Yayına kaldığı yerden devam

?Show must go on? diyor pankartların dili. Geçen sene bir hoş sada olarak kalmamalı. Oysa ben endişeliyim. Fırından çıkmak üzere olan Orhan Pamuk?un son romanı Masumiyet...

‘Show must go on’ diyor pankartların dili. Geçen sene bir hoş sada olarak kalmamalı. Oysa ben endişeliyim. Fırından çıkmak üzere olan Orhan Pamuk’un son romanı Masumiyet Müzesi’nin mottosu aklımdan gitmiyor: Ya Fenerbahçe seyircisi de geçen
sezon için aynı sözleri söylüyorsa: “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”
İlk onbir korkutucu. Kasıktan sakatlığı genel olarak nüksetmek için pusuda bekleyen Emre’siz (görünen o ki sakatlığı değil, oynuyor olması haber niteliğini daha çok haiz), böyle maçlarda daha çok sakarlıklarıyla hatırlansa da, aslında takımın defanstaki gönyesi olan Edu’suz, geçen sene koleksiyonu olan defansif orta sahalardan son seçim olan Maldonado’lu bir kadro. Ya işler sarpa sararsa.
İki taraf da açık meralara izin verip, oyun alanının boyunu uzatınca, hızlı, pozisyonlu, tempolu ama bir o kadar da riskli bir kar∫ıla∫ma izledik ilk devrede. Neyse ki Maldonado geldiğinden beri en kesici ve en öne doğru oyununu oynuyordu ve bu sayede Fenerbahçe oyunu daha istediği yerde götürdü. Bunun sonucu olarak geldi gol; öncüleri zaten vardı, eli kulağındaydı. Tek sorun golden sonra bile kontrataklarda geride az adamla yakalanıyor olmalarıydı. Takımın gevşemesi için en az bir gol daha yazıyordu reçete. Ama ya tersi olursa...
Geri kalan bölümün özeti: Devler ligi vitesine geçen Alex. Geldiği günden beri en iyi futbolunu oynayan Maldonado. İşlek bir bulvar olarak Roberto-Uğur hattı. Herkesin verkaç duvarı olmak için didinen Semih. Oyunu enfes okuyan Guiza. Neredeyse bir kez bile geçit vermeyen Yasin-Lugona düeti... Tek sorun geçen seneden biriktirdikleri fiyaka fazlası nedeniyle oyunu bozulan Kazım-Gökhan ikilisi ve bazen kontraya yemeye müsait alan kullanımı. Partizan’dan ise ayakta kalan tek şey Moreira-Diarra kontağı. Tabii bir de Toşiç’in enfes frikik golünden sonraki heves. Yine de endi∫eye daha fazla alan bırakmadı Sarı Lacivertliler. Oyun dönmedi. Zaten kaygıların hiçbiri de gerçekleşmedi. Basın tribününde bile, tribünleri tahrik ediyorlar diye tacize uğrayan Partizanlı gazeteciler daha iyi biliyormuş bu işi. ‘Tur mucize olur’ demişlerdi. Nitekim Kafkaslar gerim gerim gerilirken Tanrı futbola zaman ayırmadı. Fenerbahçe biraz Milli Takım’ın ‘kalan sağlar bizimdir’ ruhuyla, çokça da bu seviyede oyun oynama alışkanlığıyla sıyrıldı geçti Partizan’ı. Tıpkı pek çok Şampiyonlar
Ligi müdavimi gibi. Sanırım asıl kazanım da bu. Artık o podyumun bir parçası bu takım. Bunu en sıkıntılı anlarında bile belli ediyor. Ben ise paranoyalarım gerçek olmadı diye mutluyum. Sonuçta ne kadar Şampiyonlar Ligi’nde mücadele eden takım, o kadar futbol ufku. Bükreş’ten de iyi haber gelseydi, fena mı olurdu yani?
NOT: Dört bir yanda ‘Tek Kimlik Fenerbahçe’ pankartı var. Çin’in olimpiyada yapıştırdığı ‘Tek Dünya Tek Rüya’ sloganını hatırlatıyor.
Oysa homojen bir kimlik değildir ki Fenerbahçelilik. Beton değil çatı, mermer değil mozaiktir. Fenerbahçe aşkı dediğiniz şey çoğuldur çoğul. Bu ‘tek’lik özlemi daha çok iki savaş arası faşizmlerinin sloganını, ya da neo-Çin ceberutluğunu çağrıştırıyor. Ama uzak dursunlar. Özgürlükçü, çoğulcu, demokratik bir cumhuriyet olsun.