Taraflı olduğumuzu zaten herkes biliyor!

Bu bizim geleneğimiz maalesef. Bir şeyi sevmek için önce iki kutup oluşturup ardından taraf tutmamız gerekiyor. Başka türlü spordan zevk alamıyoruz...
Taraflı olduğumuzu zaten herkes biliyor!

Roger Federer, Rafael Nadal (sağda)

Eurosport’un merkezinde belirli aralıklarla yaptığı editoryal toplantılara her katıldığımda benzer şeyler hissederim. Hele de mevsim kışsa... Birtakım spor kültürü gelişmiş ülkeler kendi aralarında hoş-beş eder, kayakla atlarlar, kızak kayarlar, slalom yaparlar, biz Akdenizli birkaç gariban da hayran hayran bakarak, ‘ah keşkem’ moduna geçeriz. Toplantı biter, hep beraber iki tek atılır. Orada da AB müzakere süreci gibi zorlu sorular başlar: Neden genç nüfusa rağmen spora ilginiz az? (Az değil kardeşim, 60 milyon taraftar var. Gel bi’ deplasmana da gör!) Sizde de alçaklara kar yağıyor mu? (Yağıyor, sokakta develer falan da gezmiyor. Çöl de yok. Ama evet bizde sadece alıcı kuşlar gibi başımızın üzerinde dönüp durur kar. Kaymaya yaramıyor.) Futbol çok mu seviliyor? (Yok, bizde basketbol sevilir, futbol din gibidir, tapılır!) Vesaire vesaire...
Ama geçenlerde Alman bir gazeteci arkadaşımdan beni silkeleyen bir soru geldi: “Futbol futbol diyorsun, Euro 2012’de muhabir sayınız kaç? TV’de şampiyona programı var mı? Gazeteler transferlere mi daha çok yer ayırıyor Euro 2012’ye mi?” Baktım cevaplar sarpa sarıyor, “Biraz daha kafa yormakta fayda var” dedim.
Eskiden denklemim basitti. Sorarlardı: Türkiye’de en popüler beş spor dalı hangisidir? Cevaplardım: 1- Futbol, 2- Futbol, 3- Futbol, 4- Basketbol, 5- Basketbol, 6- Diğerleri... Oysa şu son Euro 2012 süreci de gösterdi ki, biz futbolu falan da sevmiyoruz, kendi takımımızı seviyoruz. Aslında onu da çok sevmiyoruz, biz daha çok bir şeyin ‘anti-si’ olmayı seviyoruz. Anti İspanyacı, Anti-Ronaldocu, Anti-FenerGassarayBeştaş’çı olmak daha cazip bize...
Herkes takım tutar. Herhangi bir mahalle maçını bile biraz izleseniz gönlünüz birine kayar. Ama sorun sevmekten ziyade nefretin bizi belirlemesinde. Sırtına ‘anti-bilmem ne’ yazdıran onlarca taraftar var. Kazandıkça değil, rakip kaybettikçe mutlu olanlarla dolu ortalık. Üstelik sadece futbola ait de değil ki bu.
Nadal-Federer çekişmesine bakın. Bir de Cokoviç çıktı, oldu mu size Fenerbahçe-Galatasaray-Beşiktaş rekabeti?!. İtalya Euro 2012 finalinde 2-0 mağlup, Eurosport’un tenis spikerlerinden Emre Yazıcıol twitter’da bir İtalyan’ın esprisini paylaşıyor: “İtalya’ya Rosol lazım” (Nadal’ı Wimbledon’dan erken eleyen Çek raket). Bir Nadalsever ‘hassasiyet’ gösterip, bütün Mallorca’yı göreve çağırarak basıyor küfrü. Nadal’la kimse başa çıkamaz sonuçta! Yiğiter Uluğ’un en komik hikâyelerinden biridir. Birkaç sene önce İspanya basketbol ligi anlatırlarken altyapıdan yetenek üretme merkezi gibi çalışan Badalona’ya övgüler düzüyor. Bir mail geliyor hemen: “Sizin Badalona taraftarı olduğunuzu herkes biliyor.” Caner Eler Tour de France anlatırken Schleck düşmanı, Contador karşıtı olmakla az suçlanmadı. Ya Mert Aydın’a “Bolt biraz formsuz bu aralar” dediğinde Bolt kazanınca, ‘pıışşıık’ çeken mail atanlar (‘pışık’ biraz naif bir benzetme oldu tabii!)... Düşünün Lakers ve Barcelona karşıtlığı bu ülkede kurumsal bir kimlik artık. Kobe’yi de, Messi’yi de nefretle ananlar var!
Biz böyle seviyoruz anlaşılan. Aslında spor tarihimizin en çoğulcu dönemlerinden geçiyoruz. Voleybol şaha kalktı, basketbol istim üzerinde, atletizmi tutabilene aşk olsun, tenisin yıldızları ayağımıza teşrif ediyor ve arkası da var. Ama biz severken hep aynı telden çalıyoruz. Snooker’ın efsane sporcusu Ronnie O’Sullivan’a bile ‘bugün kötü’ falan demenin cezasız kalması mümkün değil. Her şeyi ikiye indirip, sonra da bir taraftan diğerine sallamadan bu işin zevki çıkmıyor bu topraklarda.
Önümüz olimpiyat. Korku içindeyim. Lochte’cilerle Phelps’çiler mi kapışır artık; Bolt’çularla Blake’çiler mi? Xiang düşmanları mı kazanır Robles düşmanları mı? Manadou, Pellegrini’ye gününü gösterir mi? Göreceğiz hep birlikte. Gerçi bizim Bolt şakşakçısı, Phelps yağcısı, Robles taraftarı, Pellegrini düşmanı olduğumuzu herkes biliyor ama neyse… Şaka bir yana ben hakikaten olimpiyatların bile bu kızgın tavada erimesinden endişeleniyorum. Gerçi Londra 2012 Olimpiyat Oyunları, Süper Lig hengâmesi altında kalmadan, karşıtlıklar üretilerek de olsa, bol bol izlensin de, ona da şükretmek gerekebilir.

