Verba volant, scripta manent/Söz uçar, yazı kalır

1984 yılında, Suriye'nin Tell Brak sit alanında, M.Ö. 4000'li yıllardan kalma iki küçük kil tablet bulunmuştu. Dikdörtgenimsi bu tabletlerin üzerlerinde belli belirsiz figürler vardı. Üstte birer çukur, altta çöp hayvanlar...

1984 yılında, Suriye’nin Tell Brak sit alanında, M.Ö. 4000’li yıllardan kalma iki küçük kil tablet bulunmuştu. Dikdörtgenimsi biçimli bu tabletlerin üzerlerinde belli belirsiz figürler vardı. Üstte birer çukur, altta çöp hayvanlar… Belki bir keçi, belki bir koyun. Arkeologlar çukurların 10 sayısını ifade ettiğini düşündüler ve tabletlerde “burada 10 keçi veya koyun vardı” yazılı olduğunu tahmin ettiler. Bu tabletler, günümüze ulaşmış ‘tarihin en eski basılı sayfaları’. Bir zamanlar Bağdat Arkeoloji Müzesi’nin vitrinini süsleyen bu minik tabletler, 2003 Irak Savaşı’ndan ve onu izleyen barbarlıklardan kurtuldu mu öğrenemedim ama, tarih boyunca yaşanan felaketleri düşününce, günümüze kadar gelmeleri başlı başına bir mucizeydi.

Cuma gecesi Moskova Bilimler Akademisi’nin 13,5 milyon kitaba ev sahipliği yapan kütüphanesinde yangın çıktığını öğrendiğimde gözümden yaş geldi. Benzer bir duyguyu, MÖ 4. yüzyılda İskenderiye şehrini kuran Makedonyalı Büyük İskender’in halefi, I. Ptolemaios tarafından kurulan 900 bine yakın el yazması cilde ev sahipliği yaptığı rivayet olunan İskenderiye Kütüphanesi’nin, önce MÖ 48/47’de Roma İmparatoru Sezar tarafından kısmen yıkıldığını, sonra da MS 391’de kütüphanenin yakınında bir kilise yapılması sürecinde çıkan bir isyanda Hıristiyanlar tarafından tamamen yakıldığını okuduğumda yaşamıştım. Ancak yıllar sonra tarih tahsil ederken, İskenderiye Kütüphanesi’nin belki de bu kadar devasa olmadığını, ama daha acısı belki de hiç var olmadığını, yani bir mit, bir ütopya olduğunu, dolayısıyla yıkılması, yakılmasıyla ilgili hikayelerin birer kurmaca olabileceğini öğrendiğimde yaşadığım hayal kırıklığı, yandı sandığım an yaşadığım acıyla yarışmıştı…





(İskenderiye Kütüphanesi’ni gösteren bir gravür)


GUTENBERG MATBAASI


Gerçek ya da hayali İskenderiye Kütüphanesi kadar görkemli olmasa da, o tarihten sonra dünya yüzünde büyük kütüphaneler hep var oldu. 9. yüzyılda Abbasi Halifesi Memun’un kurduğu Bağdat Kütüphanesi, 10. yüzyılda Kahire’deki Fatımi Kütüphanesi, yine aynı yüzyılda Endülüs’teki Kurtuba Kütüphanesi ilk aklıma gelenler…

Avrupa’da 15. yüzyıl ortalarında bir buluş, bu kütüphanelerin raflarını dolduran kitapları hazırlamak için harcanan saatleri azaltmakla kalmadı, okuyucu ile kitap arasındaki ilişkinin niteliğini de değiştirdi. Dünyada ilk baskı aracının 6. yüzyılda Çinliler tarafından geliştirildiği, onlardan öğrenen Uygurlar ve Araplar tarafından Avrupa’ya taşındığı rivayet olunmakla birlikte, Avrupa merkezli tarih yazımı tarafından bu şeref, Alman Johannes Gutenberg’e bahşedilir. Gutenberg’in (o zamanlar Almanya’nın) Strasburg kentinde 1436 yılında geliştirdiği kabul edilen baskı makinesinde ilk bastığı kitap Speculum Humanae Salvationis olmakla birlikte, buluşunun tanınması her sayfasında 42 satır/sütun olan bir İncil sayesinde olmuştu. Harflerin yüzeyini oluşturmak için metal prizmalar, şarap ve cilt yapımı gibi iki farklı alanda kullanılan makinelerin özelliklerini birleştiren bir baskı makinesi ile yağ bazlı bir mürekkep kullanan Gutenberg 150-200 nüsha bastığı bu İncil’i Frankfurt’taki Ticaret Fuarı’nda kamuoyuna sunmuştu.

