Zeki Müren'ler de bizi gördü

Laureus Spor Ödülleri gecesinde Banu Yelkovan'la oradaydık.
Zeki Müren'ler de bizi gördü

Arsene Efendi yle ayaküstü konuştuk.

Aslında Laureus Dünya Spor Ödülleri daveti geldiğinde işin cazibesi ortadaydı. Ama bu kadarını biz de beklemiyorduk. Banu Yelkovan’la birlikte NTVspor adına Vodafone davetiyle uçağa bindiğimizde ufak çaplı bir Veni Vidi Vici olur diyorduk. Ama öyle insanların elini sıktık ki, iki gün geçti hâlâ elimi yıkarken yanlış bir şey yaptığımı düşünüyorum.
Gezinin programını okuduğumuzda Vodafone’un dünya şirini yetkilileri olan Onur Gargılı, Ercüment Şener, Deniz Akşit ve Ender Uslu’ya küsmeyi düşünmüştüm. Alman disipliniyle geçirimsiz, ‘kaçamağa’ izin vermeyen program yapmışlardı. Araya iki kitapçı, bir Covent Garden sığdırmak bile zor oldu. Nereden bilirdik, o ‘ara’larda ne efsanelerle sohbet varmış ve başka şeye heveslenen çarpılırmış…
Yayıncı kuruluş olmanın ayrıcalığıyla başladık. Dediler ki Bobby Charlton var, Boris Becker var ister misiniz? “Onlar da bizi görecek mi” diye sormamı Banu engelledi. THY’nin o güzel reklamında top yüzüne gelecek diye Rooney’in ödünü koparan adam karşımıza oturdu ve sakin sakin, şirin şirin anlattı. Elini öpme hamlemin engellenmesi üzerine bir sonraki röportaja Banu oturdu (bu arada emektar Charlton rahatsızlandı ve ödül törenine gelemedi. Selamını Ferguson’a ben götürmek zorunda kaldım!) Boris Becker Nadal-Federer-Djokoviç’ten hangisi daha iyi diye bahsederken sohbetin sonu Mesut’a geldi. Tamam soğuktu, eski Almanya’dan kalmaydı ama Becker’di sonuçta. Çocukluğumuzun ‘kızılşın’ oğlan çocuğu... 

Comaneci vardı, Pele ve Taçsız Kral eksikti
Ardından basın toplantısına gittik. Karşımızda, aslında koca bir tahtta yan yana oturması gereken isimler mütevazı sandalyelere dizilmişti: 400 metre engelli efsanesi Laureus Başkanı Edwin Moses, Dekatlon Sevdirme Kurulu Başkanı Daley Thomspon, Phelps’ten önceki (P.Ö.) yüzme efsanesi Mark Spitz, “yüksel ki yerin burası değildir” sözünü ciddiye alan sırıklama atlamanın idolü Sergey Bubka ve dünyada ismi herkes tarafından bilinen tek cimnastikçi Nadia Comaneci… Yani bir tek, Şener Şen sesiyle söylersek Pele ve Taçsız Kral eksikti. Yetmedi, basın toplantısından sonra fanilerin arasına inip sohbet de ettiler. Comaneci’nin orada söylediği bir söz unutulmazdı: “Olimpiyat’ı altın madalyaya endeksleyen zihniyeti medya yarattı. Bu yüzden ikinci olmak, üçüncü olmaktan kötüdür. Çünkü ikinci altını kaçırmıştır, üçüncü bronz almıştır.”
Araya şımarık bir dedikodu raporu vermek gerekirse: Edwin Moses antipatikti. Daley Thomspon’la ahbap olduk; Naim Süleymanoğlu’na selam söyledi; bize yemeğe gelir diye bekliyoruz. Hâlâ endamı ve güzelliği yerinde olan Comaneci; Thompson, Moses ve Spitz’le “Bunların rekoru kırıldı” diye dalga geçti. Bubka Soğuk Savaş döneminden dem vurdum diye bana kötü baktı, Mark Spitz’in seksi madalyalı fotoğrafı çok gerilerde kalmış, kendisi tonton bir dede kıvamında. 

