Sadece Pandev, Xhemaili değil herkes yabancı

Yeni yabancıları değerlendirelim dedik ama herkes yabancıydı oyuna. Ve işin kötüsü bu uzun bir sezon için kaza değil daha çok kalıcı bir arızaya benziyordu. Yine de çok azıcık bir umut var. Bu kadar kötüyken bu maçı berabere bitirdiyseniz çıkmadık candan umut kesilmez.
Sadece Pandev, Xhemaili değil herkes yabancı

1999-2000 sezonu. Galatasaray için UEFA Kupası’na dek giden Avrupa macerasının ilk maçı... Şampiyonlar Ligi’nde rakip Hertha Berlin. Fatih Terim’in Galatasaray’ında ilk 11’de yadırgatıcı bir isim var: Bruno Quadros. Genç Brezilyalı Sarı-Kırmızılı formayı ilk kez o gün giydi ama bu durum çok sürmedi. İki Şampiyonlar Ligi maçından sonra silindi gitti. Sonrasında Avrupa kupası kaldırdı Cim Bom. Ama Bruno’suz...

Bruno’yu niye hatırlatıyorum? Bir kere o gün de sonrasında bambaşka kapılar açsa da kötü bir günüydü Galatasaray’ın. Ve o gün de tıpkı dünkü gibi takımın geometrisi bozuktu. Ama potansiyelini o gün yenildiğinde hatta sonrasında Chelsea’den beş yediğinde bile göstermişti Cim Bom. Ama bu takımda aynı ışık yok. Orta saha yok, koordinasyon yok, diziliş dağınık, Pasolig kahrı yüzünden tribünde coşku yok, organizasyon yok. Velhasıl bu kötü başlangıç 2000 sezonundaki kazalar gibi durmuyor. Yapısal gözüküyor. Sanırım Sarı-Kırmızılıların canı en çok buna sıkılıyor. 

Yine de benim gözüm transferin son gününe sıkıştırılmış üç transferin ikisindeydi. Pandev ilk kez, Xhemaili de ikinci kez 11’de yer alıyordu. Tabii ki bu iki isim Quadros’a göre çok daha kariyerli ve kalitelilerdi ama bunu takım içinde de görmeliydik. Göremedik. Ama bunu için onları şimdiden suçlamak doğru mu emin değilim. Evet, lige kör topla başlayan Sarı-Kırmızılılar için hayat kurtarıcı olmak zorundalar. Aksi takdirde işleri zor. Fakat bu kadar kötü bir oyunda öne çıkmak da çok zor.
Dün hakikaten işlerinin ne kadar güç olduğunu gösteren bir maç izledik. Cim Bom Anderlecht’ten daha fazla koşmuştu ama oyun rakibin çok gerisindeydi. Saha parselasyonu, pas trafiği, baskı... Bu üç temel konuda ilk yarıda tel tel döküldü Galatasaray. Rakip ise genç ve diri kadrosuyla tıkır tıkır oynuyordu.

Yine de sahanın en kötüleri Xhemaili ya da Pandev değildi. 

Misal Selçuk ve Veysel varken sanık koltuğuna ilk olarak Xhemaili’yi oturtmak zor. Sonuçta ne defansif ne de ofansif bir orta saha o. Tam orta saha. Bunun gereğini de yaptı. İnceci paslar beklenmiyordu. Atmadı. Ama mücadele verdi. İlk top kontrolünde zaaf var, oyunu hızlandıramıyor ama açık kapatmayı iyi biliyor. 

Selçuk ve Burak iki top tutamazken konu Pandev olamaz. Ama yine de Makedon futbolcu hücum bölgesinde oyunu kurmaya çalışan bir santral gibi. Baskı yapacaksanız bunu onla şu anda başarmanız zor. Ancak set oyunlarında iyi bir santral ve kimi kaçıracağını iyi biliyor. Yine de bu seviye için artık ağır kalıyor. Nitekim ikinci yarı Bruma gibi zıpır bir kanat girince hemen pozisyon buldu Cim Bom. Ama takımın kalanı o kadar dökülüyordu ki, Portekizlinin enerjisi de bir yere kadar taşıdı takımı. Sonrasında bir kuble de Tarık’ı izledik ama bu seviye için onun hakkında bir kanaat geliştiremedik.

Sözün özü, yeni transferleri izlemek için sanırım en kötü maçtı bu. Çünkü herkes oynana oyuna yabancı gibiydi ve Anderlecht gibi genç bir takım karşısında taraftarlarının sinir sisteminde kalıcı etki bırakacak kadar dağınık, beceriksiz ve kötüydü. Yeni yabancıları değerlendirelim dedik ama herkes yabancıydı oyuna. Ve işin kötüsü bu uzun bir sezon için kaza değil daha çok kalıcı bir arızaya benziyordu. Yine de çok azıcık bir umut var. Bu kadar kötüyken bu maçı berabere bitirdiyseniz çıkmadık candan umut kesilmez.