Bu ilk seri basımdan sonra Avrupa’nın dört bir yanında matbaalar kuruldu. Öyle ki, 1456 yılından 1 Ocak 1501 tarihine kadar basılan kitapların sayısı (ki bunlara daha sonradan Latince ‘beşikte’ anlamına gelen incunabulum sözcüğünün çoğulu olarak incunabula denecekti) 30-40 bini bulmuştu. Daha önceki yüzyıllarda basılan kitapların sayısının 1.500’ü geçmediği düşünülürse, Gutenberg’in yaptığı işin büyüklüğü anlaşılıyordu.



(Gutenberg Matbaası’nı temsil eden bir gravür, Theodor Galle, 17. yüzyıl)




MATBAA OSMANLI ÜLKESİNDE

Gutenberg’in bu olağanüstü buluşu, daha II. Bayezid Dönemi’nde (1481-1512) Osmanlı ülkesine girdi ve ilk Osmanlı matbaasını, 1492’de İspanya’dan sürülünce İstanbul’a göç eden Musevi asıllı David ve Samuel ibn Nahmias Kardeşler kurdu. 1493’te kurulan matbaada basılan ilk kitap bazı kaynaklara göre Arbaah Turim adlı dini kitap, bazılarına göre ‘Çocuk Dersleri’ adlı İbranice sözlük, bazılarına göre ise Joseph ben Goriom’un İbrani Tarihi’ydi.

Bayezid’in oğlu Yavuz Sultan Selim zamanında (1512-1520) basım işleri yasaklanarak, bu işlerle uğraşanların idam edileceğine dair bir ferman yayınlandıysa da, bu ilk Yahudi matbaasında kitap basımı durmadı, Nahmias Kardeşler, matbaacılık mesleğini 1518’e kadar sürdürdüler. Bu tarihten sonra Yahudi matbaacılığı İstanbul, Edirne, İzmir, Selanik, Kırım ve Halep’te yayılarak devam etti. Örneğin Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı ülkesine göçeden Doña Gracia Mendes'in kızı Reyna 1590'larda servetinin bir kısmı ile Kuruçeşme'deki evinde bir matbaa kurmuştu. Bu matbaa çok önemli Yahudi eserlerine hayat vermesiyle ünlenecekti. Bu kitaplardan biri olan Iggeret Shmuel Yahudiliği kabul eden Ruth adlı bir kadının hikayesiydi ve kitap Reyna'nın kadın meselesine duyduğu ilgiye işaret ediyordu.



ERMENİ VE RUM MATBAALARI

1567’de ilk Ermeni matbaasının kuruluşu birazcık zahmetli oldu. Bir grup basım araç gereci ile İtalya’dan gelen Sivaslı Apkar Tıbir adlı genç, önce tutuklanmış sonra serbest bırakılmıştı. Matbaasını Kumkapı-Yenikapı arasındaki Surp Nigoğayos Kilisesi civarında kuran Apkar, burada biri alfabe, biri takvim, üçü de ayin kitabı olmak üzere beş kitap bastı. Ancak Apkar, Erivan yakınlarındaki dini merkez Eçmiadzin’e gidince İstanbul’daki Ermeni basım faaliyetleri yüz yıllık bir suskunluk dönemine girdi.

Osmanlı ülkesindeki ilk Rum matbaası ise 1627 gibi nispeten geç bir tarihte (ama ilk ‘Türk’ matbaasından 100 yıl önce) Kefalonya’lı Nicodemus Metaxas tarafından Rum Patrikhanesi’nin bünyesinde kuruldu. Metaxas, baskı makinelerini İngiltere’den getirmişti.

