Barıştan ürkmek

Barışı istemeyenlerin yalnızca savaştan çıkar sağlayanlar olduğunu düşünülür hep. Oysa bazen halklar da istemezler barışı.

Barışı istemeyenlerin yalnızca savaştan çıkar sağlayanlar olduğunu düşünülür hep. Oysa bazen halklar da istemezler barışı.
Savaş, insanlığa atfedilen o kıymetli değerlerin tıpkı kan kaybeder gibi oluk oluk kaybına yol
açsa da, ne yazık ki, bazen halklar için güvenli bir limanmış gibi algılanır. Ne de olsa savaş altında yaşamanın kolaylıkları da vardır, düşünmeyi gerektirmez, ahlaki değerleri sorgulamak lüks kabul edilir.
Ne de olsa her şey mübahtır savaşta. Hele ki, uzun süreden beri savaşılıyorsa, barış yalnızca belirsiz bir gelecek vaadi gibi algılanır.
Ama elbette kolay değildir korktuğunu, ürktüğünü itiraf etmek. Sözüm ona kahramanlık öykülerinin arkasında, ‘bütün dünya bize karşı’ yersiz inancının arkasında, bir yandan barış yapıyormuş gibi gözüküp, bir yandan da o barışı engelleyecek ne kadar şey varsa onlara devam etmenin temelinde her geçen gün çürüdüğünü fark etmemenin arkasında hep bu korku vardır.
İnsanlık tarihinin en korkunç trajedisinin ardından bir mülteci devleti olarak kurulan İsrail dünyanın neresinde olursa olsun, her Yahudi için zulümden kaçılacak bir güvenli bir vatan olma amacındaydı, ama bunu yaparken halksız bir vatan üzerine kurulduğu yalanına kendini inandırdı. Önce o vatan üzerindeki halklarla savaştı, sonra gözünü başka topraklara dikti, ardından düşman bellediklerini yok etmek için her yolu mübah saydı, arkasından düşmanlarının çocuklarına kıymaya başladı, bir sonraki aşamada ‘dost’ bir ülkenin dokuz vatandaşını öldürmekten çekinmedi. Çünkü bu süreç bir kez başlayınca durması mümkün değil.
İsrail’de aile içi şiddetin bu kadar yaygın olması şiddetin meşru bir yol olduğuna inandırılmaktan. Bazı Doğu Yahudilerinin çocuklarının Batı Yahudileri ile aynı okula gitmesinden hoşlanmaması ve okulun bahçesini ortadan ikiye bölmesi, utanç duvarının yapılmış olmasından, İsrail ordusu içinde, terfilere müdahale etmek için sahte doküman üretmek, her ordu mensubunun kendisini her şeyi yapmaya hakkı olduğunu düşünmekten, çünkü savaşlar sırasında yapılan bütün kuralsızlıklara göz yumuldu. İyi de nereye kadar?
Bugünlerde İsrail, yabancı işçilerin 400 çocuğunun kaderini konuşuyor, daha doğrusu onları sınır dışı edip etmemeyi.
İsrail, Filistin üzerinde tam bir sömürgeci ekonomi kurmuştur, Filistin’in ekonomik olarak gelişmesine izin vermez. Ama özellikle İkinci İntifada’dan sonra Filistinli işçilerin İsrail içinde çalışmasına da izin vermedi. Onların yerini yabancı işçiler doldurdu. İsrail açısından, devletin Yahudi karakteri, ama inanç sistemi ve onun değerleri üzerinden değil, ırksal anlamda Yahudi karakteri barış çok ürkütücü olduğu için vazgeçilmez. Yabancı işçilerle ilgili düzenlemeler de bu temeller üzerinde yapıldı. Yabancı işçilerin yalnızca belli bir dönem için çalışması, sonra da ülkeyi terk etmeleri planlandı. Ama insan bu. Öyle olmuyor. Özel iş sözleşmelerinde aile kurmayı engelleyen maddeler olsa da, o işçilerin çocukları oldu. İsrail’de okullara gittiler, İbranice konuşuyorlar, bazıları anne ve babalarının ülkesini görmediler bile. İsrailli oldular sonuçta. Ama şimdi İsrail, o çocukların bir kısmını, çocuk haklarına aykırı olmasına rağmen sınır dışı etmeyi planlıyor. Bunun için kurulan komisyon kriterler belirlemeye çalışıyor. Elbette, İsrail içinde Başbakan Benjamin Netenyahu’nun eşi Sarah’dan, İsrail Devlet Başkanı Şimon Perez’e kadar bu işe karşı çıkanlar var, ama yine de iş dönüp dolaşıp devletin ırksal anlamda Yahudi karakterini korumaya dayanıyor. Özetle İsrail’de bazıları 400 yabancı çocuğun, bebeğin ne kadar İsrail kültürü almış olurlarsa olsunlar, gelecek için bir tehlike oluşturduğunu düşünüyor.
Bu önemli bir dönüm noktası İsrail için. Bu çocukları sınır dışı etmeye karar verirse, yukarıda sorduğum ‘nereye kadar’ sorusunda yeni bir aşamaya geçilecek. O çocuklardan sonra sırada kim olacak, İsrail vatandaşı olduğu halde, Filistinli olanlar mı? Hoş, Lieberman sayesinde o bile tartışılmaya başlandı artık İsrail’de.
İçten içe yıkılıyor İsrail. Barıştan korkan bütün toplumların başına geleceği gibi, her geçen gün oluk oluk kendi değerlerinden kaybediyor.
Dünyanın İsrail’in barış korkusunu yenmesine yardım etme zamanı çoktan geldi de geçti. Ama bunun yolu, İsrail devletinin politikalarına göz yummaktan ya da yarım ağız eleştirmekten, ya da sonuç alınmayacağı belli görüşmelere Filistinlileri zorlamaktan değil, İsrail’in barış korkusunu yenmesi için onu gerçekten gerçekçi bir biçimde cesaretlendirmekten geçiyor.