Cemal Süreya ve ‘spor’ sevgisi
Bugün sporumuzda gözlemlenen ilginç yanlardan biri de spor insanlarının arasındaki sevgi bağının giderek azalmış, yitip gitmiş olmasıdır. Bu da, bir yerde, spor sevgimizin yitmesine kadar uzanan sonuçlar doğuruyor. Bir sporcunun sporcuları sevmeyişi, sporu sevmeyişi düşünülebilir mi? Bir futbolcunun başka futbolcuları, futbolu sevmeyişi düşünülebilir mi? Spor uğraşı bir yerde belli bir sporcular kümesinin ya da kuşağının ortak izlerini de taşımaz mı? Kempes, Di Stefano’ya hayran değil miydi? Socrates Pele’nin futbolunu sevgiyle izlemiyor muydu? Başka sporcuları sevmeyen, hiçbir hayranlık duygusu kalmamış bir sporcu artık ölmüş bir sporcudur. Ne yazık ki sporumuzda nicedir böyle bir durum var. Bunu yalnızca taraftar bazındaki bölünmelerle de açıklayamayız. Bir bölük sporcu, antrenör, taraftar, futbolu siyasal açıdan küçümsüyor, hafife alıyor, doğru. Ama bunların dışındaki sporcuların da spora sevgiyle bakmadıklarına tanık oluyoruz. Acıdır bu. Kendi uğraş alanını küçümseyen bir kimsenin büyük yaratı ürünleri ortaya koyabileceği düşünülebilir mi? Bir Yunus’un Mevlânâ’ya bir çeşmeye koşar gibi koştuğunu düşünün, bir de bizim arkadaşlarımızı. Kısaca, hepimiz kötüyüz. Sevmiyoruz birbirimizi. İkiyüzlüyüz.
NOT: Metin 1975-76 arasında Cemal Süreya’nın yazdığı yazılardan. (Orijinali: Günübirlikler-Toplu Yazılar 2 Yapı Kredi Yayıncılık) Tek farkla: Spor yerine sanatı, spor insanları yerine sanat insanlarını koyuyor üstat. Terimleri değiştirdim sadece. Ama böyle de anlamlı değil mi?