Terim-Mourinho: Bu kadeh senin şerefine

Bir sofra hayal edelim. Rakı sofrası... Masanın bir başında Mourinho olsun. Karşısında kim otursa yakışır?
Terim-Mourinho: Bu kadeh senin şerefine

Bir sofra hayal edelim. Rakı sofrası... Masanın bir başında Mourinho olsun. Karşısında kim otursa yakışır? Alex Ferguson mu? ‘Sör’ kariyer ve yaş olarak büyük kaçar sofraya. Jose saygıdan susar. Ferguson muhtemelen anlatır da anlatır. Zaten rakıyı da beğenmez. Viski ister. Mezenin tadını almaz. 

Arsene Wenger?.. Bir kere şarapsız asla o masaya oturmaz. Bununla kalsa sorun yok. Ama durmaz, mezeleri eleştirir. Yıllarca futbolcuların ne yediğini, ne oynadığı kadar önemseyen Fransız, zaten Mourinho’ya huylanır, her şey leziz olsa bile Jose’nin yemek seçimine itiraz eder. 

Rafa Benitez? Sıkıcı gibi sanki. Mancini? İçip dertlenir, muhabbeti çekilmez. Guardiola? Kavga çıkar. Van Gaal? Not alayım derken kadehi devirir. Lafı uzatmayalım. O masanın diğer tarafına kimi oturtsak Fatih Terim gibi durmayacak. Hem Müzeyyen çalınacak, hem Fado. Sıcak denizlerin çocukları koyu bir sohbete dalacak. Arada İtalyanca atasözleri uçuşacak. Sadece futboldan değil, memleket dertlerinden bile konuşsalar ortak noktalar yakalanacak. Biri Portekiz’in Güney’indeki çocukluğundan bahsedecek, diğeri Çukurova’dan dem vuracak. Bobby Robson ve Piontek’e kadeh kaldırılacak bol bol. Arada garsona sitem olacak, yemekler hakkında fikir beyan edecekler, ikisi de daha lezzetlisini nerede yiyebileceğinizi söyleyecekler. Unutulmaz anılardan bahsedilecek. Muhtemelen taktik teknik konuşmayacaklar. Gereksiz bir ego çarpışması ağız tadını bozar. 

Bakmayın rakı sofrası dediğimize. Muhtemelen şarap da içecekler. Mourinho’ya rakı tattırır mı Terim? Yapar sanırım. Çukurova’nın damak tadından dem vururlar mı? Vurmalılar. Mourinho da belki Porto’nun salaş meyhanelerinden ipuçları verecek. İtalyan, İspanyol yoksa Fransız şaraplarının mı daha iyi olduğu kesin konuşulur. Biri Rioja’cı çıkacak, diğeri Bordeaux’cu. Kendi memleketlerinin şaraplarını tanıtamadıklarından yakınacaklar, en çok da Terim... Ve muhabbet koyulaştıkça koyulaşacak. Sarılarak ayrılacaklar. Mutlaka bir daha buluşmak üzere, bunu sık sık yapma dilekleriyle.
 
Karşılaşmadan bahsederler mi bu sohbette? Hiç sanmıyorum. Real Madrid’le Galatasaray o masaya mevzubahis olamaz. Belki Mesut’tan, Hamit’ten, Drogba’dan, Sneider’den konuşulur, ama maçtan asla. Planlar iki kadeh içkiyle açığa çıkmaz. Zaten oyunun asıl aktörleri olan oyuncular bu akşam kendi senaryolarını yazacaklar. Ama işte, bu maçın romanı yazılacaksa koca bir bölüm kenardaki adamlara ayrılacak. Belki Jose kazanırsa dünya tarihine geçmekten bahsedecek. Terim ise tarih yazmaktan...Takılacaklar birbirlerine. Bırak da kazanalım, diyecekler. 

Evet, Terim’le Mourinho deyince aynı kariyerden, aynı başarıdan, aynı tanınmışlıktan, aynı uluslararasılıktan bahsetmiyoruz. Bir tarafta futbolun ‘seçilmiş kişisi’ var. Seversiniz, sevmezsiniz, ama başarısına saygı duymak zorundasınız. Chelsea’yle şampiyon olduğunda “Paranın gücü” dedik. Ama Inter’in o muhteşem sezonundan, sonrasında geçen seneki Real Madrid şampiyonluğu ve seri Barcelona galibiyetlerinden sonra tartışma bitti. Bu sene Şampiyonlar Ligi’ni alsa da almasa da o gelmiş geçmiş en büyük antrenörlerden biri olarak tescillendi. Fatih Terim’i küçümsemek hiç kimsenin haddine değil. Ama Jose Mourinho başka. 

Yine de ortak bir dilleri var. Tarih yazan başarıları var. Kibirleri var, güçleri var, öfkeleri var. İkisi de yenilmeyi sevmiyor hiç. Daha direkt söyleyelim, kaybetmeye gelemiyorlar. En kötü, en sevimsiz hallerini o zaman görüyoruz. Belki bu konuda da dertleşirler sofrada. Biz anlamayız, ama belki onlar birbirlerini anlayabilirler. Evet, cesurlar, evet geri adım atmıyorlar. Evet çığır açıcılar, evet ufukları açık, evet vizyonları geniş. Ama en çok da birbirlerine benzedikleri için bu kadar yakın duruyorlar.
O yüzden Real Madrid ve Galatasaray sahaya çıktığında iki takım kadar, bu iki adamı da izleyeceğiz. Zaten maç, basın toplantılarında başlamış olacak. Söyledikleri her kelam, maçın üç dakikalık özetine girecek kadar önem arz edecek. Oynattıkları oyun kadar kenarda hal ve tavırlarına bakacağız. Ve inanın bu beni en az sahadaki oyun kadar heyecanlandırıyor. 

Peki nereye bağlanır bu sohbet? Ve gerçekten kulak misafiri olsak ne bekleriz? Açıkçası sadece başarılardan ibaret bir sohbet hepimizi sıkar. Beyin jimnastiğini duymak isteriz. Orta saha dinamiğini neden bu kadar önemsediklerini, hangi takımları ve teknik adamları takdir ettiklerini, hangi oyuncuları nasıl yönettiklerini falan. Ama içkinin bir aşamasından sonra hataları da konuşsalar keşke. Kibrin başarıya olan bağımlılığından bahsetseler... Öfke kontrolü meselesine girseler... Keşke...
Altını çizmek lazım; onlar olmasa da futbol tarihimizin önemli eşleşmelerinden biriydi bu. Onlarla ayrı bir lezzeti olacak. Belki de sezon başından beri ismi geçen ‘çilek tadı’ bu olacak. Bakalım hesabı kim ödeyecek?