'Ya Taksim, ya ölüm'den 'Birleşik Kıbrıs'a

Çok değil dört yıl önce yatak odalarına müdahale edecek kadar yakın olduğunu düşündüğü Kıbrıslı Türkler, Türkiye ile ilişkileri 'yavru vatan-anavatan' çerçevesinden çıkarıp, 'kardeş ülkeler' çerçevesine taşımayı düşünen Mustafa Akıncı'yı %60 oyla seçti

Geçtiğimiz günlerde yeni seçilen KKTC Başkanı Mustafa Akıncı ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki “yavru vatan/kardeş ülke” polemiği üzerine bu haftayı Kıbrıs meselesine ayırdım. Sosyal medyada okurlarıma verdiğim söz uyarınca, bundan böyle daha kısa, daha popüler konulu yazılar yazacağım. (Buna şaka yollu ‘yaz  tarifesi’ adını verdim.) Bu yazım henüz söz verdiğin/arzuladığım kısalıkta değil, çünkü konu çok derin ve karmaşık. Ama, eski yazılarım  kadar da uzun da değil. Anlatım tarzımı da henüz ilginçleştiremedim. Yine de umarım, sıkılmadan sonuna kadar okursunuz.

 

Doğu Akdeniz’deki dev Kıbrıs adası tarih boyunca Mısırlılar, Fenikeliler, Asurlular, Persler, Romalılar, Bizanslılar, Emeviler, Abbasiler, Templar Şövalyeleri, İngilizler, Cenevizliler ve Memlukluların hâkimiyetine girmişti. 1571’de Lala Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu tarafından fethedilince, yaklaşık üç asır sürecek Osmanlı dönemi başladı. Dönemin padişahı II. Selim, Venedikliler tarafından zorla Katolikliğe geçirilen Rumların Ortodoksluğa dönmesine izin verdikten sonra, adada bıraktığı 20 bin askerin yanına10 bin kadar Türkmen (Yörük), bir miktar eşkıya, suçlu, işsiz güçsüz serseri ve bir miktar esnaf-zanaatkar Ahi göndererek nüfus yapısını dönüştürmeye başladı. İzleyen yüzyıllarda, Anadolu’da huzursuzluk çıkaran Türkmen aşiretlerinin ve diğer kişilerin Kıbrıs’a sürülmesine devam edildi.

KIBRIS’IN BRİTANYA’YA KİRALANMASI

Ancak 1754’te ‘millet’ olarak kabul edilen Rumların modern anlamda ‘milliyetçi’ uyanışı 1821 Mora ayaklanması ile eşzamanlı oldu. Kilisenin önderliğindeki kalkışma Vali Küçük Mehmet Paşa tarafından bastırıldı. Kıbrıslı Rumların gelecek tahayyüllerini oluşturan meşhur Enosis (Yunanistan’la birleşme) fikri ilk kez 1828’de dile getirildi. Kıbrıs, Süveyş Kanalı’na yakın konumuyla İngilizlerin her zaman ilgisini çekmişti. İngilizlerin beklediği fırsat 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile çıktı. Savaştan Rumeli’yi kaybederek ve büyük tazminatlar ödeyerek çıkan II. Abdülhamit, Kars, Ardahan ve Batum’a giren Rus ordularının geri çekilmesi karşılığında, Kıbrıs’ı İngiltere’ye kiraladı. İngiltere adaya bir ‘yüksek komiser’ atadı, böylece Kıbrıs hukuken Osmanlı Devleti’nin, fiilen İngiltere’nin oldu. (Ayrıntılı bilgi için: “Kıbrıs’ı İngilizlere kim verdi?” okumak için tıklayın)

