Aşksız lunaparklar

Sizi bilmem ama ben çok severim lunaparkları; birkaç dakikalığına da olsa âşıkmışsınız gibi bir his veriyorlar. Balerinin eteklerine oturup bir yükselip bir alçalırken, hızla düşen gondolların içindeyken hani bir şeyler göğsünüzden çıkıp, iç organlarınızı tatlı tatlı yerinden söküyormuş gibi vücudunuza yayılır ya...

Sizi bilmem ama ben çok severim lunaparkları; birkaç dakikalığına da olsa âşıkmışsınız gibi bir his veriyorlar. Balerinin eteklerine oturup bir yükselip bir alçalırken, hızla düşen gondolların içindeyken hani bir şeyler göğsünüzden çıkıp, iç organlarınızı tatlı tatlı yerinden söküyormuş gibi vücudunuza yayılır ya...
Aşk da bana benzer şeyler hissettirir hep, âşık olduğumda süreklilik kazanır lunaparkta olma hali.
Lunaparklardan çıkarken en son komik aynalara giderim. Orada içimi hoplatan duygulardan eser kalmamış, yalnızca biraz yamulmuş görüntüm vardır. Tıpkı aşkın sonunda olduğu gibi...
Geçen pazar nihayet İsrail'de de gittik lunaparka. Daha kapıda şaşırdık iki kez. İlki İsrail'deki hayat koşullarına göre gerçekten de ucuz olmasından. Bilet satan görevli, "Ama bugün lunapark sadece Araplara" deyince de ikinci şaşkınlığı yaşadık. Israr edince bir yerlere telefon edip izin aldıktan sonra 'turist kontenjanından' bizi içeri sokmaya razı oldu. Araplara 'özel gün' yapılması 'olumlu mu olumsuz bir ayrımcılık mı' derken yanıtı buldum: Zorunlu ayrımcılık. Lunaparkı dolduran veletlerin söz dinlemesi ne mümkün. Kemerlerini bağlayacak yerde oyuncakların üzerine çıkıp tehlikeli hareketler yapıyorlar. Bazı yaşıtlarının kendilerini ve başkalarını da öldürerek yaptığı saçma sapan saldırılardaki o iğrenç cüreti, burada kafalarını patlatarak göstermeye çalışıyorlar.
İş o kadarla da kalsa iyi. Oyuncaklar için sıraya girmek asla yok. Sürekli itiş kakış. Umutları ve gelecekleri ellerinden alındığı için bu kadar kaba ve pervasızlar sanırım. Tıpkı İsrail yeniyetmeleri gibi. Onları lunaparkta gözlemleme şansım olmadı ama gazeteler İsrail gençlerinin birbirlerine uyguladıkları şiddetin haberleriyle dolu. Başkalarına saygı gösterme ve sevme yetenekleri de bu diyar gençliğinin elinden uçup gitmiş. Bu yüzden de hiçbir zaman lunaparkta olma duygusunu kalıcı hale çeviremeyecekler...
Mikve...
Bir tartışma var İsrail'de. Bütün bu kavga gürültü kimilerine göre laiklerin dindar kadınlarının hayatına burunlarını sokmaya çalışması;
kimine göre Ortodoks Yahudi kadın olmanın 'zorluklarının' ortaya konularak 'kurtuluşlarının' sağlanmasına yardımcı olmak.
Tartışma bir kadın yönetmenin 'mikve' sorununa el atan bir belgesel yapması ile başladı. Mikve, Yahudi kadınların regl döneminin bitmesinden yedi gün sonra dua ederek yıkanması. Bu 'arınmaya' kadar kadınların kocalarının 'yanına yaklaşması' yasak. İşin zorluğu da bu banyonun evde tek başına yapılamıyor olması. Kadınlar 'arınmak' için mikve denilen kamusal banyolara gitmek ve üstelik bu törende bir denetçinin gözetiminde olmak zorunda.
İşte 'Saflık' filminde bir Yahudi kadın "...kocamla cinsel ilişkiye girebilmem için denetçi, geçmem gereken kapının anahtarlarını tutuyor" diye anlatırken, laikler araya girip 'Gördünüz mü böyle saçmalık mı olur?' edebiyatı yapıyordu. Dindarlar ise kendilerini 'Ama o görevliler kadınlara yardımcı olmak için oradalar, eksik bir şey kalmasın diye. Ne de olsa parmağınızda yüzük bile unutsanız tam paklanmış olmazsınız' diyerek savunuyor. Mikve'ye gündüz gözüyle de gidilmiyor. Filmde bu da işlenmiş. Kadınların gece karanlığında banyolara gitmesi laiklere göre başka bir eziyet, bir aşağılanma ve utanç kaynağı... Dindarlarsa 'Ama kadınların geceleri mikveden dönmelerini bekleyen kocalarının heyecanları her şeye değer' diyor. Aslında her zamanki gibi 'Körler sağırlar birbirini ağırlar' diyaloğu söz konusu. Fakat insanların uygulayarak kendilerini rahat hissettikleri ritüellerden mantık veya başka bir sebep öne sürülerek uzaklaştırmaya çalışmanın kime ne yararı, eğer öylesine inanıyorlarsa
'temizliğin' kime ne zararı var ki?