Sonuç olarak 1493’ten İbrahim Müteferrika’nın 1727’de kurduğu ilk ‘Türk’ matbaasına kadar geçen 234 yıl içinde Osmanlı ülkesinde gayri Müslimlerce açılan matbaa sayısının 37 olduğu sanılır. Bu matbaalarda Türkçe (Osmanlıca) eser basılmamasının en önemli nedeni, sanıldığı gibi dini nedenler değil yaşamını yazıcılıkla kazanan 90 bine yakın hattatın direnişidir der bazıları. Bazılarına göre de yerel halkın kitap talebi olmamasıdır asıl neden. Ancak not etmek gerekir ki, 1706 yılında, Halep’te Kitab-ı Mezamir (Davut Peygamber’in mezmurları) Arap harfleriyle basılmıştır.


İBRAHİM MÜTEFERRİKA


Matbaacılığı ‘sanat-ı garibe’ olarak niteleyen Lale Devri’nin ünlü padişahı III. Ahmet’in (1703-1730) hattatlar loncasını ikna için Şeyhülislam Yenişehirli Abdullah Efendi’den aldığı ikinci fetvadan sonra 1727 yılının Temmuz ayında, Üsküdar’daki Yavuzselim semtinde Macar asıllı İbrahim Müteferrika’nın evinde (adres tespit edilememiştir) ilk Türk matbaası açılır.

20’li yaşlarında dahil olduğu Protestan (Unitarian) inancına yönelik baskılardan dolayı Transilvanya’dan göç eden ve Müslüman olduktan sonra İbrahim adını aldığı sanılan (hayatına dair güvenilir kaynak yoktur) kahramanımızın ilk olarak kapıkulu süvarilerinin en seçkin ve göz¬de kısmı olan 41. sipahi bölüğünde 29 akçe yevmi¬yeyle görev aldığı bilinmektedir. Bu görevini yürütürken veya daha sonra, Saray adına tercümanlık, ulaklık, yazıcılık gibi çeşitli görevlerinde bulunan İbrahim, 18 Nisan 1716 ta¬rihinde Dergâh-ı Alî Müteferrikalığı’na getirilir (Müteferrikalık bir çeşit devlet memurluğudur).


SAİD EFENDİ’NİN PARİS GÖZLEMLERİ


Batı kültürü ile Osmanlı kültürünü başarı ile harmanlayan (Latince, Macarca, Arapça, Farsça bilen) İbrahim Müteferrika’nın 1720’de Paris’e gönderilen ilk elçi olan Yirmisekiz Çelebi Mehmed Efendi'nin oğlu Mehmed Said Efendi (ya da Çelebi) ile arkadaşlığının ‘ilk Türk matbaası’nın kuruluşunda önemli bir rolü olduğu anlaşılıyor. Said Efendi, babasıyla gittiği Paris’te, gençliğin verdiği cesaretle Paris’in en ücra köşelerine girip çıkmış, tiyatroya, operaya gitmiş, davetlere katılmış, dans etmiş, şaraplar içmiş, kağıt oynamış, Parisli soylu kadınlarla ufak tefek maceralar yaşamış ancak bunların yanı sıra aynen babası gibi şehrin bilim ve sanat hayatına, özellikle de matbaacılığa büyük ilgi göstermişti. Baba oğul kitapların matbaada, akıllıca ve kolay bir yoldan çoğaltılmasından çok etkilenmiş ve bu sanatı kendi ülkesinde icra etmeye kararlı bir şekilde İstanbul’a dönmüştü.

Said Efendi ile İbrahim Müteferrika’nın ortak kurduğu matbaada basılan ilk kitap, 1729’da Sıhah-i Cevheri’nin Arapça-Osmanlıca sözlüğünün Vankulu tarafından yapılmış tercümesi (Vankulu Lûgati) idi. Hamisi, Sadrazam Damat İbrahim Paşa’ya sunduğu arzuhalden öğrendiğimize göre Müteferrika, bu kitabı basmayı 8 yıldır hayal etmektedir. Bin nüsha olarak basılan kitabın neredeyse yarısını İbrahim Müteferrika’nın bu kitabı niye bastığını anlattığı ‘önsöz’ oluşturur. Bu önsözde basımcının bu cüretkâr girişiminden dolayı tepkiyle karşılanma endişesi açıkça hissedilir.

