'En beyin tüketici iş ev işidir'

'Gezgin Parçalar I ve II' adlı iki ayrı sergiyle karşımıza gelen ressam Fatma Tülin, 'Bir yığın beyin tüketici iş var. En kötülerinden biri, ev işidir. Bu yüzden kadının evin koruyucusu olduğu toplumlarda, kadının yaratıcılığı azalır. Hayal kurma erkeğe düşer' diyor
'En beyin tüketici iş ev işidir'

Fatma Tülin, ?Ben o kadar özgür bir insan oldum ki kadın olmaktan kısıtlamalara maruz kaldığımı düşünmedim? diyor.

‘Gezgin Parçalar I’, Nişantaşı 44A’da başladı. Ayın 11’inde ‘Gezgin Parçalar II’, CAM Galeri Nişantaşı şubesinde açılacak. Gezgin parçalar, gezerek birbirlerini bulmaya, yakalamaya çalışacaklar. Bir bütün olmayı deneyecek ama tekliklerinden de ödün vermek istemeyecekler. Bu kesin. Fatma Tülin Öztürk’le 1970’lerin sonundan bugüne üretiminin ortak çekirdeğinin ne olduğunu, kadın sanatçı olma halini ve hallerini, tıpkı gezdirdiği parçalar gibi hep tek ve kendisi olmaya çalışmasındaki ısrarını konuştuk...
İki serginde de, ‘Gezgin Parçalar I ve II’de, bütünü oluşturmak ya da oluşturmamak üzere bir araya getirilmiş parçalar var. Parça ve bütün ilişkisinde amacın izleyiciyi daha iyi ağırlamak mı?
İzleyiciyi çok düşündüğümü söyleyemem. Somut bir anlamda izleyiciyi düşünerek çalışmıyorum. Söz ettiğim şeyler, ilgilendiğim konular zaman ve mekân dışı konular.
Zaman ve mekân dışı nedir? Güncel olanın ve gündelik’in dışı mıdır?
Belirli bir yer, belirli bir zaman, belirli bir dönem, belirli bir gündem... Bunların dışında olan konular beni ilgilendiriyor. Bu da neden? İnsana ait olan, 1352’de ya da 2010’daki herhangi bir insan topluluğunda, insana ait bir takım paydalar vardır. Bunlardan biri ve belki de en önemlisi zaman kavramıdır. Her bilinç, her dönem zaman meselesiyle sorunludur. Bilinci varlık olarak söylüyorum.
O zaman zeitgeist dışı bir şeye mi inanıyorsun ve zamanın ruhuna inanmıyor musun? Onu yansıtma gerekliliğine...
Yaptığınız işi söyleyiş biçiminizi etkiler zamanın ruhu... Bilincin zamanla sorununun bir parçasıdır bu. Dolayısıyla zeitgeist diye bir şey var. Yaşadığımız dönemin söyleyiş biçimimizi belirlediği kesin. Bundan etkilenmemek mümkün değil. Ama insana ait, bazı değişmeyen sorunlar var. Zaman ve mekan ötesi dediğim şeyler bu sorunlar. İnsanın, zamanın geçmesiyle ilgili bir problemi, ölümle ilgili bir problemi vardır. Ölüm her bilincin sorunudur. Ölümlü olmak...
Türkiye resminde senin çağdaşlarına baktığımız zaman kısa süreler içinde büyük kırılmalar görüyoruz. Hem biçim hem içeriğin hızla değiştiğini...  Bambaşka konulara ve üsluplara geçtiklerini... Sen öyle değilsin. Büyük bir takıntın var. 1980’lerden beri ne ürettiğine baktığında aynı şeyi yaptığını bile söyleyebilir kaba bir göz.
