Hakemlikte asıl olan adalettir, kurallar değil!

Her sorunu/olayı, dolayısıyla da tüm tarihi, kişilerle ya da an?larla açıklamayı seven bir toplumuz.

Her sorunu/olayı, dolayısıyla da tüm tarihi, kişilerle ya da an’larla açıklamayı seven bir toplumuz. Birinci Dünya Savaşı’nın Avusturya Arşidük’ü Ferdinand’ın vurulması yüzünden çıktığına inanırız. İkinci Dünya Savaşı bir tek Hitler’in deliliğinin eseridir. Osmanlı, padişahların kötü yönetimi yüzünden çökmüştür. Oysa dünyanın akışı asla tek bir olay ya da kişiye indirgenemeyecek kadar komplekstir. Tamam, bazı insanlar/olaylar tarihin akışını hızlandırır, yavaşlatır ya da değiştirir. Ama bu onları tarihsel bağlamından, o tarihi koşullardan koparmaz.
Böyle bir girizgâhı hakemlere bağlamaya çalışacağım. Çünkü hakem hatalarını ‘hep bizim takımlar mağdur oluyor’cuların, ‘yetti artık’cıların, linç daveti çıkaranların ötesinde tartışma gerektiğine inanıyorum. Benim aklımda şu soru var: Ne oldu da bir anda tüm hakemler kötü maç yönetmeye başladı? Bu bir salgın hastalık değil, ya da eşgüdümlü kader değilse ne?
Şimdi ilk paragrafa dönelim. Tarihi kim yazar peki? Olayların da kişilerin de ötesine geçen nedir? Tabii ki politikalardır, eğilimlerdir, kişilerden çok o kişilere yön veren kurumsal yönelimlerdir. Hitler İkinci Dünya Savaşı’na tek başına girmedi. Koskoca bir Alman toplumunun epey bir bölümü de bu histeriye ortak olabildiği için felaket ortaya çıktı. Osmanlı, padişahların performansıyla belki kötüledi ama asıl çöküş nedeni yeni dünya düzeninin ona başkaldırması, imparatorluklar çağının çözülmesiydi. Yani tarihi değiştiren/yazan olaylarda hep bir kurumsal politika, kitlesel hareket vardı.
Tekrar ana sorumuza dönelim: Ne oldu da bir anda tüm hakemler kötü maç yönetmeye başladı? Geçen sene bu kadar kötü değillerdi. Üstelik arkalarında hiç yıpranmamış, hatta tersine konsensüsle seçilmiş sempatik bir Federasyon yönetimi var. Peki ne oldu da işler kötü gider oldu? Kanımca birinci sorun bugün hakemliğe yön verenlerin hakemlik politikaları. İkinci sorun ise, bununla bağlantılı olarak hakemlerin bireysel inisiyatifsizliği. Bugün (ve dün) hakemliğe yön veren isimlerin pek çoğunun kafasında hakemlik camiası hep bir katı disiplin altında, talimatlar doğrultusunda yönetilen bir kurum olarak algılandı. Hakemler hep talimat aldılar. Yeni kuralı affetmeyin, el gösterene çakın sarıyı, siz otoritesiniz, siz oyunun hâkimisiniz, dendi onlara. Aslolan şeyin futbol oyunun kendi doğal akışını mümkün olduğunca sürdürmek olduğunuve bunun tek tek kararlarla değil bir bütün olarak sağlanabileceğini hep göz ardı ettiler. Bir kurum olarak oyunun unsuru olmaya çalıştılar. Oyunun hızlandırıcısı ya da kolaylaştırıcısı değil. Bakın hakem hocalarımıza, ulemalarımıza. Hepsi bir vukuatla, ya da höt-dötle, ahkamla ünlü. Ahmet Çakar,
Erman Toroğlu, Bülent Aydın, yenilerden Cem Papila, Ali Aydın vs. Hepsinin bir vukuatı var. Çünkü onlar bu oyundan rol çaldılar.
Şimdi gelelim bireysel inisiyatifsizlik meselesine. MHK sürekli neyi telkin ediyor? Disiplin, kurallara bağlılık, tavizsizlik... Oysa siz hakemlerinize bir gıdım bile yorum imkanı bırakmazsanız, hiçbir hakemin kendi ekolünü oluşturmasına izin vermezseniz, adaleti
talimatlarla, emirlerle sağlayacağınızı zannederseniz, bunun yüzünden her hakem kendisine sorulan en sıradan soruları bile bir sorgulama gibi algılarsa işte hakemlik denen kurum bugün bu hallere gelir. İnisiyatif kullanamayan, birey olamayan, kendi hikayesini yazamayan adam adalet de sağlayamaz. Çakar, Toroğlu, Aydın, Papila... Onlar bu sıkışıklıkta ancak kahraman olarak ekol olunur zannettiler ve bireysel çıkışlarla gündeme geldiler. Oysa tepelerine basmasaydınız belki hepsi iyi hakem, makul yorumcu olacaklardı. Tıpkı bugün Cüneyt Çakır, Fırat Aydınus, Selçuk Dereli gibi isimlerin vaat ettiği gibi. Neden bu üç hakem Avrupa’da rahat rahat maç yönetip yükselirken burada zorlanıyor? Neden Çakır için ‘kart konusunda katıdır’, ‘Aydınus için ‘diyaloğu sever’, Dereli için ‘ikili mücadeleleri oynatır’ diyemiyoruz da hatalarını konuşuyoruz sadece. Bir tarz oluşturmaya çalışanları bile neden buduyoruz? Hakemlik politikasını belirleyenler bu soruları kendilerine sorsalar keşke.