Olimpiyatsever olmayı kolay mı sandın!

Olimpiyata sadece bir hafta kala başlamak bir tür spor günahı! Tatil dönüşü olimpiyat insanı olma derdindeyim. Ama geçiş izni yok.
Olimpiyatsever olmayı kolay mı sandın!

Olimpiyatın başlamasına beş gün kala tatilden döndüm ve Eurosport ofise geldim. Suratlarından sitem akan bir sürü insan bilgisayarlara gömülmüş, pas veren yok. “Tatilde başımıza neler neler geldi” diyorum, dinlemiyorlar. Müdürlük falan kâr etmiyor. Onlar çoktan havaya girmiş, bense dış kapının mandalı. Olimpiyata sadece bir hafta kala başlamak bir tür spor günahı! Tatilde sporun s’sine bakmadan nadasa yatırmışım zihnimi. Dönüşte tüm coşkumla olimpiyat insanı olma derdindeyim. Ama geçiş izni yok işte.
Yetişmek için elimden geleni yapıyorum. Sanal âlemin tüm nimetlerini önlerine sürüyorum. Dergiler, yazılar, kitaplar... Yüzler biraz gevşiyor, ama cemaate giriş iznim yok hâlâ. Oysa ben ne hevesliyim ne hevesliyim! Kürek ne güzel geçecek, “Katherine Grainger nihayet altına ulaşır mı” diye soruyorum. “Sen asıl pist bisikletine bak” diye cevabı yapıştırıyorlar. “Lochte parlar di mi” diyorum. Cevap ters köşe: “Chad Le Clos’u duydun mu?” “Peki Stephanie Rice?” Dalga geçiyorlar: “Condoleezza Rice kazanır, o kazanamaz, sen Missy Franklin’e bak asıl!” “Dibaba ne muhteşemdi” feryadıma karşılık olarak ukala bir burun hareketiyle ‘hıh’ sesi geliyor! ‘Ben de olimpiyatı seviyorum, ben de Nişantaşı çocuğuyum’ diye bağırasım var. 

Kolay pes etmedim 
Ama pes etmeye hiç niyetim yok. Açılış töreniyle birlikte kendimden geçercesine olimpiyata teslimim. İlk gün hiçbir yüzme elemesini bile pas geçmek yok. Kadınlar futbol grup maçlarını bile tam gaz takipteyim. Zinhar ve asla futbola bakmıyorum ki aforoz edilmeyeyim. Basketbolda Dream Team bile yan gözlerle izleniyor. Kürek elemelerinde seyircilerin hıncahınç doldurduğu tribünlere dalıyorum uzun uzun. Çin’in daha ilk günden altın koleksiyonuna girişmesini hayranlıkla izliyorum. “Çin yaptıktan sonra biz de yaparız” demişti ya Başbakan, madalya tablosundaki tekzibi görüyor mu diye düşüyorum.
Yetmiyor, arayı kapatmak için birkaç ekranı birden açıyorum karşıma. Tivibu ve TRT sağ olsun, bir de Avrupa Yayıncılar Birliği EBU. Onlara kaynaktan aynı anda simultane olimpiyat keyfi az şey mi? Judoda n’oldu derken halterde Aylin podyumda diye bağırıyor biri. Periler, Sultanlar havada uçuşuyor. Bu arada Lochte, altın rekortmeni Phelps’i geçiyor. Ve bu haftayla birlikte yüzme çağı biterken atletizm çağına geçiyoruz...
Bu akşam 100 metre finali var ya, önce onu hak etmeliyim. Sıkı olimpiyatsever nezdinde bir tür El Turistico’ya dönen El Classico gibi 100 metre. Yohan Blake, Usain Bolt, Asafa Powell derken dikkatli konuşmak lazım. Justin Gatlin’i unutursanız hemen alınıyorlar. Ama heyecanlanmamak elde değil. Hüzün yüzlü Asafa bakalım final koşacak mı? Tyson dış kulvardan gelecek mi? Pek çok atletizm uzmanının beklediği gibi Yohan Blake geçecek Hacı Usain Efendi’yi... Ama yüksek sesle soramıyorum bu soruları. Önce 3000 metre elemelerini izlemeliyim. Sonra gülle atma finallerini değerlendirmeliyim. Masatenisindeki Çin dominasyonunu bozmaya çalışan Almanları takdir etmeliyim. Ancak öyle hak edebilirim. 

Hafta sonu tüm açıkları kapatmaya yeminliyim. Evdeyim ve karşımda beş ekrandan olimpiyat izliyorum. Hentbolle coşuyorum, kürekle kasıyorum, halterle heyecanlanıyorum, takım sporlarıyla kombin yapıyorum. Gözler fıldır fıldır ve pes etmek yok. ‘Onlar’ gibi olamam ama olimpiyatla futbol-dışı sporların farkına varan her Türk sporseveri gibi olan bitenin biraz ayırdına varabilirim. Bunu kabullenmeli. ‘Elimden geldiğince’ modunda devam. Ama işte arkadan bir ses yükseliyor ve moralim bozuluyor: ‘Trambolini gördünüz mü, trambolini’...