Ancak endişe yersiz olmalıdır çünkü 1730’da Lale Devri’ne son veren Patrona Halil İsyanı sırasında bile basım işi durmamıştır. Dahası III. Ahmed yerine tahta geçen I. Mahmud, Müteferrika’ya basım izni veren fetvayı yenilemiştir. (Bu dönemde Said Efendi ortaklıktan ayrılmıştır.) 


 

(İbrahim Müteferrika’yı temsil eden bir resim)



KİTABA İLGİ OLMAYINCA


Müteferrika Matbaası’nda aralarında 17. Yüzyılın ünlü seyyahı Kâtip Çelebi’nin Kitab-ı Cihannûma’sının da bulunduğu 17 kitap ve dört harita basılır. Yarısı tarih, yarısı dil, coğrafya, siyaset, fizik, mantık, askerlik konularında (yani hepsi de din dışı) olan kitapların başlangıçta bin civarında olan baskı adedi (sadece Afganları ve Safavileri anlatan kitap 1.200 adet basılmıştı) satış olmayınca 500’e kadar indirilmiştir. Müteferrika Matbaası’nda basılan kitapların toplam nüshanın 13.200 olduğu sanılır. (Bu arada not edelim ki Ağustos 1741-Temmuz 1742 arasında Paris Sefiri olan Said Efendi, ne Paris anılarını, ne de matbaa anılarını kaleme almamıştır, ya da kitabı bir yerlerde kaybolmuştur.) Müteferrika’nın bastığı 4 haritadan biri olan ’Marmara Haritası’nın sağ üst köşesindeki “Benüm devletlü efendim eğer fermanınız olursa daha büyüleri yapılır sene 1132 (1719)” ibaresine bakılırsa, Müteferrika’nın matbaa kurma çabalarının 1728’den öncelere gittiğini düşünmek mümkündür.

Yardımcıları ile birlikte bizzat kitapların çevirilerini, çizimlerini, düzeltilerini, önsözlerini, fihristlerini hazırlayan, bu işlerinin yanı sıra diplomatik ve askeri görevler de üstlenen İbrahim Müteferrika, Yalova’da bir kâğıt fabrikası da kurmaya çalışır ama bunu başaramaz. Okuryazarlığın düşük olduğu, okuryazar olanların da dini kitaplarla ilgilendiği bir ülkede, dünyevi konularda pahalı kitaplar basan bu ilk ‘Türk’ matbaası, 1735-1743 yılları arasında muhtemelen satış yapamadığı faaliyetine ara verir. Müteferrika’nın 1747 yılında ölmesi üzerine imtiyazı başkalarına verilir. Matbaa 1756’da yeniden açılır. Bu açılışın şerefine Vankulu Lügatı ikinci kez basılır. Ama son imtiyaz sahibi Kadı İbrahim Efendi’nin ölümü üzerine yeniden kapanır. Daha sonraki yıllarda Müslüman-Türklerin yönetiminde bazı matbaalar açılır ama iç ve dış meseleler yüzünden bunlar kapanır. Örneğin 1795’te Hasköy’de Mühendishane-i Berri-i Hümayun bünyesinde kurulan, hurufatı Fransa’dan gelen, yönetimi bir Fransız’da olan matbaa, Fransa ile Osmanlı İmparatorluğu’nun arası Napolyon’un Mısır Seferi yüzünden bozulunca kapatılır. Yine aynı yerde kurulan bir başka matbaa, 1807’deki Kabakçı Mustafa İsyanı sırasında hasar görür. Neyse ki, 1830’lerde Matbaa-yı Amire kurulur ve basım işlerini nispeten düzenli şekilde yürütür.

