'Venedik Bienali için iyi bütçe şart'

Venedik Bienali Türkiye Pavyonu'nun küratörlüğünü üstlenen Başak Şenova, 'Bazı ülkelerin bütçesinin milyon avro'lar olduğunu biliyorum. Dolayısıyla karşılaştırma yapıldığı zaman Türkiye Pavyonu'nun bütçesi gerçekten şaka gibi kalıyor. Türkiye'de sponsor olabilecek kurumların sanat danışmanları Venedik Bienali'ni yeterince önemsemiyor' diyor
'Venedik Bienali için iyi bütçe şart'

Kadir Has İletişim Tasarımı Bölümü?nde öğretim üyesi olan Başak Şenova?ya göre Türkiye?de üretilen sanatla ilgili Avrupa?da çok olumlu algı var.

Bu kez Türkiye Pavyonu, dünyanın en eski bienali sergisi Venedik Bienali’nde, Arsenale’de Lapses diyecek. Türkiye, Türkçede karşılığı olmayan bir kavramdan ve bu imkansızlıktan hareketle Banu Cennetoğlu ve Ahmet Öğüt’ün işleriyle temsil edilecek. Küratör Başak Şenova, bu sergiyle üç kitaba da proje dahilinde imza atmış. Üç kitaptan birinin editörü Lübnan’lı film teorisyeni, İstanbul’da öğretmenlik yapan Celal Toufic. Toufic’in kitabı özellikle tasavvuf, Şamanizm, İbn-i Arabi felsefesi gibi çok derin bilgi gerektiren ama post-new age kültürü tarafından dere tepe kullanılan konulara değiniyor. Doğu felsefesine dair Ortadoğu ülkelerinde farklı okunabilecek kavramlarla ilgili iddialı kanaatlere sahip makalelere yer veriyor.
Bir çağdaş sanat sergisinin kitapları, serginin konusu çevirisi İngilizceye na mümkün Lapses olsa dahi, biraz İbn-i Arabi felsefesi, biraz çevirisi İngilizceye na! mümkün nazar kavramı, biraz Deleuze, biraz tasavvuf, biraz kent ve elbette olmazsa olmaz kentsel dönüşüm meselesini içerirse, o içerik sadece bir süsten, şıklıktan ibaret olmaz mı? Okumak değil de sadece atlamaktan başka çare kalmaz mı okura? Bir çağdaş sanat sergisi söz konusu olduğunda aslında okur söz konusu değil midir? Söz konusu olan sadece izleyici yani izleyen midir? İşte bu sorular lapses sergisi dahilinde ve haricinde, insana, fena halde ‘pürüz’ çıkarıyor.

Latincesi Lapsus, İngilizcesi Lapses bir anlamda sürç-i lisan değil mi? Sergi için Türkçe bir isim yerine İngilizce bir başlık seçtin. Bu kavramın Türkçede tam karşılığı olmamasının sergiye nasıl boyut kattığını düşünüyorsun?
‘Lapse’ uzun süredir üzerine düşündüğüm bir kavramdı. Benden, Venedik Bienali, Türkiye Pavyonu önerisi istendiği zaman, ilk defa bu düşüncelerim kağıda döküldü. 2008 yılında Akbank Sanat’ta yaptığım ‘Kayıtsız’ sergisine bakıldığında, geliştirdiğim kavramsal çerçevenin temelini oluşturan kavramları tespit etmek mümkün. ‘Lapse’ kelimesi İngilizcede çok sayıda fiile ve isme denk geliyor, yine de Türkçede kesin karşılığı yok. Bu tür boşluklar ve anlam zenginliklerden hareketle, bu proje, araştırma alanını hayatlarımızın şu andaki durumu üzerinden açımlıyor. Örneğin  İngilizcedeki ‘lapse’ sözcüğünün tanımları arasında ‘geçici hata’, ‘süreklilikte anlık duraksama’, ‘olaylar arasındaki geçiş süresi’, kesinti, atlama, sekerek ilerlemeyi gösteren kavramlar var. Ayrıca, ‘hata’ ve ‘pürüz’ anlamına da geliyor. Bu noktada bu atlamaların ‘hata’ ile olan ilişkisi başka okumalara da ışık tutuyor. ‘Lapses’ projesinin başlığı ise Türkçeye “*” olarak çevrildi. 

