Milli Takım'da Yeni Dönemin Şarkısı: "İstersen hiç başlamasın"

Belki eksiktir hikâye, belki de abartılı. Ama bir şekilde oluyor mu oluyor! Tarih işte böyle anlarla yazılıyor.

Can Bartu hevesiyle başladık güne. Hikaye o ki, Sinyor bir günde iki maç yapıyor, önce gidiyor futbol oynuyor, iki gol atıyor. Ardından da basket maçına çıkıp 20 sayı bırakıyor karşı potaya. Aynı günde iki büyük zaferin parçası oluyor yani. Belki eksiktir hikâye, belki de abartılı. Ama bir şekilde oluyor mu oluyor! Tarih işte böyle anlarla yazılıyor.

Bir Can Bartu yoktu elimizde ama aynı gün birbirinden kıymetli iki milli maç vardı. Baskette 12 Dev Adam Litvanya ile yarı final mücadelesi verecekti. Futbolda ise milliler İzlanda’yla Euro 2016 seyahatine başlıyordu.

Biri yarı finale koşusu için kulvar arıyordu, diğeri iyi bir başlangıçla hava topunu kapmak istiyordu. İkisi de olmadı. Basketbolcular için pek sorun yok. Bu kadro için Dünya Kupası’nda çeyrek final yeter de artar. Bize başta Ergin Ataman olmak üzere hepsine teşekkür etmek düşer. Onlar Can Bartu’dan geçer not aldı. Ama futbolla yatıp futbolla kalkan bir ülkenin evlatları için durum o tarafta vahimdi.

Pek çoğumuzun aklındaki cümle şu: “FIFA sıralamasında ilk 50’ye zor giren bir takım karşısında nasıl böyle bir sonuç alınır? Bu takımları da yenemeyeceksek kimi yeneceğiz?” Oysa doğru gidiş yolu bu değil. Çünkü sorunumuz bir takımı yenmekten çok daha vahim. Kaldı ki İzlanda taş gibi bir takım. O da aklımızın bir köşesinde dursun.

Peki nasıl böyle oldu? Çünkü kendi kendimizi ikna etmeye çalışıyoruz. Buna Fatih Terim de dahil aslında. Bu ülkede onlarca yetenek var, 40 milyon genç var, lisanslı binler var falan filan. Oysa daha Onur’un ilk hatasında aklımıza çok doğru bir kararla Milli Takım’ın dışında bırakılan Volkan gelmiyor mu? Geliyor. Takım sıkışıyor, oyun sıkışıyor, gözümüz gene Arda’yı arıyor mu? Arıyor. Mehmet Topal birkaç metre arkada başladı diye takımın dizilişi 3-4-3 oldu ve artık yeni taktiğimiz var diye hevesleniyor muyuz? Hevesleniyoruz. 59’da Ömer Toprak ikinci sarıdan atılıyor. Şaşırıyor muyuz? Hayır. Takım 10 kişi. İki oyuncu değişikliğiyle hareketleniriz hayalleri kuruyor muyuz? Kuruyoruz. Peki acı gerçek nasıl tecelli ediyor? Skorborda bakalım, ağıt yakalım. 

Bu maç için bile söylenecek çok şey var. Kenarda Bundesliga’nın en formda oyuncularından birini, Hakan Çalhanoğlu’nu oynatmamanın hiçbir mazereti yok. Takımın boyu bu kadar uzunken baskı kurmak imkansız. Ve en önemlisi, 1-0’la 3-0 arasındaki dağlar kadar farkı görmeyip 10 kişiyle ‘ya Allah bismillah’ taktiğinin de hiçbir manası yok. Ama bunlar ayrıntı. Hakikaten öyle. Bu takım bir neden değil, bir sonuç. Ne kadar futbol o kadar köfte işte. Arada gelen rastlantısal galibiyetler günü kurtarmaktan başka bir işe yaramıyor. Ki papazın pilav yeme kapasitesi dolduğu için artık ona da pek rastlayamıyoruz. 

Diyeceksiniz ki 70’de Burak o golü atsa bu yazı nasıl yazılırdı? Ne değişirdi sizce? Bakın Fatih Terim’in Milli Takım’da ilk kez başantrenör olarak göreve geldiği ve A Millilerin Polonya’yı 2-0 yendiği maçtan sonra, yani bundan neredeyse 18 yıl önce İslam Çupi yazısını nasıl bitirmiş:

“Piontek’ten Fatih’e gelen kilometre taşlarında birden bire çok hüzünden mutluluğa dönen bir tarih başlangıcı var. Ama bu sadece bir tarih başıdır, kurtuluş değildir anlayacağınız... 96-98 finallerini lafla getiremeyiz. Finalin altında insan malzemesi yatıyor. Daha kaliteli futbolculara var mısınız? Var mısınız?”
İslam Çupi’de umut var, peki siz de umut var mı?