Modern anlamda ilk özel matbaa, 1882 yılında Ebüzziya Tevfik’in kurduğu Kitaphane-i Ebüzziya’dır. O dönemde yaygın olan ve halk arasında Acem baskısı denilen taşbaskısını bırakıp çinko klişeli tipografiye geçilmesi sayesinde temiz baskılı ve renkli kitaplar basmak bu matbaa tarafından mümkün olmuştur. Kurumun başarısı İngiliz Times gazetesi tarafından övülmüş, Fransa cumhurbaşkanından ise madalya ile ödüllendirilmiştir. Leipzig Dünya Matbaacılık Merkezi de, 1891-1899 arasında her yıl kataloğunda Kitaphene-i Ebüzziya’ya yer verir.


EVLİYA ÇELEBİ’YE SANSÜR


17. Yüzyılın ünlü seyyahı Evliya Çelebi’nin paha biçilmez tarih, coğrafya ve antropoloji hazinesi olan Seyahatname adlı 10 ciltlik eseri nedense Müteferrika’nın bastığı kitaplar arasında yer almamıştı. Hacı Beşir Ağa adlı bir Habeş haremağası Mısır’da gördüğü eseri İstanbul’a getirmiş, Seyahatname’nin içindeki inanması güç hikâyelerden oluşturulan Müntehabat-ı Evliya Çelebi adlı derleme 1841-1843 arasında basılmıştı. 1200 adet basılan eser kısa sürede tükenince, 1846’da ikinci baskı yaptı. 1200 adetlik bu baskıya ise içindeki bazı ‘muzır ve münasebetsiz tabirler’ yüzünden izin verilmedi. Kitabın önce imhasına karar verildi ancak neyse ki bir depoya kilitlenmesiyle yetinildi. Esere olan talep dinmeyince, bazı tüccarlar eseri Mısır’da bastırıp İstanbul’da satışa sunmuştu. Bunun üzerine Maliye Nazırı, depodaki nüshaların da satılmasına izin vermek zorunda kaldı.

Seyahatname’nin bütünü değil ama ilk altı cildi ancak 1896-1902 arasında İkdam gazetesinin sahibi Ahmed Cevdet Bey’in (‘İkdamcı Cevdet’) girişimleriyle basılabildi. Ancak dönemin baskıcı padişahı II. Abdülamit’in korkusundan, eser basımcıların sansürüne uğradığı gibi, eserin dilini sadeleştirmek adına pek çok terim ve kavram da edildi. Sansüre neden olan konulardan biri I. Ahmet’in talihsiz oğlu Genç Osman’ın kendisini tahttan indiren Yeniçeriler tarafından öldürülmeden (1622) önce ırzına geçildiğine dair anlatıydı. Seyahatname’nin bu sayfaları, 1896 yılında orijinal yazmayı ilk kez yayımlayan kurulun içindeki Necib Asım Bey tarafından yırtılarak imha edildiği için bunu yakın tarihe kadar duymamıştık. Asım Bey bu eylemini şu tanıdık sözlerle gerekçelendirmişti: “Tarihimiz için bu sayfa kara bir lekedir. Bunu gelecek kuşaklara göstermek doğru olmadığı için yırttım!"

Bu tedbirlere rağmen Abdülhamit’in gadrine uğrayan kitaba daha matbaada iken el kondu ve basılan nüshaları bir depoya kilitlendi. Bu yasak 1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilanına kadar devam etti. Bu tarihten sonra kitabın ilk aşamada basılamayan 7. ve 8. ciltleri 1928’de Arap alfabesiyle; 9. ve 10. Ciltleri ise Latin alfabesiyle 1935 ve 1938’de basıldı. Yıllar sonra bu baskıların da eksikler içerdiği anlaşıldı. Eserin eksiksiz baskısı ancak yakın tarihte Yapı Kredi Yayınları tarafından yapılabildi.