Bu yıldızlı çeviri Banu Cennetoğlu ve Ahmet Öğüt’ün işlerini nasıl besliyor peki?
Hem Banu Cennetoğlu hem de Ahmet Öğüt, daha önce ürettikleri işlerden hareketle, yeni işler ürettiler. İki sanatçı da uzun süreye yayılmış araştırmaya dayanan projelerinde ‘atlamalar’ buluyor ve işliyorlar. Ahmet Öğüt, yakın tarihte kritik bir olaya mekan olmuş, bilinçaltımızda çağrışımları olan, harabeye dönüşmüş yapıların izini sürüyor. ‘İnfilak Etmiş Şehir’, her bir yapının orijinal mimari özelliklerine dayanarak inşa edilmiş maketlerinden oluşan bir kent. İş, izleyicinin zihninde Borges’in çatallı yollarındaki ya da Calvino’nun hayali kent betimlemelerindeki kurgulara benzer açılımlar bulabilir. Banu Cennetoğlu’nun fotoğrafları, farklı coğrafyalara ait olmakla beraber kurgusal anlatılara açık. İş, yüzlerce fotoğrafın öznel kategoriler altında sınıflandırıldığı performatif bir ‘sipariş kataloğu’ olarak sunuluyor. Cennetoğlu, Bienal süresince izleyiciye sipariş kataloğundaki fotoğrafları internetten ücretsiz indirme olanağı tanıyacak. Bu süreç, sanat yapıtı ve fotoğrafın belleğin kalıntıları biçiminde dağılımının sorgulanmasına da işaret ediyor. 

Venedik Bienali’ni takip etmiş misindir? Dünyanın en eski bienaliyle ilgili fikrin nedir?
Projenin üzerine inşa edildiği ‘bellek’, ‘zaman’, ‘mekan algısı’, ‘atlama’ gibi birçok kavramın, hem Venedik şehrinin, hem de Bienal’in tarihsel serüveniyle birebir örtüştüğünü düşünüyorum. Örneğin: 1895’te başlayan bienalin II. Dünya Savaşı ve faşizmin çöküşü sırasında kesintiye uğradığı zamana dair hikayeler ya da 1976’dan 1978’e ertelenen bienalin hikayesi, 1999’dan sonra bienal mekanları olarak kullanılan Arsenale’deki tarihi mekanlar Artiglierie, Isolotto, Tese’nin barındırdığı hikayeler gibi.

Venedik Bienali Türkiye Pavyonu bugüne kadar pavyonlara verilen ödüllerden kazanamadı... Yerli medya hariç dikkat çekemedi... Bunun nedeni üzerine hiç düşündün mü?
Ödüller üzerine daha önce uzun uzadıya hiç düşünmemiştim. Kriterleri konusunda çok bilgim yok. 2001’den bu yana Venedik Bienali kapsamındaki Türkiye sergilerinin hemen hepsini gördüm. Özellikle Hüseyin Çağlayan ve Hüseyin Alptekin’in projelerinin, iyi sergiler olduklarını ve bu kadar az bütçe ve desteğe rağmen iyi kotarıldığını düşünüyorum. Kaldı ki ikisi üzerine de yazılmış yazılar hatırlıyorum. Benim gözlemlediğim kadarıyla, Türkiye’de üretilen sanat üzerine Avrupa’da çok olumlu bir algı ve takdir var. Dolayısıyla, bu Venedik Bienali için de geçerli olmalı diye düşünüyorum. Her sergi için koşullar hep farklı olmuş, biz geçen seferkinin yarısından bile az bir bütçeyle çalışıyoruz. Ancak İKSV’nin edindiği tecrübe açısından daha avantajlı bir prodüksiyon planımız var. 

Sonuçta iyi bir sergi yapmak iyi bir bütçeyle mi olur? Bu kez Türkiye pavyonunun ulusundan başka sponsoru yok... Bu sergi hazırlama sürecine nasıl yansıdı?
Şimdi parayla ilgili söyleyebileceğim üç saptama olabilir: Birincisi, bazı ülkelerin bütçesinin milyon avrolar olduğunu, aracı olan galerilerin inanılmaz paralar kazandıklarını biliyorum. Dolayısıyla karşılaştırma yapıldığı zaman Türkiye Pavyonu’nun bütçesi gerçekten şaka gibi kalıyor. Birinci saptama, Türkiye’deki durum ne olursa olsun, Türkiye Pavyonu’na daha geniş bir açıdan, Venedik Bienali’ne katılan diğer ülke pavyonlarının koşullarını ve durumlarını değerlendirerek bakmak gerektiği. İkinci saptama, sponsorlarla ilgili. İKSV elinden geleni yaptı; çeşitli kurumlarla görüşmeler gerçekleştirdi. Bu kurumlar/kuruluşlar aslında başka projeleri, krize rağmen desteklemeye devam ediyor. Bu bize şunu anlatıyor: Görüştükleri kurumların sanat danışmanları Venedik Bienali’ni yeterince önemsemiyor ya da Venedik Bienali’ndeki Türkiye Pavyonu’nun onlara diğer projeler kadar geri dönüşü olacağına inanmıyor. Üçüncü saptama ise her sanat girişiminde olduğu gibi bu projede de parasız, az parayla, ya da dostluk ilişkileriyle alınan desteğin, insan gücünün yeterince takdir edilmemesi ve bu şekilde çalışmanın yerleşmiş bir çalışma anlayışına dönüşmesi tehlikesi. Venedik Bienali için iyi bir bütçe şart. Yapım süreci Türkiye’de yapacağınız herhangi bir sergi gibi işlemiyor. Bütçenin bu kadar kısıtlı olması, üretim sürecini sıkıntıya sokuyor ve yapabileceklerinizi sınırlandırıyor. 

