Çölde gündüz düşleri

Sarı büyük taşlardan yapılmış tarih kokan bir tren istasyonu... Kalkış düdüğü çalarken, pencereden sarkarak tuttukları elin sıcaklığını vardıkları yere taşıyabilenlerin takdir edebilecekleri şirinlikte bir mekân...

Sarı büyük taşlardan yapılmış tarih kokan bir tren istasyonu... Kalkış düdüğü çalarken, pencereden sarkarak tuttukları elin sıcaklığını vardıkları yere taşıyabilenlerin takdir edebilecekleri şirinlikte bir mekân... Rayların yerinde sert çöl rüzgârları esiyor şimdi ama, gözlerinizi birkaç saniye kapatsanız, sanki zaman içinde yolculuğa çıkacak, kendinizi 30 Ekim 1915'te bulacaksınız...
'Saffah' yani kanlı 'Jamal Başa'nın', Ber Şeva'daki istasyonu açmak için Küdüs'ten trene binip geldiği gün... O sırada oğulları yatılı mektepte hem eğitim alıp hem de esir olduğundan korkudan alkış tutan Bedeviler ve istasyon inşaatında çalışan Yahudi işçiler...
'Eyeri kaltak*, şalvarı şarlak, ekmede biçmede yok, yemede ortak Osmanlı' geç kalmıştı buraları hatırlamakta Araplar çoktan söz kesmişti İngilizlerle... Belki biraz da Cemal Paşa'nın özel kalemi Falih Rıfkı Atay'ın 'Zeytindağı' adlı kitabında yazdığı gibi olduğundan: "En güzel yapı Almanların, ikinci güzel yapı yine onların, en büyük yapı Rusların, öteki binalar İngiliz, Fransız, hep başka milletlerin idiYalnız Jandarma bizim idi..."
Gözlerinizi bir kez daha kapasanız sanki yine bir 30 Ekim'e gideceksiniz ama bu kez 1917'ye... Osmanlı'nın bu toprakları kaybettiği güne... Fakat geri döndüğünüzde bugüne, istasyonun biraz ötesinde bir haftadır duran Türk ve İsrail bayraklarının dalgalandığı şehitliği göreceksiniz. Osmanlı kutsal toprakları kaybederken yapılan Ber Şeva savaşında ölen 298 Türk askeri anısına... Ama yine geç kalmış... Çünkü o savaşta ölen Yeni Zelandalılar, İngilizler için anıtlar dikilmiş çoktan...
Atay, bozgundan dönerken, Anadolu'da bir istasyonda gelen geçene "Benim Ahmed'i gördünüz mü?" diye soran bir anaya rastladığını anlatıyor. Yanıtı da veriyor, "Hayır. Hiçbirimiz görmedik. Ahmed'i niye harcadığımızı bir anlatabilsek..."
Ahmed, belki adına anıt dikilen o 298 neferden biri... Onun 'harcanmaktan' kurtulmuş olacağı, ruhunun huzura kavuşacağı günü, anıt açılışında konuşanlardan biri ne güzel tanımladı: "Bu istasyondan trene binenler Şam'a, Bağdat'a, Beyrut'a gidebildiğinde, Ortadoğu'ya barış geldiğinde..."
(*) Kaltak: üzeri meşin, halı gibi şeylerle kaplanmamış olan eyerin tahta bölümü.
Kendi çapımda Arafat...
Allah aşkına elinizi vicdanıza koyup söyleyin; benim Arafat'a benzer bir yanım var mı? Bir kere kel değilim. Hayatta başıma kefiye sarmam, omuzlarıma şal almaya bayılırım o kadar. Alt dudağım yalnızca çok çok özel zamanlarda titrer...
Katı yumurtanın sarısını severim ama Arafat gibi beyazını da ziyan etmem, hele bir oturuşta beş tanesini mideme hiç indirmem. Üniformalar biraz itici gelir; mavi, pembe, kırmızıdır giydiklerim...
Arafat'la tek ortak zevkimiz çizgi film izlemektir herhalde ama spor araba düşkünlüğüm yok. Silahlara bir-iki kere, korka korka, dokunmuşluğum var da, yastığımın altına uyurken yalnızca umutlarımı sıkıştırırım...
Doğrudur, bir kızım var tıpkı onun gibi. Fakat Arafat'taki paranın yüzmilyonda biri ben de olsa, boynumun borcu olanlar sefillik içindeyken Avrupa'larda gezdirmem.
Gördüğünüz resmim hani 'arananlar listesine layık' olduğum imajını veriyorsa da şu yaşıma kadar park cezası bile almadım.
Sinirlendiğimde, yıllarca yanımda olmuş insanlara tokat falan atmam, belki biraz yüksek perdeden sesleniveririm. Tamam, bazı devlet başkanlarıyla el sıkışmışlığım var ama, kimseye, hele ki kendi aşklarıma zinhar ihanet etmedim. Her şeyden önemlisi elimde hiçbir canlının kanı yok.
Fakat heyhat, yine de aynı konuma düştüm onunla... Çalışma vizelerini uzatan İçişleri Bakanlığı grevde olduğundan İsrailli yetkililer Arafat'a söylediklerinin aynısını bana da söylüyor: "Ülkeyi terk etme, geri dönüşünü garanti edemeyiz."