scorecardresearch.com

Misak-ı Milli nedir, ne değildir?

Misak-ı Milli'nin kapsadığı etnik gruplar ve çizdiği sınırlar konusundaki belirsizliği Cumhuriyet tarihi boyunca milliyetçi ve İslamcı ideologların çok işine yaradı.
Misak-ı Milli nedir, ne değildir?

Ulusalcı ve İslamcıların zihniyet haritasında çok önemli bir yere sahip olan ‘Misak-ı Milli’ meselesi, Abdullah Öcalan’ın 21 Mart 2013 tarihli Newroz konuşmasında da karşımıza çıktı. Birkaç gündür, herkes kendine göre bir ‘Misak-ı Milli’ tarifi yapıyor. Ben de kendi bakış açımı sizlerle paylaşmak istedim.

Resmi tarihe göre, orijinal adıyla Ahd-ı Milli Beyannamesi son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nın gündemine 28 Ocak 1920 tarihli ‘gizli’ oturumda gelmişti. Ancak Meclis-i Mebusan’da o tarihte gizli ya da açık bir oturum yapılmadığı bugün biliniyor. Anlaşılan, mebusların gayri resmi bir toplantısı söz konusuydu. 17 Şubat 1920 tarihli oturumda Misak-ı Milli Beyannamesi’nin mebuslara onaylatılması için harekete geçilmişti. Ancak ilk ağızda, konuyu görüşmeye açmak için yeterli imza toplanamadı. Bunun üzerine Edirne Milletvekili Mehmet Şeref (Aykut) Bey inisiyatifi ele aldı, belgeyi kürsüden ateşli bir biçimde okumaya başladı. Sonunda oturumda bulunan mebuslarca (sayı bilinmiyor) belge alkışlar arasında kabul edildi.

Misak-ı Milli 2 Mart 1920’de ‘yabancı parlamentolara ve basına’ sunuldu, çünkü Misak-ı Milli, Osmanlı İmparatorluğu’nu köşeye sıkıştırmaya çalışan İtilaf Devletleri’ne sunulmuş bir çeşit ‘Barış Programı’ idi. Ancak bu barış çağrısı İtilaf Devletleri’nce dikkate alınmayacak ve İtilaf Devletleri, 16 Mart 1920’de İstanbul’u ‘resmen’ işgal edecekti. İşgalin ardından son kez 18 Mart’ta toplanan Meclis işgal güçleri tarafından basılacak, 11 Nisan 1920’de ise padişah tarafından kapatılacaktı.
1907’de oluşturulan harita mı?
Misak-ı Milli metnini kimin hazırladığı konusundaki iddialar da çeşitli. Mustafa Kemal’in sınıf, askerlik ve siyaset arkadaşı Ali Fuad Cebesoy’a göre, Mustafa Kemal ‘Misak-ı Milli haritasını’ daha 1907’de oluşturmuş, zamanı geldiğinde de bunu uygulamıştı. Mustafa Kemal’in yeminli düşmanı Dr. Rıza Nur veya sadık adamı Yunus Nadi (Abalıoğlu) ve bizzat Mustafa Kemal’in kendisine göre ise Misak-ı Milli fikirleri ilk olarak 23 Temmuz 1919’da toplanan Erzurum Kongresi’nde benimsenmiş, 4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresi ile tüm ülkeyi kapsar hale gelmişti.

Mustafa Kemal’le birlikte 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkanlardan biri olan Hüsrev Gerede’ye göre metin, Mustafa Kemal’in daha önce talimat verdiği şekilde Felah-ı Vatan Grubu mensubu bir grup mebus tarafından hazırlanmıştı. (Meclis-i Mebusan’daki Milli Mücadele yanlısı 70-80 mebusun oluşturduğu gruba, Mustafa Kemal ‘Müdafaa-i Hukuk’ adının takılmasını istemiş ama grubun adı, Vahdettin’in Meclis’i açan mektubunda geçen bir ifadeden dolayı ‘Felah-ı Vatan’ yani ‘Vatanın Kurtuluşu’ olmuştu. Mustafa Kemal de bu duruma çok kızmıştı.)

Meclis-i Mebusan’ın başkanvekillerinden Hüseyin Kâzım Bey metni kendisinin hazırladığını ileri sürmüştü. Milli Mücadele hakkında çalışma yapan Alman araştırmacı Gotthard Jaeschke’ye göre ise Misak-ı Milli beyannamesinin ilk müsveddeleri, 30 Aralık 1919’da Mustafa Kemal tarafından kaleme alınmıştı, ancak ortaya çıkan metin, Mustafa Kemal’in kalemine uymayacak kadar muğlak ve karışıktı. Sonuç olarak metni kimin yazdığı, kimin ne zaman tadil ettiği konusunda uzmanlar uzlaşamadı. 

