Hem çizgi hem roman hem de tam doksandan

Dünya Kupası kapıda, protestolar Brezilya sokaklarında... Tam o esnada raflara türünün nadir örneği yerli bir çizgi roman kuruldu: Bülent Sağman imzalı sert, hakiki ve bizden bir futbol çizgi romanı olan 'Büyülü Tekir'i Bağış Erten anlatıyor...

Küçükken Milliyet Çocuk hastasıydım. Tercüman Çocuk da vardı, Doğan Kardeş de vardı ama ben Milliyet Çocuk’çuydum. Tercüman Çocuk’un hamaset kokan dilini daha o yaşta yadırgıyordum. Onların garip Türk kahramanları inandırıcı gelmezdi. Zaten Ömer Seyfettin’i de sevmezdim. Niye bir kaşağı yüzünden kardeşi ölür ki insanın! Tövbe tövbe.

Doğan Kardeş ise sanırım benim için biraz ciddiye kaçıyordu. O zamanın çocuk harçlıkları rayici üç dergi birden aldıracak pariteyi yakalayamamıştı henüz.

O yüzden Milliyet Çocuk’cuydum. Red Kit’i orada tanıdım ben; Siyah Kısrak’ı da Asteriks’i de Cimcime’yi de. Yalvaç Ural denince yüzümdeki gülümseme ondandır. Ama o güzelim dergiyi yere koyamayışımın başka bir nedeni var: Şimşek Santrfor. Kai sahaya Barça formasıyla çıkardı, Nantes’la oynarlardı, PSG’ye transfer olurdu, röveşata atardı ve futbolun çizgi romana sığabileceğini orada gördüm ilk.

Sonrası yok bu hikâyenin. Biraz Gırgır’ın, Fırt’ın içine sızmış futbol hikâyeleri, biraz Tsubasa (o da çizgi filmdi), biraz yurtdışından gelen yabancı kahramanlar (dayımın getirdiği Roy of Rovers’lar falan). Yani sadece bir tat, bir doku. Futbol ve çizgi roman hikâyesi bir türlü Türkçeleşmedi, çoğalmadı. Ama bu futbola özgü bir sorun değil.

Sunuş yazısında “Ülkemiz çizgi roman liginde yabancı sınırlaması yok” diye başlıyor ‘Bir Zamanlar Sahalarda’. Haklı bir sitem. Memleketin çizgili tarihinde yerli kurgu üretim son derece sınırlı. Düşünün 1990’lara kadar onlara genel olarak ‘Teksas-Tommiks’ denirdi. Yüzbaşı Volkan, Kara Murat ve Tarkan gibi anlatım gücü zayıf, ‘araçsal’ örnekler dışında (Abdülcanbaz’ı bir kenara koyarsak) yerli bir öykü bulmak zordu. Son zamanlarda yine bir hareketlenme var. Gerçekten güzel işler de çıkıyor. Ama yabancı dilin hükümranlığı konusunda değişen bir şey yok. Yeni çıkan eserlerin de büyük bölümü gene çeviri eserler...

Konu futbol olduğunda durum daha da beter. Yıllar yılı birkaç film, azıcık kitapla idare ettik. Bugünlerde durum bir tık daha iyi ama sadece bir tık. En çok satan futbol kitaplarının çevirisi bile dördüncü, beşinci baskıyı zor buluyor, çoğu ise ikinci baskıyı göremiyor. Ünlü spor yazarları tarafından yazılmış ama basılamamış Dünya Kupası kitaplarının maliyet nedeniyle tezgâhta kaldığını duyuyoruz. Yani bu ikisinin kesişim kümesinde durum vahamet arz etmekte. Hem çizgi roman dünyası yabancı dile teslim, hem futbolun kültürü ve edebiyatı yok.

İşte bu ‘ahval ve şerait içinde’ çıktı ‘Bir Zamanlar Sahalarda’. Zaten işbu yazının başrolünde de onlar var. ‘Farklı’ bir iş. Bildiğimiz yollardan yürümüyor. Yürüyor da bildiğimiz ya da hep yapılageldiği şekliyle yürümüyor. Tamam gene fakir çocuk futbolcu oluyor. Gene zorlu bir mahallede büyüyor, orada keşfediliyor. Ama tüm bu klişeler bile hiç beklemediğiniz yerden ağlarla buluşuyor. İşi kolaylaştıran, satışı hareketlendirecek kalıplar da yok. Üç Büyükler yok mesela, tarihi gazlar, milliyetçi okşamalar da yok. Olmayacak maçlar, son dakika golleri, şampiyonluğa taşıyan vole... Yok, yok, yok. Kahramanımızın en iyi oynadığı maçta bile yediği gol beşlikten! Yani ortalık futbol idolleri kaynamıyor ve hikâye Amerikalıların sevdiği bir başarı hikâyesi değil. Slyvester Stallone gibi kurtarışlar yapmıyor Büyücü Bekir. Çünkü biraz kara bir çizgi roman. Ne kadar uçarsa uçsun gerçeklikle bağı kesilmiyor. O yüzden anti-kahramanlar fink atıyor. Kimseye güvenemiyorsunuz. Kimseyi sevemiyorsunuz. Herkes eksik, herkes yaralı. Ama öyle bir dili ve kurgusu var ki bir solukta geçiyor her şey.
Özgün çizimler hayal dünyanızı daha da genişletirken bir anda bir sözle yüz üstü yere kapaklanıyorsunuz.