İnsan birbirinden çok farklı şeyler yapmaz ve bu tek bir kişide mümkün olamaz. Ancak yaptığı şeyi aşmaya, daha iyi söymeye çalışır. Bendeki devamlılık o. Ben yaptığım işi tekrar etmeyi değil, daha etkili bir biçimde söylemeye çalıştım her zaman. Ama sonuçta ortadaki söz aynı tabii. Çünkü benim bir takıntım, sıkıntım, saplantım diyelim, bir meselem var. Onun etrafında ben bu işi yapıyorum. Bir gün aklıma esip iş yapmam. Filanca falanca beni ilgilendirmez. Beni, kendi meselem olabilecek şeyler ilgilendiriyor. Mekan ve zaman dışı derken de ilk resimlerime ve bugünkü resimlerime baktığım zaman aslında şu ortaktır; bütün resimlerimde çevre yoktur. Hepsi bağlam dışıdır. İnsan gövdesi de olsa, ben soyut, tanımsız bir mekana oturturum resmettiğim şeyi. Bu çok büyük bir devamlılık.
İlk resimlerime baktığımda, sebzeler, meyveler tek tek ele aldığım nesnelerin hepsi tanımsız bir boşlukta durur. Oysa her şey aslında bir mekan içinde tanımlanır. Bir insana baktığın zaman koltukta oturur. Kadraj içine aldığımız o nesnenin etrafını görürürüz... Ben etrafı tanımlamıyorum. Bunu istemem. Benim için o tanımsız boşluk.Uzayı da tanımlayabildiğimiz kadar tanımlıyoruz. Somut olarak ucunu bucağını bilemiyoruz. İlk bakışta bir şeyin içindeyiz. Ama aslında çok geniş bir bakış açısıyla düşünürsek hepimiz tanımsız bir boşluktayız. Yıldızlar, dünya, uzay evet tanımı var ama belirli bir kadraja aldık diye niye tanımlayalım çevremizi? Ortak çekirdek dediğim şey budur. 1970’lerin sonundan bugüne kadar gelen, 30, 35 yıllık bir mesele. Değişik ifade biçimlerinde farklılık aradığım dönemlerde bile onu görürsün. O hiç değişmez.
Buna mekândan vazgeçme diyelim. Sen bu belirsizlikle uğraşırken biz henüz alışmamıştık o tanımsız boşluğa. Hayatımızdaki ekranlar çoğaldıkça tanımsız boşluğa alıştığımızı düşünüyorum. Hatta ekran koruyucularla, duvar kâğıtlarıyla onu süslediğimizi, iyice evcilleştirdiğimizi... Ona son birkaç yıldır iyi alıştığımızı...
Zeitgeist budur işte. Zamanın ruhunun sinmesi ister istemez benim resmime... Yoksa şimdi geçerli olan şöyle bir şey yapmak ve ben de öyle bir şey yapacağım, bu başka bir şey. Gerçekten zeitgeist bilinçdışı bir şey gibi, içindesindir, elinde olmadan seni etkiler. Ekran diyorsun bütün bu birleşik parçalar, boşluk meseleleri, çoğaltmalar... Bu sergide istediğin gibi parçaların yerini değiştiriyorsun. Bütün mesele zaten farkında olmadan zamanın ruhundan görsel olarak bilinç ve zihinsel olarak etkilenmem. Onun dışında kalmak imkansız geliyor bana.
Peki şimdi de 1970’lerin sonundan bugüne üreten bir kadın sanatçı olma halini sormak istiyorum. Bu söyleşi 8 Mart’ta çıkacak. Kadın sanatçı erkek sanatçı ayrımına inanıyor musun? Kadın sanatçıların kendilerine ait bir farklılıkları olduğunu düşünüyor musun?
Şart değil. Bazen erkek sanatçı mı, kadın sanatçı mı, bunu göremeyebilirsin. Bazılarında da görebilirsin. Mutlaka bir şart olduğunu düşünmüyorum. Erkek sanatçının yaptığından erkek olduğunu anlarsın. Kadın sanatçının yaptığından kadın olduğunu anlarsın. Mutlaka bir fark vardır ama bu fark, sanat üretiminde görülecek diye bir kural yoktur.
Kendi adına peki? Seni bir erkek sanatçıdan ayıran görünür bir özelliğin olduğunu düşünüyor musun?