Misak-ı Milli’nin maddeleri
Elimizdeki kopyalar da çok yıpranmış, bozulmuş olduğundan bazı sözcüklerin okunmasında (örneğin Birinci Madde’deki ‘ırken’ kelimesinin ‘irfanen’ veya ‘örfen’ olduğunu iddia edenler var) sorunlar olmakla birlikte metin sadeleştirilmiş dille aşağı yukarı şöyleydi:

Birinci Madde: Osmanlı İmparatorluğu’nun münhasıran Arap çoğunluğunun yaşadığı ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Mütarekesi’nin yapılması sırasında düşman ordularının işgali altında kalan kısımlarının geleceği, halkının serbestçe bildirecekleri oylara göre belirlenmek gerekeceğinden adı geçen antlaşmanın içinde din, ırk ve amaç bakımından birleşmiş ve birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duygularıyla dolu ırk hukuku ve sosyal haklarıyla çevre şartlarına bütünüyle saygılı Osmanlı-İslam çoğunluğunun oturduğu kısımların hepsi gerçekten veya hükme bağlı olarak hiçbir sebeple parçalanamaz bir bütündür.

İkinci Madde: Ahalisi ilk serbest kaldıklarında kendi istekleriyle anavatana katılmış bulunan Elviye-i Selase (=Üç Liva: Kars, Ardahan, Batum) için istenirse tekrar halkoyuna başvurmayı kabul ederiz.

Üçüncü Madde: Türkiye sulhuna bağlanan Batı Trakya’nın hukuki durumunun tespiti de oturanların tam bir hürriyetle bildirecekleri oylara bağlı kalarak yapılmalıdır.

Dördüncü Madde: İslam halifeliğinin, Osmanlı saltanat ve hükümetinin merkezi olan İstanbul şehriyle Marmara Denizi’nin güvenliği her türlü zarardan korunmuş olmalıdır. Bu esas saklı kalmak şartıyla Akdeniz ve Karadeniz boğazlarının dünya ticaret ve ulaştırmasına açılması hakkında bizimle öteki bütün ilgili devletlerin ortaklaşa verecekleri karar geçerlidir.

Beşinci Madde: İtilaf Devletleri ile hasımları ve bazı ortakları arasında kararlaştırılan anlaşma esaslarına göre azınlıkların, komşu ülkelerdeki Müslüman halklarla aynı haklardan faydalanmaları tarafımızdan teyit ve temin edilecektir.

Altıncı Madde: Milli ve ekonomik gelişmelerimizi sağlamak ve devlet işlerini çağdaş bir yönetimle işlerimizi yürütebilmemiz için her devlet gibi bizim de tam bağımsızlığa ve özgürlüğe ihtiyacımız vardır. Bu, yaşam ve varlığımızın temelidir. Bu yüzden siyaset, adalet, maliye alanları ile öteki alanlarda gelişmemize engel olan bağların karşısındayız. Ortaya çıkacak devlet borçlarımızın ödeme şartları da bu esasa aykırı olmayacaktır. 

Belirsizlikler
Birinci Madde’de yer alan ‘sözü edilen mütareke hattı dahilinde ve haricinde’ ifadesindeki ‘haricinde’ sözcüğü yakın tarihe kadar resmi ve yarı resmi nitelikli yayınlarda sansürlenmişti. Çünkü bu şeklini esas alınca, milli sınırlarımızın nereden geçtiği, hangi toprakları içerip hangilerini içermediği tartışması manasız bir hale geliyor, böylece şimdi birilerini pek heyecanlandıran toprak iddiaları meşruiyetini yitiriyor ve Misak-ı Milli belgesi basit bir propaganda metnine dönüşüyordu. Gerçi beyannameyi kabul eden mebusların kafalarından geçenin Mondros Mütarekesi’yle çizilen sınırların içi olduğu bellidir ancak Genelkurmay Başkanlığı yayınlarından olan ‘Türk İstiklal Harbi Tarihi’ adlı eserin ‘Mondros Mütarekesi ve Tatbikatı’ adlı 1. cildinde yer alan resmi bir haritaya göre İskenderun, Miyadin ve Musul Türkiye sınırları içinde iken Antakya ve Kerkük’ün sınır dışında gösterilmesi o günkü sınır ile bugün bazılarımızın kafasındaki sınırın farklı olduğunu gösteriyordu. 

