Yarış güzel, peki ya yarışanlar

Farklı bir lig yaşadığımız hepimizin ortak kanısı. Üç takım en son ne zaman bitime iki hafta kala böyle omuz omuza geldi, hatırlayan çok az kişi vardır,
tabii yaşanmışsa... Heyecansızlıktan, eksik mücadeleden sürekli yakınır dururduk ve son haftada üçe bölünen heyecanlara hep imrendik. Yakın zamanda bu deneyimi yaşamış olan İtalya’ya, Almanya’ya, Hollanda’ya bu yüzden kıskançlıkla baktık. Kutlu olsun, artık son haftaya taşınsın ya da taşınmasın, bizim de foto finişle bitecek nur topu gibi bir ligimiz oldu.

Dünyayı bardağın dolu tarafıyla tanımlayan ve anlamlandırmaya çabalayan biri olarak tabii ki bu hal ve gidişten memnunum. Sonuçta Banu Hanım’ın (Yelkovan) da sıklıkla zikrettiği gibi rekabet olmadan kalite zor. Fakat içimize sinmeyen onca şeyi görmeyecek
kadar gözümüz perdelenmiyor. Tamam, Galatasaray, Fenerbahçe, Sivasspor nefes nefese koşuyor, ama futbolun ‘toplam kalitesi’ aynı hızla koşuyor mu, doğrusu tartışılır.

Sıralamanın tersinden, yani Sivasspor’dan başlayalım. Evet, şampiyon olurlarsa futbol tarihimizde bir eşik geçilir, üstelik bunu çok da mütevazı bir kadroyla yapmış olacaklar ve bir anlamda imkânsızı mümkün kılacaklar. Böyle bir durumda ‘makro tarih’ elbette ki onların başarılarını zapta geçecek. Fakat mikro tarihçiler pek de aynı kanaatte olmayacak. Her açıklamasında milliyetçi hamasete avaz veren, asabiyesi ve söylemiyle otoritarizmi besleyen, oynattığı oyun açısından baktığımızda sürekli bozan ama asla ‘kendi oyununu’ oynamayan ve oyun planını hep rakibe göre uyarlayan Bülent Uygun’un Sivas’ı, hakikaten bu ülke futboluna bir ufuk açabilecek mi gerçekten? Sezon başından beri Sivasspor şampiyon olsun diyen ve kalburüstü olmayan oyuncularla mucize yarattıklarına inanan biri olarak soruyorum: Sivas’ın açtığı yoldan yeni bir futbol rüyasını nasıl kuracağız? Vatan-millet-Sakarya olmadan, ‘kamçı’ olmadan bu ülke futbolu koşamayacak mı? Hoşgörüsü zayıf, haddinden fazla katı olan ve açıklamalarıyla siyasi konumunu hep belli eden Bülent Uygun mudur genç antrenörlerin rol modeli?

Geçelim Fenerbahçe’ye. Tamam, iddiaya göre bir grup ne idüğü belirsiz yaptı o ‘görmek istemediğimiz olayları’. Evet, kulüp hemen kınadı, tel’in etti, mesaj saçtı (takibini de yapmalarını bekliyoruz). Ama öyle ya da böyle, camia kara yaslar bağlamadı mı? İlk mağlubiyet anında “Ne olacak bu Fener’in hali” sorusu hortlamadı mı? Zico’yla bu iş olmaz’cılar gizli istifa davetiyeleri çıkarmadı mı? Hani Fenerbahçe çağdaş yatırımlar sonucunda en kurumsal kulüptü? Geçtiğimiz Pazar sabahı lig bitse tarihinin en iyi sezonunu yaşamış sayılacak bir camia, bir mağlubiyetle yine en eski sorularla yeniden niye yüzleşir ki? Aziz Yıldırım kendi tarihinde sezon başında takımın başında olan ama sezonu şampiyon yapamadan kapayan hiçbir hocayla sözleşme yenilemedi. Şimdi Zico’yu da aynı kader mi bekliyor acaba? Kim onun kalacağını garanti edebilir ki? Kalmazsa yazık değil mi onca emeğe? İki sene önce Denizlispor maçının kaybedildiği günkü travma, hortlamak için neden can atıyor? Bu kadar kırılgan bir zeminde kurumsal bir gelecek nasıl inşa edilir ki?

Ve son olarak Galatasaray. Aslında futbol adına doğru olan ne varsa tersini yapan, neresinden tutsanız elinizde kalan bir yapı
şampiyonluğa gidiyor. Hadi iki sene önce parasızlıktan dayanışma ruhu türetmişlerdi ve arkaik de olsa şövalye işi bir hikâye yazmışlardı. Ama bu sefer ne diyeceğiz? Altı maçı seyircisiz oynamak durumunda kaldığı sezonda, tartışılan bir antrenörü getirip sonra da götürenleri alkışlayan, teknik direktörsüz bu işin olabileceği yanılgısına malzeme veren bir takımdan özenilecek bir öykü çıkar mı hiç? Hadi çıktı diyelim, bu bir örnek olabilir mi? Fenerbahçe’den daha çok giderek Türkiye’ye benzeyen Galatasaray, kendi içinde AKP’si (Hakan
Şükür ve taifesi) ve CHP’sini (lise), dolayısıyla da kendi iç-çatışmasını yaratmadı mı?
Böyle bir yapı mı temsil edecek futbolumuzu?
Beşiktaş’a, Rizespor’a, Ankaraspor’a, Manisaspor’a, Gençlerbirliği’ne, Büyükşehir Belediye’ye hiç girmiyorum. Onlar başarısız zaten. Yukarıdakiler ise başarılı sayılanlar. Ama tüm bu tespitler bize karamsarlıktan başka ne öğütlüyor? Lig tarihinin en heyecanlı, en dinamik yarışının geri planında bu gerçeklerin de bulunması yeterince travmatik, değil mi? Hazır böyle güzel bir finiş izlerken, biraz da bunları nasıl aşacağımızı tartışmanın zamanı gelmedi mi?