Asıl 'kazanan' onlar...

Ne kadar kirlenmiş olsa da, doping denilen illetin elinde çırpınsa da, kravatlılar oyunun ruhunu bozsa da olimpiyat halkalarının saygınlığını başka hikâyeler koruyor
Asıl 'kazanan' onlar...

Göksu Üçtaş

Yağız atlar kişnedi, meşin kırbaç şakladı. Ve olimpiyat bir başladı pir başladı. Yaralı spor bilincimiz için bundan daha iyi tedavi olamazdı. Kesin olan şu: Her şey bir yana olimpiyatlar bir yana. Bunu izlemeyeceksek hiçbir şey izlemeyelim. Duymuşsunuzdur, olimpiyattan tek kare izlemeyenin kendisine sporsever demesi yönetmeliklerle yasaklanmış durumda!

Tamam, hepimizin gözü büyük yıldızlarda. İlk günden şok yaşayan Phelps’i, havuzun yeni süperstar’ı Lochte’yi, Missy Franklin’i, tabii ki haftaya başlayacak atletizmin neo-starlarını, ‘Hacı Usain Bolt Efendi’yi, kendisine karşı şirk koşan Yohan Blake’i, muhteşem Trinesh Dibaba’yı, başarıdan başarıya koşan Çin Mahallesi’ni, ev sahipliği kontenjanından Britanyalıları ve önümüze çıkan her şampiyonu... Sadece bunlar da değil. En çok da ‘Bizimkileri’, aynı mahallenin çocuklarını... Voleybolcuların Brezilya maçını sakin sakin izleyen bizden değildir. Olimpiyat’ın ekipler amiri Caner Eler bütün hafta yazdı işte. Seçin, beğenin, izleyin. Kaydedin, yeniden izleyin. Hatta bir DVD’ye basın, size Süper Lig, 3 Temmuz süreci, transferler, fikstür diyenin eline tutuşturun. Olimpiyat varken sadece olimpiyat konuşulur diyerek...

Ama işte sadece ‘kazananlardan’, madalyalardan ibaret değil Olimpiyat. Ne kadar kirlenmiş olsa da, binbir kulis kumpasın ağına düşse de, doping denen illetin pençesinde çırpınsa da, kravatlılar ve purolular oyunun ruhunu bozsa da, o olimpiyat halkalarının saygınlığını başka hikâyeler koruyor. Tarihi şöyle üstünkörü taradığınızda bile altınlar kadar onlar da öne çıkar. 1936’da Nazilere inat tarih yazarak altınları toplayan Jesse Owens kadar, ondan yana tavır koyan Alman Lutz Long’dur olimpiyat. Üç altın madalyasının gücüyle Prag Baharı’nda tanklara direnen Emile Zatopek’tir. ’64 ve ’68 Olimpiyat Oyunları’nda kazandıkları kadar kişisel yaşamındaki dramlarıyla da anılan Vera Caslavska’dır. 1992’de Derek Redmond’ın babasının omzunda seke seke bitirdiği andır.

Daha binlercesi vardır bu hikayelerin. Sadece Beijing 2008’den bile Phelps’ler, Bolt’lar kalmıyor akılda. 2008’de herkes Şimşek Usain’e bakarken, 200 metre finalinde gümüş madalyasını hak etmediğini düşünüp, rakibi Martini’ye gönderen Shawn Crawford mu dersiniz, tek bacakla aslanlar gibi kulaç atan Natalie Du Toit mu? 41 yaşında beşinci olimpiyatına katılan Dana Torres mi? Elinde kaybettiği eşinin fotoğrafıyla, gözyaşlarıyla şampiyon olan Mathias Steiner mi? Kanseri yenip olimpiyat altınına ulaşan Marteen van der Weijden mi?

Sözün özü şu: Tabii ki en büyük yıldızların üstünde olacak gözümüz. Ama insanın yüreğine dokunan, olimpiyata ruhunu veren, kazanmanın her şey olmadığını anlatan insan hikâyeleri de bu keyfin en büyük parçası. Onları unutmayın.

İşgal altında spor
“Etrafta askerler varken, şiddet her yerde kol gezerken onlar koşuyordu” diyor iki Filistinli atletin antrenörü Ebu Marahil. Hazırlanmak için Katar’a, Ürdün’e, Mısır’a gitmek zorunda kalmışlar. Gazze’de baskı altında çalışıp didinmiş iki atlet onlar. Çalışmak zor, koşmak zor, antrenman zor. Kurşunlar arasından sıyrılıp gelmişler Londra’ya. Filistinli iki atlet, Baha El-Farra 400 metre erkeklerde, Woroud Sawalha kadınlar 800 metrede yarışacak. Benzer bir hikâye Afganistan’da da var. Tahmina Kohistani isimli genç bir kadın Afganistan için koşacak. Kadınların toplumsal hayattan neredeyse men edildiği bir coğrafyadan, büyük baskıları yenerek gelmiş Londra’ya. 100 metrede yarışacak Kohistani. “Final koşamam” diyor, ama “Her gün intihar bombacılarının patladığı bir coğrafyadan bir kadın olarak gelmek önemli” diyor. Haksız mı?

