Başlayan sizin şovunuz, biz futbolumuzu geri istiyoruz!

Geçenlerde yaşasaydı 65 yaşında olurdu diye andığımız Freddie Mercury'nin dertlendiği gibi ille de 'Show must go on' mu yani? Bence karşı çıkmalıyız.

Susan Sontag, ‘Fotoğraf Üzerine’ (Agora Kitaplığı, 2008) kitabında fotoğraf üzerine düşünmeye davet eder bizi. Her fotoğrafın ne kadar gerçek, ne kadar kurgu olduğunu sorgular. ‘O an’ı yakalayıp, ölümsüzleştirdik mi, yoksa sıkıştırıp öldürdük mü? Mutsuzluktan kan ağlarken yalan bir gülümsemeyle verilen pozlar tarihe hangi izi bıraktı? Bununla da kalmaz, devamında da önemli sorular sorar. Okumaktan giderek uzaklaşan ve her şeyi görselleştiren bir dünyada fotoğraf, bir şeyleri anlamanın ve anlatmanın kestirme yolu mu? Yoksa bugünlerde web sitelerinde galeri haline getirilen yaşamlar gibi, üzerimize boca edilip duyarsızlaştırma aracı mı?
Önceki gün bu sayfalarda nefis bir fotoğraf ve başlık vardı: Karede kulüp başkanları yan yana. Sezon içinde birbirinin yakasına yapışmış Sadri Şener’le Nihat Özdemir el pençe divan. Her şeyin kara kutusu gibi duran İlhan Cavcav arkada, kareye girmeye çalışan diğer başkanlar ve önde açıklamayı yapan Yıldırım Demirören. Başlık da cuk oturmuş: “Biz Ettik Siz Etmeyin.” Alın size tarihi bir fotoğraf. 

Her şeyde izi var 
Evet onlar ‘etti’! Futbol denen oyunun her kararında bugüne dek hep onlar vardı. Kuralları onlar koydular, koymaya da devam ediyorlar. Adına federasyon dediğimiz, ama yüzde doksanını kulüplerin seçtiği bir yapının her kademesinde onların izi var. Yüzde doksanı aynı çıkar dünyasına ait bir meclis düşleyin. Yüzde doksanı aynı partiden yani. Hükümet (TFF Yönetim Kurulu)? Onların adamları. Yargı (PFDK, Tahkim)? Yine onların hükümetinin seçimi. Koca koca hukuk adamları o kurullara hangi kriterle seçiliyor biliyor musunuz? Taraftarı olduğu kulüplerin dengeli dağılımına göre... Özerklik denen şey de başına buyruk olma garantisi aslında. Bütün bunların üstüne de ‘eksilmesin üzerimizden’ diye bas bas bağırdıkları siyaseti yerleştirin. Alın size futbolun düzeni. Sadece onlar kazansın diye kurulmuş bir yapı bu. Bakmayın söylediklerine. İstemedikleri yasayı madde madde yazdılar. Bunun için hukukçuları vardı. Her türlü sorumluluktan kaçmaya çalıştılar. Sadece şike meselesinde çuvalladılar. Onu da nereden bilsinler? “Bu düzen böyle gidecek, filler her şeyi yutacak” sanıyorlardı. Bilgisayara virüs girdi. 

Bugüne kadar vergiyle ilgili tek bir sorun mu yaşadılar? Keyiflerine göre harcadıkları paralar ayakta alkışlanmadı mı? Şikeyi dillerinden düşürmeyip, birbirlerini itham ederken haklarında bir soruşturma başlatıldı mı? Her türlü devlet imkânı kullanmaktan bir gün eksik kaldılar mı? Şeffaf olmadıkları için bir gün sorgulandılar mı? Karanlık dünyaların karanlık adamlarıyla muhabbetlerine bir tek müdahale geldi mi? Çat kapı görüştükleri koca koca devlet adamları bir gün onlara kaş çattı mı? Yasada değişiklik istiyorlar. Haklılar. Küçük hata var. Onu düzeltecekler. Kurdukları ‘matrix’te ufak bir atlama oldu, onu yeniden programlayıp kalan sağlarla devam edecekler. Ama o yasayla taraftarın üzerine deli gömleği giydirdiklerinden hiç bahsetmeyecekler. Tribünde onların kurduğu bu çarpık düzene isyan edenler hapislerde çürürken hiç gıklarını çıkarmayacaklar. Profesyonelinden amatörüne bütün futbolcular sendika isterken hiç umurlarında olmayacak. Borçlarını ertelemek için devlet mahkemelerinde onlarca ayak oyunu, yüzlerce ‘tiki taka’ yapacaklar. Yani bildiklerini okuyacaklar, bize de adına Süper Lig dedikleri bir ‘ortaoyunu’ sunacaklar. Yersek... 