NÜFUS KOMPOZİSYONU

İngilizler adadaki ilk nüfus sayımını 1881’de yapmışlardı. Buna göre Kıbrıs’ın toplam nüfusunun 186.173 kişi idi, bunun 45.458’i yani %25’i Müslüman’dı. (O tarihte de etnik köken esas alınmıyordu) Geriye kalan %75’i Hıristiyan idi. Yani üç asırlık Osmanlı dönemi bile adada Müslüman çoğunluğu yaratamamıştı. Bu oran ileriki yıllarda aşağı yukarı aynı kaldı ve Hıristiyanların ezici çoğunlukta olması, toplumlararası ilişkilerin sağlıklı biçimde gelişmesinin önünde ciddi bir engel teşkil etti. Hıristiyan/Rumlar 300 yıllık Osmanlı hâkimiyetine duydukları nefreti onların bakiyesi olan Müslüman/Türklere yönelttiler, Müslüman/Türkler ise 300 yıllık hâkim pozisyonu kaybetmeyi hiçbir zaman hazmedemediler, nefret ve eziklik duygusunu her daim canlı tuttular. Ancak her iki toplum da İngilizlerin ‘modern’ idare yöntemlerinden, yaşam tarzlarından şu veya bu tarzda etkilenmeye karşı durmadı. Böylece Kıbrıs’ın Rumları ve Türkleri, anavatanlarından daha ‘Batılı’ daha ‘modern’ olmaya başladılar. Ama iki toplum arasında Batılaşmayı ve modernleşmeyi içselleştirme farklı düzeylerde oldu. 

I. Dünya Savaşı’nın başında Britanya tarafından ilhak edilen Kıbrıs, Ocak 1920’de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda kabul edilen ünlü ‘Misak-ı Milli’ belgesinde yer almamıştı. 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın 21. Maddesi, “Türkiye, Britanya hükümeti tarafından Kıbrıs’ın 5 Teşrinisani 1914’te ilan olunan ilhakını tanır” derken, tek olumlu adım, Kıbrıslı Türklere, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı ile İngiliz vatandaşlığı arasında tercih yapma hakkının (Hakk-ı Hıyar) verilmesiydi. O dönemde, Türkiye’nin Kıbrıs’taki Türk varlığını korumaya yönelik bir politikasının olmadığı, Kıbrıslı Türklerin Türkiye’ye göç etmesi için teşvikler yapılmasından belliydi. 1923-1930 arasında 21. Madde uyarınca 5-6 bin kadar Kıbrıslı Türk Türkiye’ye göç etti. Ancak Türkiye’de ciddi sorunlarla karşılaştılar. Hem yöneticiler, hem yerli halk nezdinde istenmeyen unsur durumuna düştüler. İlginçtir, Türklerin adadan ayrılmasına karşı çıkan taraf, Türkleri Rumlara karşı bir denge unsuru olarak gören İngilizlerdi! Rumların 1931’den itibaren açıkça dillendirmeye başladıkları Enosis talebini sürekli püskürten de onlar oldu.

“TÜRKİYE’NİN KIBRIS SORUNU YOKTUR!”

1950’de Rumlar, II. Dünya Savaşı’ndan sonra pek çok ülkeye tanınan, ‘kendi kaderini tayin’ hakkı uyarınca bir plebisit yaparak Britanya’dan ayrılıp Yunanistan’a bağlanmak istediğinde, Türkiye hâlâ eski tavrını sürdürüyordu. Hatta 1949’da CHP’nin Dışişleri Bakanı Necmettin Sadak, 1950’de ise DP’nin Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, “Türkiye ve Yunanistan arasında Kıbrıs diye bir sorun yoktur” diyerek, Yunanlıların ve Rumların elini epeyce güçlendirmişlerdi. Aslında bunda şaşılacak bir şey yoktu; çünkü o yıllarda hem CHP’nin hem DP’nin en önemli hedefi, Batı bloğuna ve NATO’ya kabul edilmekti. Aynı arzu Yunanistan’da da olduğu için, taraflar suyu bulandırmak istemiyorlardı.

Bu durumdan yararlanan Rum toplum lideri Başpiskopos Makarios’un zorlamasıyla, 1954’te Kıbrıs’ın ‘kendi kaderini tayin hakkı’ BM’nin gündemine alındı. Bu kararın alınmasında Britanya’nın Kıbrıs’taki egemenliğini sınırlamak isteyen Sovyetler Birliği ve onun çevresinde kümelenen ülkeler kilit rol oynamıştı. Britanya ise Kıbrıs’ın uluslararası platformda tartışılmasını istemiyordu, çünkü Kıbrıs, Mısır’da 1952’de iktidara el koyan Nasırcı subaylar tarafından 1956’da Süveyş’ten çıkarılmalarından beri, Akdeniz’deki en önemli üssü konumundaydı.

EOKA TEDHİŞİ BAŞLIYOR

İlerde Kıbrıslı Rumların ‘Enosis’ özlemlerini gerçekleştirmek üzere tedhiş eylemleri yürütecek olan EOKA (Türkçe açılımı ‘Kıbrıslı Savaşçıların Ulusal Birliği’) 1951’de Georgios Grivas tarafından kurulmuştu. Grivas, siyasi sahneye 1944-1948 arasındaki Yunan İç Savaşı sırasında, ‘X’ adlı bir örgütün lideri olarak çıkmıştı. Siyasi çizgisi kralcılık olarak özetlenebilecek Grivas, içsavaş sırasında Nazilerle dirsek teması içinde, komünistlere karşı mücadele etmişti. EOKA’nın hedefi Kıbrıs’ta Britanya’ya karşı anti-sömürgeci bir mücadele yürüterek Enosis’i gerçekleştirmek, yani Kıbrıs’ı Yunanistan’la birleştirmekti. Örgüt ilk eylemini 1 Nisan 1955’te, Lefkoşa’da İngiliz birimlerine karşı yaptı. Ardından Türkiye Büyükelçiliği bombalandı. Örgüt bu tarihten sonra hem İngilizlere, hem solcu ve liberal Rumlara, hem de Türklere karşı şiddet eylemlerini devam ettirdi.

I. LONDRA KONFERANSI VE 6/7 EYLÜL YAĞMASI

Bunun üzerine İngilizler, Kıbrıslı Türkleri polis ve komando olarak kullanmaya başladılar. Bu durum, yani, Türklerin sömürgeciye karşı Rumlarla birlikte mücadele vermek yerine, sömürgeci ile işbirliği yapıp Rumları yönetmeye talip olması Kıbrıslı Rumların Kıbrıslı Türklerden daha da uzaklaşmasına neden oldu. Sonunda ada yönetilemez hale gelince, Britanya 29 Ağustos 1955’te Türkiye ve Yunanistan Ada’nın gelecekteki statüsünü tartışmak üzere Londra’ya davet etti. Rumlar bağımsızlık istiyorlardı. Türkiye’nin tercihi ise mevcut statünün korunmasıydı. Ama eğer BritanyaAda’dan çekilirse, Kıbrıs’ın Türkiye’ye verilmesini istiyorlardı. Kıbrıs’ın neden kendilerine verilmesi gerektiğini mantıklı biçimde açıklayamayan Türkiye, İngiltere’nin Kıbrıs’a muhtariyet vermeye razı olduğunu görünce, 6-7 Eylül yağmasını tezgâhladı. Türk heyeti utanç içinde Londra’yı terk etmek zorunda kaldı ama Kıbrıs’a ‘muhtariyet’ verilmesi tehlikesi savuşturulmuş oldu. (“6-Eylül’de devletin muhteşem örgütlenmesi”, okumak için tıklayın)

RAUF DENKTAŞ VE TMT

Bu tarihten sonra Türkiye ‘Taksim’ politikasına yöneldi. Adada EOKA’ya karşı mücadele için kurulan Kıbrıs Türk Mukavemet Birliği (KTMB), Karaçete, 9 Eylül, Kıbrıs Türk Komandoları ve Volkan gibi amatör grupların başarısız olması üzerine Türkiye duruma el koydu. Seferberlik Tetkik Kurulu’nun (STK) 9 Kasım 1957’de görevlendirdiği üç kişi tarafından, Lefkoşa’nın varoşlarından Eğlence semtindeki bir evde temelleri atılan bir gizli örgüt, ileriki yıllarda Türkiye’nin Kıbrıs politikasının şekillenmesinde hayati rol oynayacaktı.

Bu örgütün adı Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) idi. Toplantıdaki üç kişiden biri olan Rauf Denktaş, Ada’daki İngiliz okullarını bitirdikten sonra İngiltere’de hukuk eğitimi almış, 1949’dan itibaren adadaki İngiliz mahkemelerinde savcılık yapmış bir hukukçuydu. O günlerde, Kıbrıs Türk Federasyonu’nun başkanlığını yapmak için savcılıktan istifa etmişti. Burhan Nalbantoğlu, milliyetçi bir doktordu. Kenan Tanrısevdi ise görünüşte T.C. Başkonsolosluğu’nun idari ataşesiydi ama aslında istihbarat görevlisiydi. Türkiye’nin Kıbrıs politikasını şekillendirmek üzere adaya gönderilmiş olduğu anlaşılıyordu.

Uzun araştırmalar sonucu, Kore Savaşı’nda büyük yararlılıklar göstermiş, askerî raporlarda “ciddi, ağırbaşlı, cesur, disiplini seven, mütevazı, gizli harekât tekniğini çok iyi bilen” biri olarak tarif edilen Yarbay Rıza Vuruşkan, TMT liderliğine atandı. Başkan yardımcısı İsmail Tansu’ydu. ‘Doğan’ kod adlı Tansu, Ankara’da Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki Kıbrıs Türk Kültür Derneği’ni karargâh olarak kullanırken, ‘Başkurt’ kod adını alan Rıza Vuruşkan, beş kişilik ekibiyle 31 Temmuz 1958 günü Kıbrıs’a indi. Pasaportunda Ali Conan yazan Vuruşkan’ın görünüşteki işi, İş Bankası müfettişliğiydi. Uzun vadeli hedefi 15 bin kişilik bir teşkilat kurmak (yani Kıbrıs Türk toplumunu ‘ordu-millet’ haline getirmek) olan Rıza Vuruşkan hemen işe girişti.

İTC’DEN ESİNLENEN ÖRGÜT MODELİ

Başta polis teşkilatı, hastaneler ve okullar olmak üzere kurumlardan üye yazımına başlandı. Üyeler aynen İttihat ve Terakki’de (İTC) olduğu gibi, karanlık bir odada veya perde arkasından, Türk Bayrağı örtülü bir masanın üstüne konmuş Kur’an ve silahın üstüne el basarak yemin ediyordu. Yeminleri “gerekirse ölüm dahil her türlü görevi yapacağıma ve ihanetin cezasının ölüm olacağını bildiğime” diye bitiyordu. Bazılarına göre yeminin ardından kod adı ‘Nişan Yüzüğü’ olan bir tutanak imzalatılıyor, bu tutanak gizli bir yerde muhafaza ediliyordu.

Teşkilatın yazılı bir tüzüğü yoktu ama belli kurallar silsilesi içinde faaliyet gösteriyordu. Buna göre, Türk toplumu aleyhinde faaliyet gösterenler hangi milletten olursa olsun, önce bir ihtar mektubu ile uyarılacak, eğer bir ‘düzelme’ olmazsa, teşkilat üyelerinden seçilen üç kişilik ekip tarafından dövülecekti. Dayakla yola gelmeyen kişinin cezası ölüm olacaktı. Ölüm şekli ve ne gibi silah kullanılacağı idare heyeti tarafından tespit edilecekti. İhtar ve dayak, barış zamanları uygulanacak, karışık zamanlarda ve vakit kaybetmenin aleyhte olacağı durumlarda doğrudan üçüncü maddeye geçilecekti. (Teşkilatın sorumlu isimleri, ölüm cezasının uygulanmadığını iddia ettiler, ancak 1960’ta Bayraktar Camii’nin, iddia edildiği gibi EOKA tarafından değil Türkler tarafından bombalandığını yazan, haftalık Cumhuriyet gazetesinden Ahmet Muzaffer Gürkan ve Ayhan Hikmet’in, bu fasıldan öldürüldüğü hep söylendi.)

Ne tesadüf ki, Vuruşkan ve ekibinin Ada’ya ayak bastığı tarihten itibaren toplumlararası olaylar tırmandı. İngilizler daha ilk aylarda TMT ile ilişkisi olduğunu düşündükleri 65 kişi ile EOKA mensubu olduklarını düşündükleri 1.244 kişiyi tutukladılar; ama ne EOKA’yı ne de TMT’yi durdurmaları mümkün olmadı. İki tarafın devletleri ya da ‘derin devleti’ tarafından yönlendirilen EOKA ve uzantıları ile TMT ve uzantıları adayı kan gölüne çevirdiler.