52. Venedik Bienali’nin Türkiye pavyonu için seçilen sanatçı Aydan Mürtezaoğlu’nun Hrant Dink’in öldürülmesiyle birlikte herhangi bir sergide Türkiye’yi temsil etme durumuna itiraz etmesinin önemli bir protesto ve tarihi bir eylem olduğunu düşünüyorum. Türkiye pavyonunun küratörü olarak ulus kavramı sence bu tip büyük sergilerde ne kadar işin içine giriyor?
Aydan Mürtezaoğlu, işlerini takip ettiğim, takdir ettiğim, çalıştığım ve çok saygı duyduğum bir sanatçı. Tepkisi önemliydi ve samimi bir kararla geri çekildiğine inanıyorum. Söz ettiğin türde bir temsiliyetten ve temsiliyetin beraberinde getirdiği yükten kurtulmanın hiçbir yolu yok, özellikle de Venedik söz konusu olduğunda... Türkiye’de yaşayan ve üreten bir küratör olarak yurtdışına her adım attığımda haklı haksız bir çok sebeple karşıma çıkarılan ‘temsiliyet’ konusuyla uğraşmak zorunda kalıyorum. Yurtdışında yaşamış olduğum dönemde bu konu çok daha fazla zihnimi yoruyordu. Düşündüklerimin, hissettiklerimin, yaşadıklarımın sonucunda, bu konudan kaçış olabileceğine inanmıyorum. Ancak sanat üretiminin ‘network’ler üzerinden dolaşıma giren konular ve bağlantılarla beslendiği, farklı coğrafyalarda gerçekleşen, çok uluslu, büyük ölçekli sergilerle geldiği bu noktada, Venedik Bienali, ulusları tek başlarına algılamakla sınırlı olmayan örnekleri de içeriyor. Bu nedenle projenin kavramsal çerçevesinin bu tuzağa düşmeyecek açılımları olduğuna, sanatçıların ise yerel konuları işlerken dahi evrensel durumlara işaret ettiklerine inanıyorum. 

Lapses’a dönersek... Lapses o kadar genel bir başlık ki içine her şey rahat rahat sığabilir... Üç kitap da yaptın sergiyle ilgili... Kitaplar, urbanizm ve spekülasyondan -Park Otel’in hikayesi-tut İbn-i Arabi’ye, teolojiye kadar geniş tematik çerçeveye sahipler... Kitapların sergiye yaptıkları vurguyu konuşalım mı biraz?
Evet, çok geniş bir kavram. Üstelik, daha önce bir çok yapıta ve sanat formuna konu olmuş bir kavram. Bu kavram üzerine çalışırken, araştırma iki yola doğru çatallandı: Birincisi ‘atlamaları tespit etmek’, ikincisi ise ‘atlamaları/dalgıları/boşlukları deneyimlemek’. Tam bu noktada Jalal Toufic’in ‘Lapses’ adlı makalesini keşfettim ve Jalal’le kafamı açan birçok toplantı sonrasında bizi besleyecek ilk kitabın (2. Cilt) editörlüğünü yapmasını istedim ve o da kabul etti. Böylece Paul Virillio’dan William Chittcik’e kadar bu kavramın deneyimlenmesi üzerine yazıp çizen düşünürler bize kaynaklık etmiş oldu. Bu kitabın çeviri aşamasında Doç.Dr. Çetin Sarıkartal’a ve Dr. Özgün Baykal’a danıştık. 3. Cilt’te dört farklı proje, kavramsal çerçeve dahilinde tartışmaya açmayı hedefledi. Kitapta Ceren Oykut’un ‘Park Otel’ projesi, Daniel Garcia Andujar’ın ‘Postkapital’ projesi, RSG’nin ‘Kriegspiel’ projesi Yane Calovski’nin  ‘Ana Plan’ projesi ve benim sanatçılarla ya da küratörlerle yaptığım kısa söyleşiler yer alıyor. Bu cildin en büyük özelliği, üzerinde çalıştığımız kavramın ne kadar geniş olduğunu kanıtlaması. Zaten, Daniel Garcia Andujar ile çalışmaya başladıktan kısa süre sonra, bizim kitaptaki projesi Katalan Pavyonu’na seçildi. Son çalıştığımız kitap ise 1. Cilt idi. Projenin kataloğu işlevi görmesinin yanı sıra kavramsal çerçeve, yapıtlar ve süreç hakkında notlar içeriyor. Kitaplar, Venedik Bienali’nde pavyon dışında teşhir edilecek, sergi için ön koşul değil.