Oysa futbolun asli unsuru onlar değil. Bu sahnede yerleri, teknik adamlar, futbolcular, seyirciler hatta hakemlerden bile sonra gelir. Futbolu yönetsin, idare etsinler diye seçildiler. Çıkarlarını, kendi düzenlerini yönetiyorlar. Arkalarında siyasi güç, önlerinde göz boyayıcı bir şenlik... Galiba yeniden aynı tarihsel açıklamaya geri dönme zamanı. Futbol kitlelerin afyonu. Öyle olmasa, etrafınızda gözüne perde inmiş bu kadar dürüst insan olur mu? Bu afyonu yutmaktan bıkmadınız mı?
O yüzden iki lakırdı da ‘kabahatin çoğu sende demeye dilimizin varmadığı’ ama hakikaten de öyle olan kitleye etmek gerek. Hem onları hem de futbolu sevdiğinizi söylemeyin artık. Onların maskelerini yüzünüze, transferlerini sözünüze, söylediklerini zihninize kazırken bir kez daha düşünün. Onlarla aynı oyunu sevmiyorsunuz, anlayın bunu. Sahiplendiğiniz adamlara iyi bakın. Onların kellesinin hesabını size sormayacaklar ki? 

Onların tek derdi... 
Kapalı kapılar ardında toplanıp kararlar alıyorlar. Yan yana gelip hep aynı şeyi ima ediyorlar. Çünkü tek dertleri hiçbir şey olmamış gibi hayata devam etmek. Oysa tribünlerde karşı karşıya gelecek olanlar bizleriz. Sahada emekleri sorgulanan/çalınan oyuncular birbirine her girişinde, inanın onlar protokol tribününde yan yana rahat rahat oturuyor olacak. Onların derdi çark. Onların derdi bu düzen. Har vurup harman savurdukları paraların hesabını vermek istemiyorlar. Yaptıkları sorgulansın istemiyorlar. Şeffaflaşmak istemiyorlar. O koltukların getirdiği rantlara ilişilmesin istiyorlar. Bunun için de bizi kullanıyorlar. Ne pahasına? Bu sezon hangi maçın asayişine kefil olabilecekler acaba? Öfkeden deliye dönenlerin önünü nasıl alacağız? En makul futbol adamlarının sözlerini bile fetheden ‘ama bu haksızlık’ duygusuyla, öfkesiyle nasıl baş edeceğiz? Pek düşündüklerini sanmıyorum. Galibiyete kaç para verileceği daha önemli. Bir de tabii bitmek tükenmek bilmez, hesabı sorulmaz borçlar...
Bugün lig başlıyor. Ne pahasına? Mutsuzuz... Umutsuzuz... Kızgınız... Gerginiz... Ne pahasına? Onurumuzu ekonomik endekslere feda etmek için neyin bedelini ödüyoruz? Bugün bunu sorgulamayacaksak ne zaman sorgulayacağız? 

Geçenlerde yaşasaydı 65 yaşında olurdu diye andığımız Freddie Mercury’nin dertlendiği gibi ille de “Show must go on” mu (gösteri sürmeli) yani? Güzelim oyun sadece bu mudur? Ne diyor Freddie:
“Kocaman boşluklar, ne için yaşıyoruz ki? / Terk edilmiş alanlar, ama sonucu biliyoruz galiba / Tekrar tekrar, neyi aradığımızı bilen var mı? / Başka bir kahraman, başka bir akıl dışı suç / Perdenin arkasında oynanan aynı pantomim...
Ama dur biraz / Kim daha fazla katlanmak istiyor ki?”
Ey yönetici sınıfı! Başlayan sizin şovunuz. Başlayan sizin tiyatronuz. Siz oynuyor, siz dans ediyorsunuz. Ama biz futbolumuzu geri istiyoruz. Bunu bugün haykırmayacaksak, ne zaman haykıracağız ki!