Türk Magna Carta’sı mı?
İngiliz tarihçi Arnold J. Toynbee, 1922’de yayımladığı ‘The Western Question in Greece and Turkey’ adlı eserinde Misak-ı Milli’nin önemi üzerinde uzun uzun durmuştu. Kitapta andın Fransızca ve İngilizce metinlerini verdikten sonra parantez içine büyük harflerle “Osmanlı İmparatorluğu öldü! Yaşasın Türkiye!” sloganını eklemişti. Bu slogan, Toynbee ve bir dizi yabancı tarihçinin Misak-ı Milli’yi Kemalistlerin Batı’nın ulusçuluk fikrini tamamen benimsemesinin belgesi olarak görmesi fikriyle ilintiliydi.

Misak-ı Milli için yabancı yazarlar tarafından kullanılan başka adlar da var. Bunlar ‘Declaration of Independence’, ‘The Bill of Rights’, ‘Türk Magna Carta’sı’, ‘Social Contract’ gibi, Avrupa ve ABD tarihinden kopya edilmiş kavramlardır. Ahmet Ağaoğlu’na göre ise Misak-ı Milli, 1789 Fransız İnsan Hakları Bildirgesi ve 1215 Magna Carta’dan daha önemliydi! Yerli yazarların bir başka özelliği ise Misak-ı Milli’yi ‘kutsallık’ ve ‘değişmezlik’ kavramlarıyla birlikte ele almalarıydı.

Halbuki Misak-ı Milli’nin Kemalistler tarafından ele alınış şekli, zamana ve mekâna göre değişmiştir. Örneğin, TBMM’nin 23 Nisan 1920 Cuma günü öğleden sonra 13.45’te yapılan ilk oturumunda en yaşlı üye sıfatıyla açış konuşmasını yapan Sinop Milletvekili Şeref Bey’in nutkunda veya bu töreni anlatan 24 Nisan tarihli yarı resmi Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin haberinde Misak-ı Milli’nin adı geçmemiştir. Misak-ı Milli’ye ilk doğrudan atıf 9 Mayıs 1920 tarihli oturumda okunup onaylanan İcra Heyetinin Programı’nda olmuştur. 

TBMM’de onaylandı mı?
Resmi tarihe göre TBMM’nin 18 Temmuz 1920 tarihli oturumunda Misak-ı Milli’ye bağlılık andı içilmiştir. Halbuki tarihçi Nejat Kaymaz’a göre böyle bir olay olmamış, sadece Osmanlı devletinin sonunu getirecek olan Sevr Antlaşması’nın kotarıldığı San Remo Konferansı dolayısıyla iman tazeleme gereği duyulmuş, 6 Temmuz 1920 tarihli oturumda “Makam-ı Hilafet ve Saltanat’ın ve vatan ve milletin istihlas ve istiklalinden başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi” şeklinde bir kısa metin kaleme alınmıştır.

10 Temmuz günü metin oylanmıştır. Kâtibin adını okuduğu mebus sayısı 311 olup, oturuma katılan ve metni onaylayan üye sayısı 144’tür. Bu mebuslar arasında Mustafa Kemal yoktur. İlk gün bulunmayan 166 milletvekilinin adı beş gün sonraki (15 Temmuz) oturumda tekrar okunmuş, bu sefer Mustafa Kemal’in de aralarında bulunduğu 34 üye daha yemine imza vermiştir. Böylece sayı 178’e ulaşmıştır.

Sonuç olarak bu yemin 28 Ocak 1920’de son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’nda onaylanan Misak-ı Milli metni üzerine yapılmış değildir. Aynı metin olmadığı gibi, yemin töreni sırasında Misak-ı Milli belgesine atıfta bile bulunulmamıştır. 

Keşke yazmasaydınız!
Bundan sonra, Mustafa Kemal ve dönemin önde gelen siyasi liderleri sık sık Misak-ı Milli’ye olumlu ya da olumsuz atıfta bulunmuşlardır. Olumsuz atıflardan en önemlisi, Kasım 1922’de Lozan’a gidecek delegasyonun Mustafa Kemal’in arzuları doğrultusunda oluşturulmasına eleştiri getiren muhaliflerden İzmit Milletvekili Sırrı Bey’in Misak-ı Milli Beyannamesi’ni bizzat kaleme alanlardan biri olduğunu söylemesi üzerine Mustafa Kemal’in “Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belalar koydunuz!” demesidir.

Ancak yine de İsmet Paşa, Lozan’a Misak-ı Milli’ye göre hazırlanmış 14 maddeli bir talimatname ile gitmişti. Gitmişti ama Lozan’da Lord Curzon, Misak-ı Milli’nin çelişkilerini öylesine etkili eleştirmiştir ki İsmet Paşa bir daha Misak-ı Milli’nin adını anmamıştır.