Başkalarına sorabilirim. Benim bunu söylemem çok zor. Ama mesela birkaç sefer böyle bir şeyle karşılaştığımı hatırlıyorum, beni gördükleri zaman yani beni tanımayan kişilerin, ben bu işleri bir erkeğin yaptığını düşünmüştüm, dediklerini... Onlar için erkeğin yaptığı resim ne demekti? Onun tarifi neydi bilmiyorum. Bana kalırsa kadın meselesine angaje bir sanatçıysan sözünü söylersin ama sözünü söylemek için sanat yapman şart değil. Konu olarak söylemek kolay değil.
Yaratıcılık sürecinin insanın kendi cinsiyetiyle ilgili olduğunu düşünmüyor musun? Yaratıcılık cinsimizle, cinselliğimizle alakalı bir şey değil mi? Mesela senin o ortak çekirdek dediğin mekandan vazgeçebilmen, hiçlikle barışık olman... Ancak bir kadın bu kadar barışık olur gibi geliyor bana boşlukla. Yani sürüklenmek istemez, bağlar atmak ister erkek sanatçılar...
Bu belli bir bakış açısının, sınırlayıcı bir yorumu. Ama ben, benim kadın ya da erkek olmamdan çok yapımın, karakterimin özelliği olarak bakıyorum belki de. Özgürlüğe düşkünlüğüm, sınırları sevmemem, bakış açımın genişliği gibi daha çok yapımla bağlantılı şeylerden dolayı böyle bir resim yaptığımı düşünüyorum. Ve bir kadın olarak bunları yapıyorum. Kendi resmime bakıp kadın olduğum için bu böyle demem, bu tür kesin cümleler kurmak kendi işimle ilgili ve de süreçle ilgili çok doğru gelmiyor bana açıkcası, Yaratıcılık kadına ait bir şey mi? Yoo, erkeğe de ait bir şey.
Ama öyle deme, geleneksel sanat tarihi içinde o kadar erkeğe özgü olarak tarif edildi ki yaratıcılık... Yaratıcı erkek ressam dahi sanatçı mitinden az mağdur olmadı kadın sanatçılar zaman içinde.
Ayşegül, bütün bunlar çok net benim kafamda. Bahsettiğin tamamen toplumun dayattğı bir şeydir. Toplumun kadına biçtiği rolün bir sonucudur. Her toplumda kadın, evden ve çocuktan sorumludur. Biliyor musun ki çocuk ve ev işi kadar yaratıcılığın tersi bir şey yok hayatta? Belki buna çok insan ters bakabilir ama benim fikrim bu. Ev işi, çocuk demeyeyim hadi, insanın beynini yok eden hayatta başka hiçbir şey yoktur. Bir yığın beyin tüketici iş var. En kötülerinden biri, ev işidir. Bu yüzden kadının evin koruyucusu olduğu toplumlarda, kadının yaratıcılığı azalır. Hayal kurma erkeğe düşer. Çünkü o, evin içine hapsolmuş değildir. Bugün akşam ne pişecek, öğlen ne yenecek gibi saçma sapan işlerle uğraşmak zorunda değildir. Daha özgür bir beyin. Beyin yapısı doğuştan özgür değil, özgürleşiyor. Her toplumda o toplumun her kesimindeki kadın, maddi imkanı en yüksekten düşüğe her kadın, erkeğe göre eviyle daha çok ilgilenmek zorundadır. Ne kadar delege etse de insanlara kadın erkekten daha fazla evden sorumludur. Yaratıcılığı çok alan bir şeydir bu.
Bu yüzden mi çocuk yapmadın?
Yani hayır, o kadar bilinçli bir şey değil ama öyle bir istek duymadım açıkcası. Çocuğum olsa bu kadar yıl, bu kadar verimli olamazdım. Herhalde olamazdım. Benim bir de mükemmeliyetçi bir tarafım var. Bir şeyi yarım yapmayı sevmem. Birinden biri yarım kalırdı. Öte yandan böyle bir zorunluluk olduğunu da düşünmüyorum. Bir kadını tarif eden şey çocuk değildir. Ama bize bu veriliyor. Bir kadın evlenir ve çocuk doğurur. Her insan, kadın ya da erkek, hiçbir fark olmadan kendi adına hayatta bir şey üretmelidir ve ekonomik olarak bağımsız olmalıdır. Bir kadına ve erkeğe verilmesi gereken şey budur. Çocuk yapın evlenin değil. Bir şey üretmek ve ekonomik olarak bağımsız olmak.