Bayraksız ama yürekli

Guor Marial Güney Sudanlı. Sudan’daki felaketten kaçan bir göçmen. Ama koşmayı seviyor. Hem de uzun koşmayı, maratonu. O kadar seviyor ki, olimpiyata katılımdaki en zor barajlardan biri olan Maraton A Barajı’nı geçiyor. Ama işte ülkesi Güney Sudan, Uluslararası Olimpiyat Komitesi tarafından tanınmıyor. “Sudan için koş” diyorlar. O da ailesini katleden bir ülke için koşmayacağını söylüyor. Bir avukat buluyor Marial. Başarısını bir bayrağa indirgeyenlerle mücadele ediyor ve kazanıyor. Şimdi bayraksız Marial ama olimpik. Olimpiyat ruhunun temsilcisi o. Maraton koşacak. Güney Sudan için, hepimiz için.

İnancın gözü kördür
Im Dong-Hyun Güney Koreli bir genç. İki gözü de yüzde yirmi görebiliyor. Bizim normal mesafeden görebildiğimiz şeyleri 10 kat yakından ancak algılayabiliyor. Ama işte içine olimpiyat ruhu kaçmış. O bir okçuluk efsanesi artık. Üç gün önce, 27 Temmuz’da dünya rekoru kırdı Dong-Hyun. Evet okçulukta. Yani görmenin, odaklanmanın sporun en önemli parçası olduğu bir sporda. 2004’te de, 2008’de de olimpiyat şampiyonu o. Azmin altını onlar.

Hep denedi hep yenildi Britanya’nın tek bir kürek efsanesi vardır: Beş kez olimpiyat altını almış Steve Redgrave. Boşa değil, meşaleyi taşıyan son emekli sporcu oydu açılış töreninde. Ama biri daha var. Onun kadar başarılı değil ama onun kadar inatçı. Katherine Granger 37 yaşında. Tam üç kez üst üste olimpiyat altınını kaçırdı. Oysa dünya şampiyonalarında boşu yok. Kariyeri altınlarla dolu. Ama olimpiyat olmuyor, olmuyor bir türlü. Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Yetmedi master ve doktora yaptı. Adli Tıp uzmanı, seri katiller üzerine tezleri var. Ama olimpiyat altını yok. Bu sefer sahne kendi ülkesinde. Bu sefer olsun istiyor bütün Ada. “Madalyanın rengini hayal etmek istemiyorum artık. Mücadele etmeliyim, çalışmalıyım. Çalışırsam olacak” diyor sadece. Onca kariyerinde tek eksik için kürek çekecek. Kazanmak için bundan güzel zaman olur mu?

Bir daha yürüyemezsin denilen cimnastikçi
Futbol ekonomistlerinin son verilerinden biri: Dünyada nüfusun futbola ilgi oranı açısından en yüksek oran İrlanda’da. İrlanda’nın yüzde 65’i futbolu tribünden izliyor. Ama onun yolu başka. Kieran Beha’nın gönlünü futbol değil cimnastik çeldi. Ama 10 yaşındayken geçirdiği bir ameliyattan sonra tekerlekli sandalyeye mahkûm oluyor. Bir daha yürümeyecek zannediliyor. Ama işte azmin elinden kurtulmak zor. İnat ediyor ve dönüyor cimnastiğe. Ama şansızlık yakasını bırakmıyor ve bir antrenmanda kafa üstü düşüyor. Beyin hasarı ve yeniden tekerlekli sandalye. Üç yıl geçiyor. Gene ‘yürüyemezsin’ diyorlar. Gene ‘olmaz’ diyorlar. Ama oluyor. O şimdi olimpiyatta. Yürüyemezsin diyenler ekran başında onlarla heyecanlanıyor.

Deprem de yıkamaz umutları Cumhuriyet tarihinin olimpiyatlara katılan ilk cimnastikçisi Göksü Üçtaş. 1908’de yine Londra’da yer alan Osmanlı Rumu Aleko Munos’tan beri en büyük başarı bu. Gaziantep’ten minnacıkken Bolu’ya, cimnastik okuluna gidiyor Göksü. Ailesi de kızlarının peşinden gidiyor. Ama deprem Düzce’yi vururken felaketin ucu onlara da değiyor. Kızları yatılı okulda antrenmandayken, aile onu çadırdan destekliyor. Çalışıyorlar, didiniyorlar ve olimpik barajı geçiyorlar. Göksü dün elendi. Ama tarih yazmasına engel değil bu.