar sonra Haluk Şahin’e anlattığına göre, İsmet Paşa, Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin’e “Çağır Amerikan Büyükelçisi’ni, adaya çıkacağımızı söyle” demiş, Erkin hayretler içinde kalmış ve ‘Aman paşam nasıl haber veririz. Hemen, yapmayın bu haltı, derler, müdahale edip durdururlar” cevabını vermişti. Paşa ise “Sen söyle söyle” diye ısrar etmişti.

1964’te Washington’da elçilik müsteşarı olan İlter Türkmen ise şunları anlatmış Haluk Şahin’e:

“Biz, Johnson’ın mektubunu tahrik ettik. Hükümet böyle bir notanın gelmesini bekliyordu. İsmet Paşa’nın hakikaten müdahaleye niyeti olsaydı, Amerikan hükümetinin fikrini sormazdı. Amerikan sefirini çağırıyor ve diyorlar ki, ‘Biz Kıbrıs’a müdahaleye karar verdik. Sizin bu konuda bir görüşünüz var mı?’ Adamlar da müdahaleyi engellemek için ne kadar ağır bir mesaj göndermek gerekiyorsa, o kadar ağır bir mesaj gönderiyorlar.” Benzer ifadeleri, İnönü’ye yakın bir başka diplomat da (Haluk Şahin adını vermiyor) tekrarlayacaktı: “Türkiye, Kıbrıs’a çıkarma yapmaya askeri açıdan hazır değildi. Çıkarma en zor askeri operasyonlardan biridir. İsmet Paşa durumun farkındaydı. Kısacası tüm hazırlıklara ve jestlere rağmen, o zaman Türkiye çıkarma yapmayacaktı. Ancak İnönü, askeri müdahaleyi kullanarak gözdağı vermek de istiyordu. Bu yüzden gemiler, keşif uçakları yola çıktı. Sonra Amerika’nın ‘Durun, çıkmayın’ demesi sağlandı. O zaman çıkarma yapılmamasının sorumlusu Amerika oldu.”

Benden bu kadar, kıssadan hisse çıkarmak da artık size kalmış... İyi pazarlar...