BABIÂLİ YOKUŞU’NDAN HATIRALAR

Aya Sofya’ya gelir sağlaması için Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan Kapalıçarşı’nın Fesçiler Kapısı ile Beyazıd Meydanı arasında yer alan Sahaflar (doğru söylenişiyle Sahhaflar) Çarşısı, Cağaloğlu’ndan Fatih’e kadar uzanan bölgenin kültür hayatına damgasını vuran çok özel bir mekandı. Medrese öğrencilerinin 15. ve 16. yüzyıllarda Fatih ve Bayezid gibi büyük camilere yakın yerlerde kitap alıp sattıkları, bunun zamanla adet olması üzerine, Kapalıçarşı’nın yapımının tamamlandığı 1460 yılında sahaflara da diğer esnaflar gibi yer gösterildiği bilinir. 17. yüzyıl yazarı Evliya Çelebi, ünlü Seyahatname’sinde Kapalıçarşı’da 50 esnafın sahaflık yaptığını, bu dükkanlarda 300 kadar kişinin çalıştığını yazar. Yine bu kaynağa göre, her yıl padişahın önünde yapılan bayram geçitlerinde sahaflar büyük bir tahtırevanın üzerinde çok değerli kitaplar taşıyarak yer alırlardı. (1894 İstanbul depreminden sonra yavaş yavaş Kapalıçarşı dışında tuttukları barakalara taşınan sahaflara halen bulundukları yer olan Beyazid Camii’nin avlusu 1952’de tahsis edilmişti.)


HACI KASIM EFENDİ VE SAATLİ MAARİF TAKVİMİ


İstanbul’daki ilk kitapçı dükkânını İran’ın Hoy şehrinden göç eden Hacı Kasım Efendi adlı bir Türk’ün açtığı iddia edilir. 1862’de Beyazıt’taki Hakkaklar Çarşısı’ndan faaliyete geçen bu kitapçı dükkânı 1895’te Babıali’ye taşınmış ve oğul Naci Kasım Efendi tarafından yönetilen bir yayınevine dönüşmüştü. Yayınevini meşhur eden Saatli Maarif Takvimi,1920’lerin başından 1970’lere kadar 3,5 milyon adet basıldı ve üzerindeki ilginç bilgiler sayesinde günümüzün televizyonuna benzer bir işlev gördü.


ARAKEL KİTABEVİ


Bugün Cağaloğlu dediğimiz Babıali Yokuşu’ndaki ilk kitapçı ise gazete müvezziliği (dağıtıcılığı) yapan Arakel Tozluyan Efendi’ye aitti. I. Meşrutiyet (1876) arifesinde ortaya çıkan ‘alafranga’ kitapçı dükkânlarının ilk örneklerinden olan Arakel Kitaphanesi, ağırlıklı olarak Fransızca ve Türkçe ders kitapları basmıştı. Bunlardan Muallim Naci ile birlikte hazırlanan Talim-i Kıraat ve Mekteb-i Edep adlı okul kitapları o kadar tutulmuştu ki en az 100 baskı yapmıştı. Arakel Efendi 1912 yılında ölünce oğlu Leon Efendi bir müddet işi sürdürdü ama kitabevi 1914’te kapandı.


ASIR KÜTÜPHANESİ


Asır Matbaa ve Kütüphanesi’nin kurucusu Kirkor Faik Efendi, Ahmet Rasim’in ifadesine göre 1880’lerin başlarından beri Babıâli’de kitapçılık yapıyordu. İstibdat döneminde Hazine-i Fünûn ve Musavver Terraki isimli haftalık iki mecmua çıkaran, pek çok kitap yayımlayan Kirkor Efendi, II. Abdülhamid tarafından nişanlarla taltif edilmiş biriydi. Kirkor Efendi’nin göğsü nişanlı ve üniformalı fotoğrafı kütüphanenin duvarını süslerdi. 1921'den önceki bir tarihte, bir yangın sonucu Asır Kütüphanesi kapandı ve Kirkor Faik Efendi kitapçılığı bırakarak Üsküdar Bağlarbaşı’nda bakkal dükkânı işletmeye başladı.