1970’lerin sonundan beri saplantılı bir şekilde üretim yaptığını konuşuyoruz. Birtakım bedeller ödediğini düşünmüyor musun bir kadın olarak? Seninle başlayan Hale Arpacıoğlu gibi devam etmeyen kadın sanatçılar var.
Bir yığın vazgeçen erkek de oldu. Bence bizim toplumun sanata bakışı yüzünden vazgeçtiler. Sanatın, hayatın içinde önemli bir yer tutmamasından. Toplum, çoğunlukla sanat yapanları küçümseyen bir toplum. 1980’lere kadar büsbütün böyleydi. Sanatçı olmak çok zordu. Doktor, avukat, mimar, her meslekte olduğu gibi sanatta da kadın sanatçı olmak çok zor bir şey. Ben o kadar başıma buyruk, özgür bir insan oldum ki hiçbir zaman kadın olmaktan kısıtlamalara maruz kaldığımı düşünmedim. Ama şimdi geriye dönüp baktığım zaman aslında fark etmiyormuşum ama ayrımcılığa uğramışım. Üstelik ben bir tek kadın olarak değil, akademili olmadığım için de ayrımcılığa uğradım. Zor durumu düşünebiliyor musun? Güzel sanatlar akademisinden, hiçbir gruba ve kliğe ait olmadığım için... Sanatçılar, grup içinde hareket ederler oysa Türkiye’de. Ben hiç grup içinde hareket etmedim. Akademiden de olmadım. Tek başıma oldum her zaman.
Bir şey daha ekleyleceğim; bütün bunların yanı sıra kültür dünyasında çok belirleyici birinin (Enis Batur) de eşi olmaktan ötürü ayrımcılığa uğrayıp uğramadığını?
Ben geç bir tarihte 1996’larda evlendim. O tarihe kadar 20 kişisel sergi açmıştım. Ve sanatçı olarak bir adım olmuştu çoktan. Yine de zaman zaman her şeyi erkeğe mal eden bir toplumda olmaktan dolayı, geçmişimi yok sayıp bir başkasına yapıştırmalarından çekindiğim olmuştur. Neyse ki artık kapsamlı bir retrospektif kitabım var. Bu bir kanıttır.
‘Modern ve Ötesi’ sergisinde yoktun. Bu konuda sıkıntı duydun mu?
Ben bu tür şeyleri önemsemiyorum. O kadar yaptığım işin gücüne inanıyorum ki... Yalnız duran bir insanım. Bu tür yerlerde, gruplarda dışta bırakıldığım olmuştur. Bunun benim çok önemsediğim bir şey olduğunu sana söyleyemem. Esas mesele benim yaptığım iştir. Benden geçiyorsa, ben ona tamam diyorsam, yaptığım iş tamamdır. Hiçbir zaman benden geçmeyeni sergilemem. Fil gibi çalışırım. Öyle büyük bir enerjim var hala. Çok çalışıyorum. Sınırsız çalışıyorum. Başka hiçbir şey yapmak istemiyorum hayatta. Hiç istemedim. Ölene kadar çalışabilirim bir tuvalin önünde. Hiç o enerjim azalmıyor.
Sergi yapmaya nasıl karar veriyorsun?
Ancak yeni bir şey söyleyeceksem sergi açmayı seviyorum. Bu sergide olduğu gibi...
Sergideki kâğıt üzerine guvajlar bana hiç olmadığın kadar kişisel geldiler.
Böyle bazen kendine bir not alırsın, onu da bir tek sen anlarsın, onlar benim için öyle işler. Hemen hemen hepsini Paris’te yaptım.