Wenger’in sapıkları
Gece kokteylde Vieira olsun, Capello olsun, sohbet sohbeti açtı. Capello’ya endişelenmemesini, Hikmet Karaman’ın yeni sözleşme imzaladığını söyledik. Vieira’ya üçüncü kez Galatasaray’a karşı kaçırdığı penaltıyı hatırlatmam hoş olmadı. Ama Banu dahil dört Fransızın sohbetine eşlik etmeme kızmadılar (Diğer Fransızlar, bizim Pascal’la Desailly’ydi.) Gecenin olayı ise Arsene Wenger’in Banu’yla beni sapık sanması oldu. Kokteyl alanına girer girmez yakasından tutup döndürdük. Zorla fotoğraf çektirdik. Sonra nereye gitse peşine takıldık. Yetmedi, aynı anda kokteylden ayrıldık, aynı anda vestiyerden palto istedik. Adamcağız korktu, bizle asansöre binmedi. Tam saha presten bu kadar kolay yılarsan Barcelona’ya yenilirsin ‘Arsene Efendi’… diyemedik.
Ertesi gün ilk durak Vodafone Kupası’ydı. Türkiye şampiyonu Mosi Tekstil İngiltere’ye 3 gol atıp bizi sevindirdi. Ama finalde bildiğimiz Yunanistan gibi oynayan Yunanistan takımına yenilip ikinci oldular. Gönüllerin şampiyonu ödülünü vermediler, hakem yanlı yönetim gösterdi, maçın satıldığından şüphelendik ve sahaya indik… Dermişim… İkinci olup Yunanlılarla birlikte eğlendik. Vallahi!
Akşam artık kırmızı halıya çıkma zamanıydı. Elde mikrofon, üstte alışamadığım takım elbise, yanımda Banu Hanım ve tuvaletiyle yerimizi aldık. Ünlüler geçiyordu, biz avlamaya çalışıyorduk. Ferguson’la açılışı yaptık. Dilim tutuldu, soruyu soramadım. O da tüm İskoç aksiliğiyle pis pis baktı. Neyse ki teselliye Villas Boas geldi. Portekiz’den ve Beşiktaş’tan konuştuk. Yani aslında sadece Portekiz’den konuştuk. ‘Fenerbahçemiz’e girmedik. Sonra kimler geldi kimler geçti tonuna geçtik. Mikrofon tuttuğumuz isimlerden spor tarihi yazılır: Alan Shearer, Martina Navratilova, Ruud Gullit, David Coulthard, Djokoviç, Barça başkanı Sandro Rosell, Socrates’in biraderi efsane Rai ve daha kimler kimler… Ödül töreninin ihtişamını hiç anlayamadık. Helak olmuştuk…
Sözün özü, bize spor sevgisini nakşeden isimlerin belki de yarısını gördük, sohbet ettik iki gecede. Programın içinde Chelsea-Manchester United maçı da vardı ama onu anlatmaya hiç gerek kalmadı. Bildiğiniz Premier Lig işte. Ayrıntılar pazartesi günü NTVspor’da olacak. Ama ben Cruyff’la muhabbet etmenin şokundan henüz kurtulabilmiş değilim. Daha doğrusu değildim. Memleket gündemine değer değmez kendime geldim. Durum ortada: Onlara Olimpiyat ruhu, bize genel kurullar… Ne diyordu o meşhur pankart: “Welcome to the Hell.”


Johan Cruyff mütevazı olabilir mi?
Olabilir. Oldu da nitekim… Kırmızı Halı’da kendisini fark et-memizle önüne yatmamız bir oldu. Benim elim ayağım tutmayınca soruları Banu sordu. Hepsine şirin şirin cevaplar verdi. Yetmedi, Türkiye’ye geleceğini söyledi. Sonra akşam bir de kokteylde yakaladık kendisini. Bizi görünce gülümsedi, selam verdi. “Bana su verdi” diye ortalıkta gezinmeye başlamadan önce Hollanda ’78 kadrosunda yer almama nedeninin politik olmadığını
öğrendik. Murcia’da Franco’nun askerlerinin yanından attığı kornerin fotoğrafını hatırlattım. Güldü ve ‘iyi fotoğraftır’ dedi. Ama sohbetinden çok kibirsiz, munis, sıcak olmasından etkilendik. Cruyff mütevazı olabiliyorsa, kimin kibirli olma hakkı var ki?



Ve gecenin bombaları...
Kokteylin en büyük bombası benim elimde patladı. 100 metre efsanesi Frankie Fredericks’i Edwin Moses sandım! (Sayın hâkim! Lütfen yandaki fotoğrafa bir bakın ve öyle karar verin. Üstelik o gece kıyafetleri de aynıydı.) Felaketten beni Fuat Akdağ kurtardı. Neyse ki bazılarının Celine Dion zannettiği ismin Monica Seles olduğunu söyledim de spor kültürümü ipten aldım. Gecede Fredericks’e ‘hayranı’ olduğumu söyledim. “Ben o değilim” diye dalga geçip yüreğime indirdi ve gülerek bir tüyo verdi. “Johan Blake Olimpiyatlar’da Usain Bolt’u geçebilir.”