'Burası artık gerçekten şehrin tiyatrosu'

Berlin Maxim Gorki Tiyatrosu artık Şermin Lang-hoff'a emanet. Almanya tarihinde ilk kez bir devlet tiyatrosunu Türkiye kökenli biri yönetiyor. Berlin sanat gündemine oturan Langhoff ile 'evimiz' dediği Maxim Gorki Tiyatrosu'nda buluştuk.
'Burası artık gerçekten şehrin tiyatrosu'

19. yy’dan kalma mimarisiyle karşılıyor sizi Berlin’deki Maxim Gorki Tiyatrosu. Avluda ilk göze çarpan, ışıklı panonun tepesindeki bir çift siyah göz. Yozgatlı Ermeni-Alman oyuncu Sesede Terziyan, konukları içeri buyur ediyor. Burası Berlin’in beş devlet tiyatrosundan biri. Bugün 430 kişilik salona ek olarak ‘Studio R’ adlı bir de deneme sahnesine sahip olan bina, 1952’den beri tiyatro olarak kullanılıyor. Ve mekân bu günlerde Berlin’de, Türkiye kökenli tiyatro yöneticisi Şermin Langhoff ile anılıyor. ü;

Karşılaştığım Alman gazeteciler ondan ‘müthiş kadın’ diye söz ediyor. Son dönemde Der Spiegel ve Berliner Zeitung’dan Vogue Business ve Brigitte’ye farklı perspektiflerde yayın organları kendisiyle söyleşilere yer vermiş. Sezon başında Maxim Gorki Tiyatrosu genel sanat yönetmenliği görevine gelen Şermin Langhoff, Almanya tarihinde bir devlet tiyatrosunun başına geçen ilk Türkiye kökenli kişi. (Ve tabii ilk kadın.)

Türkiyeli bir göçmen ailenin kızı olarak çocukluğundan beri Almanya’da yaşayan Şermin Langhoff, tiyatro ve sinema dünyası için yabancı bir isim değil. (Özellikle Alman off-tiyatrolarından Ballhaus Naunynstrasse’deki çalışmalarının başarısı hem medya ve kamuoyu desteği hem de ödüllerle tescillenmişti.) Deutsche Welle Akademi’nin gazeteci değişim programıyla bulunduğum Berlin’de niyetim; Türkiye kökenli tiyatrocuların gündemini solumaktı. Aklımda isimler, defterimde notlarla vardığım şehirdeyse oklar Maxim Gorki Tiyatrosu’nu ve Şermin Langhoff’u gösteriyordu. Zira Langhoff, Türkiye kökenli Alman tiyatrocuları da ‘evimiz’ (Theater Haus) dediği Maxim Gorki Tiyatrosu’nda toplamıştı. 



Langhoff’un politikası, burayı tıpkı Berlin gibi çokkültürlü bir yapıya çevirmek yönünde. Ekipteki Rus, Ermeni, Türk isimlere sahip Alman oyuncuları; Langhoff’un davetiyle burada oyunlar üreten Türkiye kökenli isimleri fark edince ama en önemlisi oyunlara göz atınca ‘çokkültürlülüğün’ bu tiyatroya nasıl nüfuz ettiğini anlıyorsunuz.

Burada Falk Richter imzalı ‘Small Town Boy’u izleme imkânı buldum. (Yazar oyunda Langhoff’tan ‘Queen Şermin/Kraliçe Şermin’ diye bahsediyordu.) Alman toplumunda eşcinsel olmayı taşralı bir genç üzerinden anlatan ve Merkel ile Putin’in ‘homofobik’ politikalarını eleştiren oyunda Türkiye kökenli bir gencin öyküsü de geçiyordu. (Marc Sinan ve Aydın Teker imzalı) ‘Dede Korkut’ ve (Nurkan Erpulat’ın yönettiği) ‘Vişne Bahçesi’ de hem rejideki hem dramaturjideki vurgularıyla Berlin’deki kültürlerin, dillerin iç içe geçmişliğine vurgu yapan iki yeni oyun.

Maxim Gorki’deki görüşmelerim ve gözlemlerim için bana destek veren, Langhoff’un danışmanı Osman Tok’a teşekkürlerimi de not edip sözü Şermin Langhoff’a bırakıyorum...

Önce Kreuzberg’deki Ballhaus Naunynstrasse’de ilgi toplayan çalışmalarınızdan bahsetmemek olmaz. Orada ