Yeniçerilik, zorunlu ve bedelli askerlik, vicdani ret

'Asker doğan' (!) bir halkın askerlikten kaçması fikrini kabul etmek kolay olmadığı için, Osmanlı ordusundan firar edenlerin sadece Hıristiyanlar olduğunu düşünmek eğilimi vardır. Halbuki, Müslüman-Türkler de askerden kaçmışlardır. Üstelik bu oran Birinci Dünya Savaşı yıllarında Avrupa'ya göre çok yüksekti.

Bu hafta yazı konumu seçmekte çok zorlandım. Eğitim Bir-Sen adlı örgütün Milli Eğitim Şurası’nda zorunlu Osmanlıca dersleri, ilkokul 1,2 ve 3. sınıflara din ve ahlak kültürü dersinin konulması, karma eğitimin zorunlu olmaktan çıkarılmasını önermesi; Atatürk Orman Çiftliği’nin bir bölümünün ‘Ak Saray’ tarafından işgal edilmesinin Atatürk’ün vasiyetine aykırı olduğunu ileri sürerek dava açan Mimarlar Odası’nın başvurusunun kabul edilmesi; 4 Aralık 1934 tarihinde kadınlara milletvekili seçilme ve seçme hakkının tanınması ile ilintili yazabilirdim ama sonunda, iktidarın en tepesindekilerin ‘katiyen gündemimizde değil!!!!’ dediği ’bedelli askerlik müjdesi’nden hareketle, askerlik tarihimizde karar kıldım. Çünkü iktidardan HDP’ye uzanan geniş yelpazede pek çok kişinin diline dolanan ‘darbe mekaniği’nin alt yapısına dair bilgilerimizi tazelemek iyi olur diye düşündüm.




Yeniçeri tiplemeleri


TANZİMAT DÖNEMİ
Yeniçeri Ocağı’ndan, Nizam-ı Cedit’ten, Vak’ayı Hayriye’den, Redif-i Asakir-i Mansure-i Muhammediye’den bahsetmeden Tanzimat Dönemi’nden başlamak ne kadar doğru bilemiyorum ama başka çare de yok. Batılılaşma hamleleri kapsamında, 3 Kasım 1839’da ilan edilen Gülhane Hattı-ı Hümayunu ile yapılan düzenlemelerden devletin temel beklentisi giderek artan asker ihtiyacını karşılamaksa, ikincil beklentisi, imparatorluğu oluşturan farklı etnik köken, dil ve dine sahip tebaayı vatandaş olarak eğitip onlara ortak bir kimlik kazandırmaktı. Nitekim fermandaki ‘Vatanın muhafazası için halkın askerlik yapmasının bir hizmet borcu olduğu’ vurgusu bu amaca işaret ediyordu.

Fakat fermanda sözü edilen düzenlemelerin ilk adımı ancak dört yıl sonra atılabildi. Prusya sisteminden esinlenilerek hazırlanan 1843 tarihli Tensikat-ı Celile-i Askeriye kanuna göre ‘muvazzaflık’ (asıl askerlik) 5 yılla, ‘rediflik’ (yedek askerlik) 7 yılla sınırlandı. Sisteme göre her yılın mart ayı başında orduların mevcudunun beşte biri terhis edilecek ve yerlerine kur’a ile yenileri alınacaktı. Ancak nüfus sayımı yapılmadığı için işler öngörüldüğü gitmedi. Bunun üzerine 1846’da kura usulü getirildi. Ancak bu sefer de kanunun istisnalar bölümü çok genişti. İstisnalar arasında Osmanlı sülalesinden gelenler, Bilâd-ı Selâse (Galata, Üsküdar, Eyüp) halkı, Mekke ve Medine’de yaşayanlar, Yemen’deki Arap aşiretleri, gayrimüslimler, ilmiye, kalemiye ve mülkiye sınıfında bazı kişiler, müftüler, şeyhler, cami imamları, hatipler, müezzinler, kayyumlar, ulema sınıfından olanların çocukları, medrese öğrencilerinden kendilerine yapılan imtihanı başarı ile geçenler vardı. Böylece sonuçta sadece garibanlar ‘vatandaşlık’ görevini yapar oldu. Osmanlı Devleti’nin modern anlamdaki bu ilk vatandaşlarının 10’larca yıl süren savaşlarda telef olduklarını hatırlatmaya gerek yok herhalde.


BEDEL-İ ASKERİYE
Fermanlara göre ‘eşit vatandaş’ olan gayrimüslimlerin askere alınmaları konusundaki ilk adım ise 1847’de atıldı ve bir miktar Rum, Bahriye’ye alındı. 1853-1856 Kırım Savaşı sonrasında Avrupa masasında yer alabilmek için 18 Şubat 1856’da ilan edilen Islahat Fermanı arifesinde, konu tekrar gündeme geldi ama modernleşme hamlelerinin mimarlarından Ahmet Cevdet Paşa bile Osmanlı ordularının şimdiye kadar “Ya gaza, ya şahadet, haydi din-i mübin uğruna çocuklar!” nidalarıyla harekete geçirildiğini, gayrimüslimler askere alınırsa her taburda bir imamın yanı sıra papaz da bulundurmak gerektiğini, üstelik tek papazın da yetmeyeceğini, Ortodoks, Katolik, Ermeni, Yakubi, Protestan papazlar isteyeceklerini söyleyerek itiraz etti. Paşa’ya göre orduyu Batıdaki gibi vatan uğruna harekete geçirmek de pek mümkün olmazdı çünkü “bizde vatan deyince askerin aklına köylerindeki meydanlar gelirdi.”

Sonunda gayimüslimlerden alınan (baş, kelle vergisi) cizyenin ‘bedel-i askerî’ şekline dönüştürülmesine ve eşitlik ilkesi uyarınca Müslümanların da isterlerse bedel ödeyerek askerlikten muaf tutulmasına karar verildi. Ancak bu sistem de sorunu çözmedi. Bir kere Müslümanların ödeyeceği bedel (8 bin kuruş) gayrimüslimlerin ödeyeceğinden (5 bin kuruş) fazlaydı, hem de peşin ödemek gerekiyordu. Öte yandan her 180 gayrimüslimden birinin kurayla askere alınması kararlaştırıldığından, bir gayrimüslimin bedelini 180 kişi paylaşarak ödemek zorundaydı. Bu da gayrimüslimlerin daha önce ödedikleri cizyeye yakın bir bedel oluşturuyordu.


GOLTZ PAŞA VE ‘MİLLETİ-İ MÜSELLAHA’
İlk kez 21 Ocak 1864 tarihli Tasvir-i Efkâr gazetesinde boy gösteren ‘asker-millet’ kavramının yaşama geçirilmesi görüldüğü gibi kolay olmuyordu. Ama 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın sebep olduğu büyük subay kayıplarını gidermek için Mekteb-i Harbiye’nin kapılarının halk çocuklarına açılması süreci hızlandırdı. Enver, Mustafa Kemal (Atatürk) veya İsmet (İnönü) gibi halk çocuklarının Harbiye’ye girmesi böyle mümkün oldu. Yani askerlik giderek orta ve alt sınıfların ikbal ve ekmek kapılarından biri haline geliyordu.

Orduyu büyük gözaltına alan, donanmayı Haliç’te çürümeye terk eden, isyan bastırmaya giden birliklere bile silahlarını son anda verecek kadar ‘ordu-septik’ olan II. Abdülhamit’in (1876-1909) askeri uygulamalarına damgasını vuran kişi “yurttaşlar topluluğu bir ordu, her yurttaş bir askerdir” diyerek ‘Millet-i Müselleha’ (Silahlı millet/ordu millet) kavramını formüle eden Baron Colmar Freiherr von der Goltz idi. ‘93 Harbi’nden sonra ordunun acilen modernleştirilmesi gerektiğini gören Abdülhamit’in isteği ve Kayzer II. Wilhelm’in emri ile 1883’te İstanbul’a gelen Goltz (Golç okunur), kısa sürede padişahın güvenini kazanmış, tuğgeneralliğe (paşalığa) yükselerek, Osmanlı Askeri Okullar Genel Müfettişi olmuştu. Abdülhamit 1884’te Goltz Paşa’nın Das Volk in Waffen adlı kitabını Millet-i Müsellaha adıyla Osmanlıcaya çevirtmişti. Goltz Paşa Osmanlı Devleti’nde görev yaptığı askeri teşkilatlanma ve askere alım sisteminden, askeri stratejilerin belirlenmesi, askeri okulların durumu ve ordunun mühimmat ihtiyacına kadar her konuda çalışmalar yaptı. Goltz’a göre savaş kaçınılmazdı, ancak bundan sonraki savaşlar topyekûn savaşlar olacaktı, yani halkın tamamı ordu gibi savaşa katılacaktı. Bu açıdan ordu bir kurum olarak ağırlığını siyasete koyacak, subayların rolü artacaktı.


İTTİHATÇILAR VE ZORUNLU ASKERLİK
Esas misyonu ‘devleti kurtarmak’ olan asker ve sivil bürokrat ittifakının cisimleşmiş hali sayabileceğimiz İttihat ve Terakki’nin itici gücüyle 1908’de Meşrutiyet’in ikinci kez ilanı, ulus-devlet fikrinin belirginleşmesine işaret etti. 1909’daki 31 Mart Olayı’ndan sonra tahttan indirilen II. Abdülhamid’in yerine Veliaht Mehmed Reşad Efendi geldi. 5 Mayıs 1909’da kurulan Hüseyin Hilmi Paşa kabinesinde cemiyetten bakan yoktu ama Hüseyin Hilmi Paşa’nın temmuz ayında kurduğu kabinede Talât Bey Dahiliye Nazırı’ydı. Bu tarihten itibaren hükümet işleri İTC Merkez Komitesi’nin eline geçmeye başladı.

Enver, Goltz Paşa’nın sözleşmesini uzatmayı önerdi. Çünkü ‘millet-i müsellaha’, İttihatçıların projelerinin ana fikrini oluşturuyordu. Tersten bakınca da, İttihat ve Terakki Goltz’un kehanetlerinin gerçekleşmesi anlamına geliyordu. Burada bir parantez açalım. İttihatçıların perde arkasından iktidar olduğu 1909-1913 yılları arasında Sadrazamlık ve Harbiye Nazırlığı yapan Mahmud Şevket Paşa ile 1908-1911 arasında Genelkurmay Başkanı olan Ahmed İzzed Paşa, Goltz Paşa’nın öğrencisiydiler. Mustafa Kemal de 1909’da, Selanik’te kıdemli kolağası (yüzbaşı) iken Goltz Paşa ile bizzat tanışmış, hatta ikili Mustafa Kemal’in yaptığı plan uyarınca Vardar Nehri civarında düzenlenen bir manevraya birlikte katılmışlardı. Mustafa Kemal, Goltz Paşa’dan “Millet-i Müselleha müellifi” ve “büyük âlim, filozof” olarak söz edecekti.

Parantezi kapatıp devam edersek, 7 Ağustos 1909’da çıkarılan kanunla bedel-i askerlik kaldırıldı ve askerlik hanedan ailesi dışında bütün tebaa için zorunluluk haline getirildi. Kanun görüşülürken, bazı Müslüman mebusların, gayrimüslimlerin askere alınması konusundaki tereddütlerini dile getirmeleri üzerine Rum, Ermeni ve Bulgar mebuslar bunu eşitlik adına hararetle savunmuşlar, ama cemaatleri üzerindeki etkilerinin zayıflayacağından korkan kiliseler, özellikle de Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi kanuna karşı çıkmıştı. Ancak gayrimüslimlerin silahaltına alınması yine tam olarak gerçekleşmedi. Gerekçe ordunun mevcudunun zaten yüksek olmasıydı. Ama esas neden, gayrimüslimlerin devlete sadakati konusunda tereddütlerin olmasıydı.


GAYRİMÜSLİM AMELE TABURLARINA
Birinci Dünya Savaşı için ilan edilen seferberlikle birlikte gayrimüslim erkekler ‘Amele Taburları’na alındılar. Bu taburlar adı üstünde, cephede çarpışmak için değil, cephe gerisinde ordunun ihtiyacı olan hizmetleri karşılamak üzere oluşturulmuş silahsız birliklerdi. (Ağırlıklı olarak köylü kadınlardan oluşan ‘kadın amele taburları’, esirlerden oluşturulan ‘üsera taburları’ ve para ödenerek oluşturan taburlar da vardı.) O tarihte ordunun mevcudunun 726 bin olduğu biliniyor, fakat amele taburlarının sayısı ve mevcutları konusunda düzenli bilgiler yok. Tahminler 100 bin civarında ferdin amele taburlarına alındığı yolunda.

Taburlardaki hayatı tahmin etmek zor değil. O yıllarda, düzenli ordunun durumu bile çok kötüyken, adeta köle statüsünde istihdam edilen amele askerlere daha iyi bakılması mümkün değildi. Su, gıda, giyecek, yakacak ve temizlik malzemesi ya son derece sınırlı idi, ya da hiç yoktu. Askerler çoğu zaman üzerlerine atacak bir battaniye bile bulamadan kötü barakalarda, açık havada yatıyorlardı. Kolera, lekeli humma, bitlenme, uyuz, verem, zatürre ve frengi taburlarda kol geziyordu. Hatta frengililerden oluşan özel taburlar bile kurulmuştu.

ABD Büyükelçisi Morgenthau anılarında “Yol işçilerine ve yük hayvanlarına dönüştürülmüşlerdi. Her türlü ordu ihtiyacı onların sırtına yükleniyor ve yük altında sendelerken, Türklerin kırbaç ve süngüleriyle yorgun gövdelerini Kafkas dağlarında sürüklemek zorunda kalıyorlardı...” diyor ve 50-100 kişilik grupların nasıl kurşuna dizildiğini anlatıyordu. Doğal olarak bu taburların mensupları fırsat buldukça kaçıyorlardı.

(Bir de ‘çocuk askerler’ meselesi vardı ki onu şu yazımda anlatmıştım: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/ittihat_terakkinin_ve_kazim_karabekirin_cocuk_askerleri-1196093)



İttihat ve Terakki’nin çocuk askerlerinden bir grup


ASKER KAÇAKLARI SORUNU
‘Asker doğan’ (!) bir halkın askerlikten kaçması fikrini kabul etmek kolay olmadığı için, Osmanlı ordusundan firar edenlerin sadece Hıristiyanlar olduğunu düşünmek eğilimi vardır. Halbuki, Müslüman-Türkler de askerden kaçmışlardır. Üstelik bu oran Birinci Dünya Savaşı yıllarında Avrupa’ya göre çok yüksekti. Avrupa’da seferber edilen orduların yüzde 0,7 ile yüzde 1 kadarını asker kaçakları oluştururken, Osmanlı İmparatorluğu’nda bu oran yüzde 20’lere varıyordu.

Savaş yıllarında Harbiye İkmal Şubesi Müdür Vekili olan Miralay Behiç (Erkin) Bey’e göre askerlikten kaçışın nedenleri şunlardı: “Enver Paşa’nın kanaatince askerin firarı korkudan, benim ve daha birçok arkadaşlarımın kanaatince de eratın birçok yolsuzluklara tahammül edememelerinden ileri gelmekte idi. Bu mesele hakkında ordularımızın komutanlarının fikirlerini sorduk; aynı neticeye vardık. Yâni fena ve az gıda, alışılmayan iklimlere tahammül edememek, fena giyinmek, kadın ihtiyacı, sigara ihtiyacı, ara sıra izin alıp ailesini görememek, siperlerde uzun müddet kalmak vs. Memleketimizin o zamanki perişan hâli bütün bu mahzurları izâle edecek imkânları tahsile müsait değildi.

Firar edemeyen erat arasında intihar edenler ve cinnet getirenler de vardı. Kasten kendini yaralayanlar eksik değildi. Bu sonuncular derhal idam olunuyorlardı. Firarın cezası idam olduğu hâlde, firarın önünü almak mümkün olamamış; bilâkis günden güne artmıştır. Siper hayatından bıkanlar arasında mahsus kabahat işleyerek hapsolunmak ve bu sayede geriye gitmek vak’aları artmıştı. Bunun için bir kanun yapıldı; bu gibilerin hapis cezası dayak cezasına çevrildi. Enver Paşa, firara karşı esaslı tedbir alacak yerde şiddeti artırdı. (…) Firar meselesi öyle bir şekil almıştı ki bugün bir firariyi idam eden manga eratından bazıları ertesi günü kendileri kaçıyorlardı. Yani idam cezası dahi müessir olamıyordu. Bazıları kasten frengi hastalığı alarak askerlikten kurtulmaya teşebbüs ediyorlardı. Nihayet frengili amele taburları teşkiline mecbur olduk. Askerlikten kurtulmak için sun’î hastalıklar, sahte izin vesikaları misilli türlü türlü çarelere başvurulduğu gibi zenginlerin, bazı karakteri zayıf doktorlardan rapor almak, asker alma şubeleriyle anlaşmak gibi suiistimaller günden güne artıyor, bunlarla başa çıkmak bizim için çok müşkül oluyordu…”


Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizlere esir düşen Osmanlı askerleri

Asker kaçakları anlaşılır nedenlerle Milli Mücadele döneminde de büyük sorun olmaya devam etti. Silahaltına çağrılanlar İstanbul Hükümeti’nin fetvasını ve padişahın askerliği kaldırdığına dair fermanını dikkate alarak ya askere gelmiyor ya da şubelerden ve kıtalardan kaçıyorlardı. Kaçarken de kendilerine verilen silah ve cephaneleri beraberinde götürüyorlardı. Elbette köylerine kasabalarına rahatça giremedikleri için de, dağa çıkıyor, yol kesiyor, halkın başına bela oluyorlardı. Ankara, bir ara sayıları yüzbinlere ulaşan asker kaçakları ile baş etmek için İstiklal Mahkemeleri’ni kurdu. Bu mahkemelerde casusluk, bozgunculuk, askerden kaçma, eşkıyalık ve isyan suçlarından yaklaşık 60 bin kişi yargılandı, bunların 40 binine çeşitli cezalar verildi, 1054 idam cezası infaz edildi. Ardından aynen Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi ‘Amele Taburu’ uygulamasını başlattı. Bu sert tedbirler sayesinde halk yavaş yavaş Kuva-yı Seyyare denilen çetelere katılmaya başladı. Ardından düzenli orduya geçildi ve disiplinsizlik azaldı.


CUMHURİYETİN ASKERLİK POLİTİKALARI
Ekim 1923’te faaliyete geçen Harb Akademileri’nde aynen Osmanlı döneminde olduğu gibi Goltz ekolünden gelen Alman subaylar ders veriyordu. Ama sadece Harbiye’de değil, toplumun geneli askerlik mitosunun büyüsüne kapılmış görünüyordu. Örneğin Osmanlı döneminden beri kadın hakları konusunda mücadele eden öğretmen ve yazar Nezihe Muhiddin önderliğindeki hanımlar tarafından 15 Haziran 1923’te Dahiliye Vekaleti’ne sunulan Kadınlar Halk Fırkası’nın kuruluş beyannamesinin 8. maddesinde “kadınların savaş halinde askerlik görevi yapması” öngörülüyordu. Ancak, partinin kuruluşuna rejimin erkek sahipleri izin vermedi. İzin vermeme gerekçelerinden biri bu madde idi. Dahası, gazetelerde günlerce bu talep alay konusu yapılmıştı.

1924 yılı ilkokul programında beden eğitimi dersleri, silahla atış yapmayı da içeren bir çeşit askerliğe hazırlık dersi gibiydi. Kâzım Karabekir Paşa, Şubat 1925’te Maarif Vekaleti bütçesi görüşülürken, “artık milleti müselleha devrinin geldiğini kabul etmek gerekir” dedikten sonra beden eğitimi derslerinin daha ciddiyetle işlenmesini, silahla başarılı atış talimleri yapılmasına önem verilmesini istemişti. Nitekim 1926’dan itibaren tüm okullarda kız ve erkek öğrencilere askerlik dersi verilmeye başlamıştı.

21 Haziran 1927 günü Meclis’te sadece erkekleri yükümlü tutan Askerlik Kanunu çıktı. Bu yıl, aynı zamanda ilk nüfus sayımının yapıldığı yıldı. Elbette bu tesadüf değildi, çünkü asker alımının başarısı, güvenilir bir nüfus sayıma bağlıydı. 1927’deki asker sayısı 1922’deki asker sayısından birazcık daha fazlaydı ki bu rakam 78 bin kişi civarındaydı. Kanun görüşülürken Giresun Milletvekili Hakkı Tarık (Us) Bey bir vesileyle kadınların seçme ve seçilme hakkından yana olduğunu söyleyince, Müdafaayı Milliye Vekili Recep (Peker) “kadınlar Türk vatanıyla bu denli ilgili iseler önce askerlik yapsınlar” diyerek işi yokuşa sürmüştü. Hatırlanacağı üzere daha önce kadınların parti kurmaları “askerlik yaparız” dedikleri için engellenmişti!

1934’te en nihayet kadınların milletvekili seçimlerinde aday olmaları ve oy kullanmaları mümkün olduğunda (bu hakkın elde edilmesinin tarihçesi hakkında şu yazıma bakabilirsiniz: “Nisa taifesi ve Kadınlar Halk Fırkası”, http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/nisa_taifesi_ve_kadinlar_halk_firkasi-1111218) 1935 genel seçimlerinin arifesinde, 27 Şubat 1935 tarihli Cumhuriyet gazetesinde, aday kadınlara ve ikinci seçmenlere yönelik dört soruluk bir anketin cevapları yayınlanmıştı. Sorulardan biri kadınların askerlik yapması konusunda ne düşündükleriydi. Ankete cevap veren doktor, öğretmen, akademisyen, edebiyatçı kadınların çoğunun söze “mebus olmak haddimize düşmez ama olursak...” diye başlaması bir yana, çoğu hanım, Milli Mücadele döneminin ünlü kadın askerleri, Halide Onbaşı, Gördesli Makbule, Binbaşı Emire Ayşe, Çete Ayşe, Adile Hanım, Asker Saime, Küçük Nezahat, Gül Hanım, Fatma Seher Hanım’ı unutmuş, “kadın nerdeee, askerlik nerdeee?” türünden cevaplar vererek Cumhuriyet’in ilanından 11 yıl sonra tanımak zorunda kaldıkları kadınların milletvekili seçme ve seçilme hakkını sindirmeye çalışan erkeklerin gönlünü almıştı. Bu tarihten sonra Mustafa Kemal’in ünlü “Yurtta sulh, cihanda sulh” düsturu, askerliğin aşırı derecede yüceltilmesiyle dengelendi. “Her Türk asker doğar” söyleminin Türk ulus-devletinin kök önermesi olarak tanımlanması, askere biat etmenin kurumsallaşması ve dogma haline getirilmesine hız verildi. Bu iş o kadar başarıyla yerine getirildi ki, askerler demokrasiyi defalarca kesintiye uğrattıkları, böylece toplumun, siyasi sistemin olgunlaşmasını engelledikleri halde, her seferinde ulusun kurtarıcısı olarak algılanmayı başardılar.



VİCDANİ RET KAVRAMI
2000’li yılları sonlarından itibaren benim açımdan ne mutlu ki ordu siyasete müdahale edemez hale geldi ama AKP iktidarının boğuculuğu arttıkça, “ah keşke edebilse” diyenlerin sayısının arttığını görebiliyorum. Son bedelli askerlik kararının orduyu güçsüzleştirerek hem Kürt siyasal hareketinin elini güçlendirmek olduğunu hem de AKP iktidarının deyim yerindeyse ‘köpeksiz köyde sopasız gezmesi’ni sağlayacağını düşünenlerin ‘vicdani ret hakkı’ konusundaki fikrini doğrusu bilemiyorum. Bugün politik, dini ya da felsefi nedenlerden dolayı askerlik hizmeti yapmaktan kaçınmayı ifade eden ‘vicdani ret’ kavramı ile askerlik hizmetinin yerine zorunlu sivil hizmet vermeyi de reddetmeyi ifade eden ‘total’ reddin kökenlerini Avrupa’daki feodal beylere belli bir bedel ödeyerek askerlik görevinden muaf tutulan bazı Hıristiyan tarikatlarının tavırlarında bulanlar var. Feodal rejimin askerlik ya da savaş vergisi dayatmasına ilk karşı çıkış 16. yüzyılda Almanya’da Protestan Wiedetäufer Tarikatı tarafından yapılmış. Tarikat, Katolik kilisesinin kışkırtmasıyla kanlı bir şekilde ezilmiş elbette. 18. yüzyılda İngiltere’de, dinî inançları nedeniyle şiddet kullanmayı, askerlik yapmayı ve vergi vermeyi reddeden Quaker’lar ise gerekçelerinin açıklığı ve tavırlarındaki tutarlılıkla ilk vicdani retçiler olarak adlandırılabilirler.

Modern anlamda ‘vicdani ret’ çıkışı, ilk kez Birinci Dünya Savaşı sırasında İngiltere’de gerçekleşti. Savaşa çağrılan binlerce insan savaşa katılmayı reddettiler, bunlardan üç bini hapse atıldı. Ama bu itirazın kalıcı sonuçları oldu. Britanya 1916’da ‘vicdani ret’ hakkını içtihatları arasına kattı. Onu, 1917’de Danimarka, 1920’de İsveç, 1922’de Hollanda, 1931’de Finlandiya izledi. Vicdani ret hareketi 1968 ve sonrasında Avrupa’yı sarstı, Vietnam Savaşı’ndan sonra da ABD’yi sarstı. Avrupa devletleri ‘vicdani ret’ hakkını 70’lerin ortasından başlayarak tanımaya başladılar. Bugün pek çok ülkede, silahlı hizmet yapmak istemeyen insanlar yine zorunlu olarak ve çoğunlukla askerlikten daha uzun bir süre hastane, okul vb. sosyal birimlerde çok düşük ücretlerle hizmet etmeye zorlanıyorlar. Ancak bu zorlamaya karşı tepkiler giderek artıyor.

Türkiye’deki durum ise hakikaten içler acısı. ‘Her Türk asker doğar’ doktrinizasyonu yüzünden, değil ‘total retçi’ veya ‘vicdani retçi’ olmak, ordu veya askerlik hakkında ufak bir eleştiride bulunmak bile en ağır saldırılarla karşılaşmayı göze almak demek. Nitekim, Osman Murat Ülke, Mehmet Tarhan, Mehmet Bal ve Halil Savda başta olmak üzere vicdani ve total retçilerin uğradıkları baskıları hep birlikte izliyoruz ama sesimizi güçlü biçimde çıkarmıyoruz. Bedelli askerlik için koparılan fırtınanın onda biri, vicdani ret hakkının tanınması için çıkarılsaydı ne güzel olurdu, değil mi?...


Özet Kaynakça: Ahmet Kuyaş, “Osmanlı Türk Modernleşmesi ve Ordunun Siyasetteki Yeri Üzerine”, Cogito, S.19 (1999), s. 259-267; Suat Parlar, Askeri Modernleşme Yoluyla Bayraksız İstila, Bağdat Yayınları, 2007; Eric Jan Zürcher, “Teoride ve Pratikte Osmanlı Zorunlu Askerlik Sistemi,” Savaş, Devrim ve Uluslaşma Türkiye Tarihinde Geçiş Dönemi (1908-1928) içinde, Bilgi Üniversitesi, 2005; Mehmet Hacısalihoğlu, “Ordu-Millet Düşüncesi”, Toplumsal Tarih, S. 164, Ağustos 2007, s. 36-42; Zekeriya Özdemir, “Birinci Dünya Savaşı'nda amele taburları” Gazi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde 2000 yılında kabul edilmiş master tezi; Hasan Ünder, “Millet-i Müsellaha ve Medeni Bilgiler”, Tarih ve Toplum, C. 32, 1999, S. 192, s. 48-56 ; Hasan Ünder, “Goltz, Milleti Müsellaha ve Kemalizmdeki Spartan Ögeler”, Tarih ve Toplum, Cilt: 35, Sayı: 206, Şubat 2001, s. 45-53; Ayşe Gül Altınay, The Myth of the Military-Nation, Palgrave MacMillan, New York, 2004.