Misak-ı Milli uygulandı mı?
Birinci Madde’ye giren Reis İbn Hani’den başlayarak Harim, Müslimiye, Meskene, sonra Fırat yolu, Der Zor, Çöl, nihayet Musul Vilayeti güney sınırına uzandığı düşünülen Suriye sınırı Fransa ile Ankara hükümeti arasında imzalanan 15 Ekim 1921 İtilafnamesi ile çözülmüş, ancak o günlerde adı Sancak olan Hatay dışarıda bırakılmıştı. Bu eksik parça ancak 1939’da geri kazanıldı. Buna karşılık Süleymaniye, Kerkük ve Musul livaları bir dizi diplomatik hatadan sonra 5 Haziran 1926’da kesin olarak kaybedildi.

İkinci Madde’nin konusu olan Elviye-i Selase’den Kars ve Ardahan 1917’de çarlığın yerine geçen Sovyet hükümeti ile 3 Mart 1918 günü imzalanan Brest-Litovsk Barış Anlaşması’yla Osmanlı devletine geri verilmişti. Ancak bölge Kazım Karabekir Paşa tarafından askeri zaferle kazanıldığı için maddede belirtilen serbest oylamaya gerek görülmedi. Batum ise hem Kızılordu ile çarpışmak göze alınmadığından hem de Sovyetler’den gelecek maddi ve askeri yardımın hatırına Sovyet Rusya’nın siyasi hinterlandında olan Gürcistan’a bırakıldı. Böylece Misak-ı Milli ihlal edildi.

Üçüncü Madde’ye göre Batı Trakya’nın hukuki durumu bölgede oturanların oylarıyla tayin edilecekti. Ancak Türkiye’nin halkoylaması isteğine İtilaf Devletleri ile Yugoslavya ve Romanya karşı çıktı ve oylama yapılmadı. Batı Trakya Türklerinin kaderlerine terk edilmesiyle madde ihlal edildi.

Dördüncü Madde, 1 Kasım 1922’de Saltanat’ın kaldırılması, 13 Ekim 1923’te Ankara’nın başkent ilan edilmesi ve 3 Mart 1924’te Hilafet’in ilgasıyla ihlal edildi.

Beşinci Madde’de azınlıklara mütekabiliyet esasına göre bazı haklar tanınması meselesinden bahsediliyordu. Bu konuda yapılanlar ve yapılmayanlar ayrı bir yazı konusu.

Altıncı Madde “Mali ve iktisadi gelişmemizi engellememe kaydı ile borçların ödenmesi kabul edilir” diyordu. Lozan’da Düyun-u Umumiye İdaresi kaldırıldı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun borçları ayrılan ülkelere paylaştırıldı. Bunu 37 yılda ödemeyi kabul eden Türkiye, 1929 Büyük Buhranı gibi ağır krizlere rağmen borcunu 1954’te (Lozan’ın öngördüğünden dört yıl önce) kapattı. Altıncı Madde’nin ihlal edilip edilmediğini takdirlerinize bırakıyorum.

Sonuç olarak Misak-ı Milli’nin kapsadığı etnik gruplar ve çizdiği sınırlar konusundaki belirsizliği Cumhuriyet tarihi boyunca milliyetçi ve İslamcı ideologların çok işine yaradı. Bazen dört kıtaya yayılmış bir imparatorluktan sonra Anadolu’nun küçük coğrafyasına sıkışmayı kendine yediremeyen kesimlerin yayılmacı yorumlarına zemin oluşturdu. Bazen Hilafet’in ve Saltanat’ın geri getirilmesi, İstanbul’un yeniden başkent yapılması taleplerine dayanak yapıldı. Şimdi de Birgün yazarı Nuray Mert’in veciz ifadesiyle ‘Türk-Kürt Megalo İdeası’nın dayanaklarından biri olmaya aday. Yukarıdaki hikâye, bu dayanağın zaafları hakkında bir fikir verebilmiştir umudundayım.