Büyülü, haylaz ve yetenekli

Yorumu bırakıp daha somut şeyler söylemek gerekirse: Masalın kahramanı şikeci, kumarbaz, kemik kıran bir stoperin oğlu kaleci Tekir. Hangi Tekir? Arkadaşının annesini dikizleyen Tekir. Başta babası olmak üzere herkesten dayak yiyen Tekir. Neyin iyi, neyin doğru, kimin iyi, kimin kötü olduğunu ayırt etmekte zorlanan Tekir. Ama yetenekli mi yetenekli. Ve kaleci. Takım oyununda bile yalnız adam olmak için kaleci. Hayatta kalesine atılan golleri, sahada tutmak için kaleci.

‘Bu daha başlangıç’ başlığı var kitabın bir yerinde. Hakikaten de öyle. Bir rastlantıyla başlamış her şey. Çizgi roman tarihinin en müstesna eserlerinden Ken Parker’ın yaratıcısı Ivo Milazzo Stüdyo Rodeo için memlekete geldiğinde, kitaplarını imzaladığı son isim Bülent Sağman adlı bir okur. Ki Sağlam aslında sadece okur değil yazar da. Tekir’in yaratıcısı. ‘Büyülü Tekir’ romanından bahsediyor onlara. Sonra bir anda olaylar gelişiyor. O kadar ki ‘Bir Zamanlar Sahalarda’nın kapağını da üstat Milazzo çiziyor. Ve bu daha ilk cilt. Sırada ‘Büyülü Tekir’in futbolculuğu ve hatta Dünya Kupası’na uzanan yolculuğu var.

Daha fazla anlatmanın âlemi yok. Mis gibi çizgi roman, mis gibi futbol hikâyesi işte. Sert mi? Sert. Gerçek mi? Gerçek! Kıt kanaat bulduğumuz futbol kültüründe yerli ve özgün bir katkı. Daha ne olsun. 

Dünya Kupası’nın öteki yüzü
Madem çizgi romanlar, kahramanlar ve anti-kahramanlardan bahsediyoruz, yaklaşan Dünya Kupası’nın da esas oğlanlarına, kötü adamlarına biraz bakalım. Eğer sıkı bir macera olsaydı Dünya Kupası’nda kim kim olurdu?

Esas Oğlan

Tamam Messi var, tamam Ronaldo var, tamam İspanya, Almanya var ama her durumda bu Dünya Kupası’nın esas oğlanı Brezilya. Bir yandan son yılların en iyi takımıyla geliyor, bir yandan ev sahibi konumundalar. Ama öte yandan da onlarca sorunla uğraşıyorlar. Brezilyalıların pek çoğu Dünya Kupası’na muhalif. “Futbol değil ekmek istiyoruz” diye bağırıyorlar.

Vaat edilenlerin yapılmamasına içerliyorlar. “Halksız Dünya Kupası olmaz” diyorlar. 1950’deki kendi evlerinde finalde kaybedip travma yaşamışlardı, şimdi başka türlü bir dünyadalar. Kazansalar bir dert, kazanmasalar bir dert. ‘Her yer Rio her yer direniş’ mi olacak, yoksa parasallaşan futbol mu galip gelecek, göreceğiz.

Esas Kız
Esas kız yok bu macerada. Rio sahillerinden ne kadar seksist görüntü varsa kafamıza boca edilecek. Bol bol samba yapan kadınlar göreceğiz. Ama hiçbiri başrolde olmayacak. Fashion Week’ten fırlama futbolcu eşleri de magazin değerinin ötesine geçemeyecek. Tek bir ihtimal var: Eylemlerdeki kadınlar.

Gezi’deki Kırmızılı Kadın gibileri neden başrolde olmasın? Böyle bir şey olur mu, olmaz mı bilinmez. Ama en azından şu olmasın: Dünya Kupası çevre çeperdeki kadınlara eziyet aracı ilan edilmesin. Efendi efendi izleyelim. Kimseyi taciz etmeyelim.

Kötü Adam

Hiç tartışmaya gerek yok: FIFA ve onun karanlık yüzleri bu kupanın kötü adamları. Daha yeni Katar’a peşkeş çektikleri ortaya çıktı. Gene bir sürü skandalla bir kupa organizasyonuna başlıyorlar. Yine yerel halkı dışladılar, yine sadece kendilerine çalıştırdılar.

Artık büyük spor organizasyonlarına ev sahipliği demek o ülkenin halkına sadece eziyet demek. Ekonomiye maddi manevi katkısı yok. Brezilya belki de bu durumun en büyük simgesi olacak.

Ve kupa boyunca protestolar izleyeceğiz. Kime karşı? Sadece yerel iktidara değil, asıl her şeyin müsebbibi bu karanlık adamlara. Anti-kahramanın kralı onlar.