Bu, emeğin zaferidir

Kahramanlar, mucizeler, destanlar... Futbol tarihimizin referansları bunlar. Musa Peygamber gelsin asâsını vursun, Kızıldeniz yarılsın. Mucizeler olsun, takım tur atlasın.

Kahramanlar, mucizeler, destanlar... Futbol tarihimizin referansları bunlar. Musa Peygamber gelsin asâsını vursun, Kızıldeniz yarılsın. Mucizeler olsun, takım tur atlasın. Oysa mucizeyle denizin yarılmasını beklemek yerine köprü yapmak, yani sistemli, anlamlı bir yapı yaratmak daha önemli değil mi? Tarih tekerrür eder de etmesine, mucize tekerrür eder mi? Onun yerine dünkü oyunu sürekli oynasa Milli Takım daha iyi olmaz mı? Yenilse de yense de.
Fatih Hoca artık yazıları 20 dakikada yazmamızı istiyor ama bu maç hiç de öyle değildi. Tamam, yargılarımızı da iyi seçmeli, sözümüzü ziyadesiyle sakınmalıyız. Fatih Hoca’nın meş’um basın toplantısından beri hepimiz misafirlikte yaramazlık yapan çocuklar gibi eve dönünce olacaklardan korkuyoruz. O yüzden klavyeye çekine çekine vurduk. Ama maçın tamamını sarmalayan bir oyun vardı sahada ve bu iyiye işaretti. Mucizenin dilek kapısı açılsa da açılmasa da iyiydi takım. Etkinlikler takviminde Ay-Yıldızlılar öne çıkaran bu takım oyunu oldu işte. Oyunu kuran, kurgulayan taraftı Türkiye. Asayı kullanmak yerine köprü
ve baraj peşindeydi milliler. Son dakikada gelen gol de, penaltılar da bunun ödülüydü belki de.
Beklenmedik makamda ve beklenmedik peşrevle başlayan maçın rotası Türkiye’ye döndükçe çoğumuz şaşırdık aslında. İyi oynayan, sağlam basan bir takımı, hele de henüz gol yememişken, hiç beklemiyorduk. 19’daki direkte kalan Hırvat topu atipikti ve kontradan geldi. Tersine oyunun komuta kademesinde hep Ayyıldızlılar vardı. Tabii ki takımın oyuna hükmeden görüntüsünde Hamit’lenmiş orta sahanın iyi top tutuşu ve oyunu önde kuruşu etkiliydi. Bir de Tuncay diriliği gelince pozisyon çıkaramasalar da oyunun kanaat notunu hep ‘bizimkiler’ topladı. Ta ki ikinci yarının ortalarına dek. Oyun ilk yarıdaki şişesinde durduğu gibi durmadı sonra. Biliç’in takımı yavaştan renove oldu ve kanatları çırpmaya başladı. Modriç’in Rakitiç’le, Pranjiç’le yaptığı üçgenler işlevselleşmişti, Hırvatistan oyunu yelpazeye yaymaya başlamıştı. Top milliyet değiştiriyordu belli ki. Yine de hiçbir takım yekdiğerine oyununu dikte ettiremedi uzun süre. Son yarım saatte tempo donuklaşmış, oyun tutulmuştu. Hırvatistan oyunun boyunu kısaltamıyor, Türkiye topu son noktaya taşıyamıyordu. Bu yüzden denge oyunu sonuna dek hiç bozulmadı. Aslında keyifsiz bir maçtı ama bizim gözümüze güzel gözüküyordu.
Çünkü A Milliler tok ve dirençli oyununu hiç bozmamıştı. Daha fazla pozisyon vermişlerdi belki, ama oyun hakimiyetini neredeyse hiç teslim etmediler. Tuncay, Hamit, Hakan Balta ve stoper ikilisi neredeyse hiç takatten düşmedi, zaaf göstermedi. Böylesine sıkışmış bir maçı uzatmadaki efor testinin belirlemesi kaçınılmazdı. Ki o bölümde bile kantara daha sağlam basan taraf yine Türkiye’ydi.
İşte bu sayede, bu iradeyle kazandı Türkiye. Semih’in golü bunun ödülüydü, Allah’ın hikmeti değil. Mucize yaratmadılar, tıkır tıkır oynadılar, direnç gösterdiler. Bu emeğin galibiyeti sayılır.  Çükü takım elinden geleni yaptı. Hiçbir bu kadar bütüncül, hiç bu kadar kolektif oynamamışlardı. Kimseyi öne çıkarmanın alemi yok. Bu oyun bir takım oyunu. Kabul edelim, böyle kazanınca tadı bir başka oluyor.