(İstanbul-Beyazıt Meydanı’nda “Ya Taksim, Ya Ölüm” mitingi, Hürriyet, 9 Ağustos 1958)

 

ANKARA-ZİİR’DE EĞİTİM

Mücahitlerin eğitimi hem Kıbrıs’ta hem Türkiye’de yapıldı. 25-30’ar kişilik gruplar halinde turistik gezi, iş gezisi, sağlık kontrolü gibi gerekçelerle Türkiye’ye gönderilenler, STK’da görevli subaylarca parolaları kontrol edildikten sonra, eğitim yapacakları yerlere sevk ediliyorlardı. TMT kamplarından birincisi Ankara’ya 40 km. uzaklıktaki Zir Köyü yakınlarında, Tarım Bakanlığı’na ait terk edilmiş bir çiftlikti. Diğeri ise Antalya-Kemer yolu üzerinde ormanlık bir alan içindeydi. Bu kamplarda kalan mücahitlere, Eğirdir Dağ Komando Okulu personeli tarafından silah kullanımı, bakımı, atış talimi, gerilla, komando, sabotaj, kundaklama ve gizli harekât teknikleri konularında bilgiler veriliyordu.

Bunlar olurken Kıbrıs Türk’tür Partisi’nin lideri Dr. Fazıl Küçük önderliğinde, Kıbrıs’ta ve Türkiye’de 50’ye yakın “Ya Taksim Ya Ölüm!” mitingi düzenlendi ve kamuoyu ‘Taksim’ için hazırlandı. Ancak, İngiltere, Akdeniz’deki bu uygun üs alanının bölünmesine razı olmadığından ne Rumların Enosis’i ne Türklerin Taksim’i gerçekleşti. Fakat iki toplum birbirinden uzaklaştıkça uzaklaştı.

II. LONDRA KONFERANSI VE BAĞIMSIZ KIBRIS

Sonunda Kıbrıs’ın bağımsız bir devlet olmasına karar verildi. 19 Şubat 1959 tarihinde II. Londra Konferansı toplandı. Britanya Başbakanı Macmillan,Türkiye Başbakanı Menderes, Yunanistan Başbakanı Karamanlis ile Kıbrıs Türk Cemaati lideri Dr. Fazıl Küçük ve Rum Cemaati lideri Makarios tarafından dört antlaşma imzalandı. Bunlar sırasıyla, Kıbrıs’taki Britanya egemenliğinin Kıbrıs Cumhuriyeti’ne devrine ilişkin kuruluş antlaşması; Kıbrıs’ın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve anayasa düzenini teminat altına alan garanti antlaşması;  Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs arasında yapılacak askeri ittifak anlaşması ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın temel maddelerini içeren anlaşma idi.

Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1960 Anayasası’na göre Devlet Başkanı Rum, yardımcısı Türk olacaktı ve her ikisinin de veto yetkisi vardı. Hükümette temsil oranı, nüfus bileşimiyle paralel olarak 7’ye 3 oranında Rumlar lehine olacaktı. Antlaşmanın uygulanması İngiltere, Türkiye ve Yunanistan’ın garantörlüğü altında olacaktı. DP ile CHP arasındaki sert tartışmalardan sonra Kıbrıs Anlaşması DP’nin oylarıyla kabul edildi. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk devlet başkanı Makarios oldu. ABD’ye göre Makarios “Akdeniz’in Fidel Castrosu” idi. Yani ABD bu işten hiç hoşlanmamıştı.

 

(Bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı Makarios)

 

1963’ÜN KANLI NOEL’İ

Ancak, yeni durumu her iki tarafında da milliyetçileri içine sindiremedi. 1960 sonrasında eylemler aynı şiddetle devam etti. 1962 yılından itibaren Lefkoşa, Limasol, Mağusa, Baf ve Larnaka’da Türklerin ve Rumların ayrı belediyeleri olması, sınırlarının çizilmesi ve mekanizmasının tespit edilmesi hususundaki anlaşmazlıklar ortamı iyice gerdi. 1963’te Makarios’un, Anayasa’nın bazı maddelerinde Türklerin aleyhine tadilat yapmaya kalkması ile zirveye çıkan gerilim, 21 Aralık 1963’ten itibaren kanlı olaylara dönüştü.