Özet Kaynakça: Nejat Kaymaz, “T.B.M.M’nde Misâk-ı Millî’ye Bağlılık Andı İçilmesi Konusu-1, II, II, II, Tarih ve Toplum, S.19-23, 1985; Ahmet Ağaoğlu, “Millî Misâk’ın Tarihî Kıymeti”, Ülkü Seçmeler, C.I, S.I, 1933; Hasan Dilan, Mehmet Şeref Aykut ve İzmir'de İlk Fikir Hareketleri, Türk Kütüphaneciler Derneği Edirne Şubesi Yayınları, 1996; Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri; TBMM Kültür ve Sanat Yayınları, 1992; A.Nezihi Turan, Millî Misâk’ın 70. Yılı, Milli Kültür, S. 69, Şubat 1990; Ali Fuad Cebesoy, 1907'de Misâk-ı Millî, Yayına Hazırlayan: Faruk Sükan, Cemal Kutay, Acar Matbaacılık Yayınları, 1989; Seda Altuğ, “Misak-ı Milli: ‘Sınırlar’ı zorlayan tartışmalar”, Toplumsal Tarih, S. 118, s.50-53.

http://www.radikal.com.tr/112641211264124

YORUMLAR
(4 Yorum Yapıldı)
Tüm Yorumları Gör

YORUMA BAĞLI SAÇMALIĞI - BARIŞ NEFERİ

Ne oldu yani Kurani Kerimmi bu herkes kendine göre yorumlasın hiç mantıklı bir yazı değil ortada sadece bir mantık var gizlenen belgeler ve yıllarca insanlara dayatmayla yada kandırmacayla gösterilen pembe tablonun artık diğer renklerininde oldunun ortaya çıkmaya başlaması olay sadece bu yoruma göre değişme gibi bir saçmalık yok o kararların o antlaşmaların sadece kendilerince insanlara göstermek istediklerini göstermişler gerisini saklayıp haksızlıklar idamlar soykırımlar üzerine sahte bir cennet yaratılmış hepsi bu.

misak-i milli uygulandı mı? - ilhamol

Sayın Ayşe Hür Elviye-i Selase Kars Ardahan Batum için serbest oylamaya gerek görülmedi ifadeniz doğru değil. Plebisit yapıldı. Kars Ardahan'da kahir ekseriyetle Batum'da % 50 yi aşarak Osmanlı'ya katılma kararı alındı. Sadece erkeklerin oy kullanması mümkündü.Batum'da oylama sırasında Müslüman köylerin Muhtarları 40 yıl öncesine ait ve 40 yıl sakladıkları muhtarlık mühürlerini ağlayarak ortaya çıkardılar. Ancak yapılan plebisite milletler arası gözlemci bulunmadığı dolayısıyla itiraz edilmektedir. Bu konuda Cenubi Şarkı Kafkasya Hükümeti tarihi ile ilgili incelemelerde detaylı bilgi verilmektedir.

Sorgulayan Tarih - kimmil

Misak-ı Milli sadece sınırdan ibaret değilmiş, birileri şu okularda öğretilen tarihin; dilini, içeriğini ve felsefesini değitrmesinin zamanı geldi. Sorgulayan bir tarihe ihtiyacımız var. Her geçen gün biraz daha elzem olmakta sorgulayan tarih bakış açısı.

İyi de! - ayhan fahri

Hem ideal, hem de pratik olarak, bir kimseye ?tarihçi? denilmesi için, onun tam tarafsızlıkla konulara yaklaşma kabiliyetinde olması, ilk aranan özellik olmalıdır. Günümüzde her şey , ama her şey, politika ile bağlantılı olarak değerlendirildiği ve gerçekler saptırıldığı için, tarafsızlık denilen nesnenin herkesin altından kalkabileceği bir husus olmadığı biliniyor. Aslında ?tarafsızlık? kavramın tarifinin, kendi siyasal tutumlarına göre veya kendi okuyucu kitlesinin beklentilerine göre kişiden kişiye göre değişip yozlaştığı yadsınamaz bir gerçek. Sayın Ayşe Hür?ü bu bakış açısı altında, önceki yazılarını da okuduğumuzda, erdemli bir hareketle kendisinin koyu bir CHP?li olduğunu ve 27 Mayıs gibi bir darbeyi desteklediğini saklamadığını görüyoruz. Ancak, siyasal eğiliminiz ne olursa olsun, demokrasinin, parlamenter sistemin ayaklar altına alınmasını bir tarihçi nasıl kabul edebilir? Zamanın geçerli Anayasa?sının çiğnenmesini, seçimle değil, halkın kendi silahının kendisine doğrultulmasıyla bir vesayetler rejiminin başlatılmış olmasını nasıl normal görebilir? Bu darbe neticesinde, darbeyi yapanları emniyete alan ve onlara parlamento üstü haklar sağlayan, buna karşın onları devlete, halka karşı yükümlülükten yoksun bırakan, üstelik tehditle kabul ettirilen bir anayasayı, ?özgürlük? olarak nasıl tanımlayabilir? Dolayısıyla yazarın bu günkü yazısının ?Misak-ı Milli uygulandı mı?? başlıklı bölümünün sonunda ima ettiklerini kuşku ile karşılamamız kaçınılmaz!