Sinatra, salsa ve dostlar

Pişirdiğim portakallı sütlacı pek bir sevmişti Daniella. Kudüs'ün en şirin mekânlarından biri olan 'Barut' adlı barının mönüsüne sütlacı da almaya karar verdiğinde...

Pişirdiğim portakallı sütlacı pek bir sevmişti Daniella. Kudüs'ün en şirin mekânlarından biri olan 'Barut' adlı barının mönüsüne sütlacı da almaya karar verdiğinde ona Türkiye'den nişasta getirtmiştik.
Kafam bozuk olduğunda soluğu yanında alırdım.
Ne içtiğimi bilir, ben söylemeden önüme koyar sonra hoş sohbete başlardı. Canım balık çektiğinde elinde taze balık yoksa bir koşu yandaki Japon lokantasından getirip hazırlattırırdı. Barut'a gittiğimde bilirdim ki, Daniella'nın yanı sıra dostlarımı da göreceğim.
Bu dostlardan biri de Steve'di. Meslektaşım. Enterans bir biçimde dünyanının çeşitli yerlerinde çalışırken karşılaştığımız, kutsal topraklar da yeniden buluştuğumuz Steve.
O da etrafındakileri güldürmeyi sever, kendi
başına genellikle aşk yüzünden gelen felaketlerle tatlı tatlı 'maytap geçerdi.'
Frank Sinatra'nın özel bir yeri vardır bende. Bir gece onun meşhur şarkısı My Way'i dinlerken hayatım değişmişti radikal bir biçimde. 'Ben kendi yolumu çizdim, pişmanlıklarım, birkaç tane var, hatırlamaya değmez' diyen şarkı...
Salsa dansını da severim beceremesem de. Kudüs salsa topluluğu da, Sinatra'nın adını taşıyan binada toplanırdı, İbrani Üniversitesi'nin kampüsünde. Sinatra, Amerika'daki eğlence dünyasının bağışlarıyla yapılan binaya kendi adı verildiğinde açılış için gelmişti buraya 1978'de.
Hayatında ne salsa yapmış, ne Sinatra'nın sesini takdir etmiş insanlık dışı birisi bir anda bitirdi her şeyi.
Steve, patlamadan kısa bir süre oradaydı, tanık oldukları neşesinden kalıcı bir biçimde çok fazla şey götürmüştü, Daniella'nın kız kardeşi patlamadan sonra artık yaşamıyordu.
Geriye Sinatra'nın hoş sesi, öfke ve çaresizlik kaldı...
Pazar sendromu
Buradaki çok az insanla paylaştığım bir ayrılacılıktı benimkisi. Her güzel şey
gibi sonu geldi...
Sabahın erken saatlerinde İsrailliler, okullarına evlerine gitmek için yola düşürken, ben tembel tembel gözlerimi açıyordum hafta sonuna.
İnsanlar bu diyarda haftanın ilk günü olan pazar sendromunu yaşarken ve yollarda
İstanbul trafiğini aratmayacak bir sıkışıklık varken, uykuma devam edebiliyordum. Bu keyfim dışarıdan gelen korna sesleriyle bozulmuyordu, çünkü buralarda korna çalmak küfür sayılıyor...
Gerçi bugünlerde evimin dibinde metro inşaatı var ama, yine de ayrıcalıktı işte. Sakin sakin alışveriş yapmak, sinemanın kapısından geçebilmek gibi lükslerimi de pazar günleri yerine getirebiliyordum.
Türkiye'de annemin şefkatli kollarında bir-iki hafta geçirdikten sonra geri döndüğümde pazar günü ayrıcalığım da sona erecek muhtemelen. Cuma öğleden sonra başlayan ve cumartesi akşamı biten hafta sonu tatili
İsrailliler için pazar gününü de kapsayacak biçimde genişletilecek çünkü... Artık pazar günleri de her yer tıklım tıklım olacak,
park sorunu artacak
İsrail Maliye Bakanı'nın dediği gibi 120 kişilik İsrail parlamentosunda 120 fraksiyon varken, inanılmaz olan gerçekleşti ve soldan sağa, dindarından laiklerine bütün partiler pazar günü tatilinde anlaştı. Ama yine de benim için küçük bir umut var, İsrailli arkadaşlarıma bakılırsa. Onlar, 'Burada bütün partiler bir konuda anlaştıysa, üzerindeki anlaştıkları konu hayata geçmeyecektir' fikrini savunuyor.
Göreceğiz.