24 Aralık’ta Rumlar bir Türk ailesini, evlerinin banyo küveti içinde vahşice öldürdüler. Kanlı Noel diye adlandırılan bu katliamın fotoğrafları, Türkiye’ye gönderilen bir yaralının alçıları altına saklanarak gizlice Kıbrıs’tan çıkarıldı ve tüm dünyada Rum vahşetinin delili olarak yankı yaptı.

1963-1964 arasında toplumlararası çatışmalarda ve örgüt cinayetlerinde 364 Kıbrıslı Türk ve 174 Kıbrıslı Rum öldürüldü. Sonunda, Rumların yoğun olduğu bölgelerde yaşayan 25 bin Türk, malını mülkünü geride bırakarak evlerini terk ederek kuzeye göçtü. Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahale etmesi, 1964’te ABD tarafından sert bir şekilde önlendi.

Mevcut düzeni sürekli tehdit eden ve istikrarsızlık kaynağı olan EOKA’nın lideri Grivas, 1967’de Ada’dan uzaklaştırıldı, ancak 1971’de Yunanistan’daki ABD destekli Albaylar Cuntası’nın desteğiyle gizlice Kıbrıs’a döndü. Örgütün adını EOKA-B olarak değiştirdi ve öldüğü 27 Ocak 1974’e kadar, hem Rumlara hem Türklere karşı tedhiş eylemlerine devam etti.

1974 BARIŞ HAREKATI

15 Temmuz 1974'te Yunanistan'daki Papadopulos cuntasının desteklediği faşist Sampson (Grivas’ın ardından EOKA-B’nin başına geçmiş bir gazeteciydi) hem Makarios hükümetini devirmiş sadece Rumlardan 2.000 bine yakın kişi EOKA-B tarafından öldürülmüştü. Sampsoncular Türklere yönelik etnik temizliği hızlandırınca, Türkiye beklediği anın geldiğini anladı. Türkiye’nin 20 Temmuz 1974'te, 1960 Garantörlük Anlaşması'nın 4. maddesine dayanarak yaptığı askeri müdahale gerek uluslararası camia tarafından haklı ve meşru kabul edildi. 22 Temmuz günü bazı kaynaklara göre ABD’nin baskısıyla, bazı kaynaklara göre dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’in ve TSK’nın cesaretsizliği yüzünden hedeflenen güvenli ortam sağlanmadan aniden I. Harekat aniden durduruldu. Türkiye’nin bir garantör olarak görevi 1960 Anayasası esasında Kıbrıs Cumhuriyeti'ni eski haline getirmekti ve bu amaçla taraflar o yılın Temmuz ayında Cenevre'de bir araya geldiler. Ancak görüşmeler devam ederken beklenmedik bir şey yaşandı. Türk ordusu bazı Türk köylerine yapılan saldırıları ileri sürerek 14-16 Ağustos 1974'te adaya ikinci bir çıkarma daha yaptı. Bunun sonucu Türklerin kontrol ettiği bölgelerin oranı yüzde 36,5 oldu ve adayı ikiye bölen hat (bugünkü ‘Yeşil Hat’, Türk istihbarat belgelerinde ‘Atilla Hattı’ olarak geçiyordu) oluşturuldu. İşte bu ikinci çıkarmadan sonra dünya kamuoyunun Kıbrıs konusundaki tutumu tam tersine döndü, BM Güvenlik Konseyi olayı kınadı. Yunanistan, iki müttefiği arasındaki çatışmayı durduramadığı gerekçesile, NATO’nın askeri kanadından ayrıldığını açıkladı.