GAYRET KÜTÜPHANESİ


Bâbıâli’nin en namlı kitapçılarından biri de Gayret Kütüphanesi idi. Sahibi Garabet Balamudoğlu Kayseri’deki Fransız Koleji'ne devam ettiği birkaç yıldan sonra 1895'de İstanbul'a gelerek halaoğlu Kirkor Faik Efendi’nin Asır Kütüphanesi'nde tezgâhtar olarak girmişti. Tokgözlülüğüyle tanınan Garbis Efendi’nin ayrıca tasavvuftan anlayan, musikiye meraklı, kanun çalan zarif bir zat olduğunu da ekleyelim. Kardeşi Misak Balamutoğlu da Zaman Kitaphanesi'ni kurmuş ve bu işi 1970’lere kadar devam ettirmişti.


İNKİLAP KİTAPHANESİ


Hâlâ faaliyette olan İnkılap Kitabevi'nin kurucusu Garbis Fikri Bey de Kayserili bir Ermeni’ydi. 1930’da Gedik Paşa Ortaokulu'ndan mezun olduktan sonra bir arkadaşı ile birlikte önce Cumhuriyet Kütüphanesi’ni kurmuş, 1932’de burasını arkadaşına devredip Ankara Caddesi 157 numaradaki İnkılap Kitaphanesi’ni açmıştı. 1962 yılında Aka Eren adlı yayıncı ile kurulan ortaklıktan sonra kitabevinin adı önce İnkılap ve Aka Kitabevleri sonra İnkılap Kitabevi oldu ve Garbis Bey’in oğlu Nazar Fikri Bey ve onun oğlu Arman Fikri Bey’le devam etti.


SUHULET KÜTÜPHANESİ


Suhulet Kütüphanesi ve Matbaası’nın sahibi Leon Lütfi Bey ise Müslüman olup Semih Lütfi adını almış Kayserili zarif bir Ermeni beyefendisi idi. Necip Fazıl başta olmak üzere dönemin kalburüstü yazarlarının eserlerinin yayınlayan Suluhet Kütüphanesi, Leon Lütfi Bey’in ölümünden sonra eşi Aznif Hanım tarafından 1980’lere kadar devam ettirildi. Asık yüzlü ve sert bir hanım olan Aznif Hanım da öldükten sonra kitabevindeki kitaplar, önce Kuleli Askeri Lisesi vasıtasıyla garnizonlara dağıtılmak istendi, kalanlar Edebiyat Fakültesi’ne verilmeye çalışıldı, fakülte ancak bir kısmını alınca da kâğıtçılara, hurdacılara dağıtıldı. 


 


(Sahaflar Çarşısı, 1940’lar)


HARF DEVRİMİ SONRASI



1890’larda bunlara Naci Kasım Bey, Servet-i Fünun dergisinin sahibi Ahmet İhsan, Hüseyin Efendi, Tüccarzade İbrahim Hilmi Bey, Rauf Bey gibi Müslüman-Türk kitapçılar eklendi. Ancak Babıâli yayıncılığı, 1928’deki Harf Devrimi’nden sonra büyük bir sarsıntı yaşadı. 1908’de 128 olan kitapçı sayısı, 1933’te 51’e düştü. Depolarda bulunan binlerce eski yazılı kitap bir anda işe yaramaz hale geldiği için onlarca kitapçı iflasın eşiğine geldi. Bunların büyük bir kısmı da krizi atlatamadı. 1950’den itibaren kitapevleri Babıali’den ayrılıp Beyoğlu’na, Taksim’e, Şişli’ye doğru yayılırken, geriye hüzünlü hatıralar kaldı.




Özet Kaynakça: Alberto Manguel, Okumanın Tarihi, Çeviren: Füsun Elioğlu, YKB Yayınları,2001, Orlin Sabev, İbrahim Müteferrika ya da İlk Osmanlı Matbaa Serüveni, Yeditepe Yayınevi, 2006, Erhan Afyoncu, “İbrahim Müteferrika”, DİA, Cilt 21, s. 324-327; Franz Babinger, Müteferrika ve Osmanlı Matbaası ve 18. Yüzyılda İstanbul’da Kitabiyat, ikisi de Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 2004, Emin Nedret İşli, Kitaphaneden Yayınevine Bâbıâli, Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2004, Cecil Roth, Doña Gracia of the House of Nasi, Jewish Publication Society of America 1988.