(TSK tankları Lefkoşa’da, 21 Temmuz 1974)

 

TÜRKİYE’DEN ADAYA NÜFUS TAKVİYESİ

Harekat sonrasında Kıbrıs’ın güneyinde yaşayan Türkler kuzeye, kuzeyde yaşayanlar güneye gittiği için iki bölgede de nüfus iyice homojenleşti. Şubat 1975'te Türk tarafı bir de Kıbrıs Türk Federe Devleti'ni ilan edince, uluslararası kamuoyunun Türkiye'nin adayı ikiye bölmek konusunda kararlı olduğundan şüphesi kalmamıştı. Türkiye, bu tarihten itibaren özellikle Karadeniz illerinden bazı grupları Kıbrıs’a taşımaya başladı. Çoğunun işsiz güçsüz, eğitimsiz ve aşırı milliyetçi kesimler olduğunu bildiğimiz ama sayılarını hiçbir zaman öğrenemediğimiz bu göçmenler Kıbrıs’ın ‘yerli’ Türklerini (ki Rauf Denktaş’a göre adada yerli olan tek şey Kıbrıs’ın eşekleriydi) pek çok açıdan rahatsız etti. Bu rahatsızlık zamanla bugün adayı ziyaret eden Türklerin açıkça hissettiği güçlü ‘Türk antipatisi’ne dönüşecekti.

12 EYLÜL DARBESİNİN FATURASI

12 Eylül 1980 darbesi, AB ile Türkiye’nin ilişkisini kopardığı için Kıbrıs konusunda Türkiye’nin eli iyice zayıfladı. Üstüne üstlük, Yunanistan’ın NATO’nun askeri kanadına dönüşü 12 Eylül 1980 darbecisi 5 generalin, darbeden 35 gün sonra, karşılığında hiçbir şey talep etmeden verdiği izin sayesinde oldu. Türkiye’nin bunu telafi hamlesi, 1981 yılında Türkiye’den 90 bin kişinin daha adaya taşınması ve 1983'te (güya) Kıbrıs Rum kesimini federatif bir çözüm için masaya oturmaya razı etmek için Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ni (KKTC) ilan etmek oldu. (KKTC’yi Türkiye dışında Pakistan ve Bengladeş tanımıştı ama daha sonra bu iki ülke dış baskılara dayanamayıp geri çekilince tek tanıyan Türkiye kaldı. Hala da öyle. Yani uğruna Ermenistan’la diplomatik ilişki kurmadığımız Azerbaycan bile KKTC’yi tanımış değil. )

BM Güvenlik Konseyi tarafından 541 sayılı kararla kınanan bu ilan, Kıbrıs Rum kesimiyle ilişkilerini sürdüren AB'nin pozisyonu ise rahatladı, çünkü artık kendi bağımsız devleti ve anayasası olan Kıbrıslı Türk toplumunun, geçerli saymadığı bir anayasaya ve garantörlük anlaşmasına dayanarak AB'yi eleştirmesini kim haklı bulabilirdi ki? Nitekim bu rahatlık içinde, Kıbrıs Cumhuriyeti 1990'da tüm ada adına AB üyeliği için başvurdu. Başvuru 1993'te kabul edildi. AB'nin son bir iyi niyet gösterisi olarak, 1997’deki Lüksemburg Zirvesi’ndeki ortaklık görüşmelerine katılması için yaptığı davet, KKTC tarafınca reddedilince de Kıbrıs Cumhuriyeti AB ile üyelik müzakerelerini tek başına yürüttü. Uzun bir aradan sonra hepimizin gözleri önünde cereyan eden Annan Planı Referandumu geldi. Hatırlanacaktır, 24 Nisan 2004’te yapılan oylamada Türk tarafının yüzde 65 oyla kabul ettiği planı, Rum tarafı yüzde 76 oyla reddetmişti. Bunun üzerine, Kıbrıs Cumhuriyeti, adayı temsilen AB’ye alındı.

ERDOĞAN’IN ‘DÖRT ÇOCUK’ TARİFESİ

Bugün Kıbrıs’ta 300 bini Türkiye’den gelenler olmak üzere 570 bin Türk’ün yaşadığını söyleyenler var. Türkiye’den gönderilen yardımın da esas olarak bu taşıma nüfusun masraflarını karşılamak için olduğu anlaşılıyor. Ancak nüfus konusu henüz gündemden düşmüş değil. Hatırlarsınız, 2011 yılında dönemin Başbakanı Erdoğan Barış Harekâtı’nın 37. Yıldönümü törenleri için gittiği Kıbrıs’ta karşılaştığı gazetecilere tek tek kaç çocuk sahibi olduklarını sormuş, Havadis Genel Yayın Yönetmeni Başaran Düzgün “iki”, Kıbrıs Haber Müdürü Ali Baturay “iki”, Yenidüzen yazarı Aysu Basri “hiç çocuk yok” deyince “Kaç yıl evlisin?” diye sorgulamayı derinleştirmişti. Basri, “yedi yıl” cevabı verince, “yedi yıl ve çocuk yok. Hem doğurmuyorsunuz, hem de oraya nüfus götürmemize karşı çıkıyorsunuz. Madem nüfus aktarmamızı istemiyorsunuz, siz de doğurun. Burada üç ama Kıbrıs için dört çocuk öngörüyorum çünkü nüfusa ihtiyacımız var” demişti. Başbakan Erdoğan kahvaltı sonrasında da, gazetecilerden “dört çocuk yapacakları” sözünü almıştı.

Çok değil dört yıl önce yatak odalarına müdahale edecek kadar yakın olduğunu düşündüğü Kıbrıslı Türkler, Türkiye ile ilişkileri ‘yavru vatan-anavatan’ çerçevesinden çıkarıp, ‘kardeş ülkeler’ çerçevesine taşımayı düşünen Mustafa Akıncı’yı %60 oyla seçerek Erdoğan’ın kalbini kırdılar(!). Bu kalp kırıklığının sonuçlarının nereye varacağını kestirmek zor ama, Kıbrıslı Türklerin Türkiye’nin vesayeti altında yaşayarak ebediyen ‘yavru’ kalmakla, Kıbrıslılık temelinde Kıbrıslı Rumlar ve AB ile elele vererek erişkinliğe geçme arasında bir seçim yapmaları gerektiği ortada.

 

(“Hepimiz barış istiyoruz çünkü bu dünyaya mutluluk ve neşe getirecek!”,  Kaynak:

https://peacequilt.wordpress.com/2010/10/ )

 

 

Özet Kaynakça: Rauf Denktaş, Karkot Deresi Anılar, Remzi Kitabevi, 2005; İsmail Tansu, Aslında Hiç Kimse Uyumuyordu, Minpa Matbaacılık, 2001; İsmail Tansu, Kıbrıs Mektubu, Kıbrıs Türk Kültür Derneği Yayını, Ankara, 1996-1997; Alparslan Türkeş, Dış Politikamız ve Kıbrıs, Orkun Yayınevi,1979; Ahmet An, Kıbrıs’ta Fırtınalı Yıllar, Lefkoşa, Galeri Kültür Yayınları, 1996; Mehmet Hasgüler, Kıbrıs’ta Enosis ve Taksim’in İflası, Öteki Yayınevi, 1998; Hasan Mutlu, “Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı”, Lisans Tezi, Hacettepe Üniversitesi, Atatürk İnkılapları Enstitüsü, 2005; Makrios Drusotis, Karanlık Yön EOKA, Galeri Kültür Yayınları, 2007. Milletlerarası Birinci Kıbrıs Tetkikleri Kongresi (14-19 Nisan 1969), Türk Heyeti tebliğleri, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara, 1971; Hikmet Öksüz, “Lozan’dan Sonra Kıbrıs Türklerinin Anavatana Göçleri”, Tarih ve Toplum, S. 187, C. 32, Temmuz 1999, s. 35-38; Mehmet Demiryürek, “Fetihten günümüze Kıbrıs’ta Türk varlığı”, Toplumsal Tarih, S. 103, Temmuz 2002, s. 46-49; Ayşe Hür, “Kıbrıs’ı İngilizlere kim verdi?”, 18 Temmuz 2010 tarihli Taraf. Niyazi Kızılyürek, “Vamık Volkan ve ‘Gizli Kuşatılmışlık’” http://www.taraf.com.tr/haber/vamik-volkan-ve-gizli-kusatilmislik.htm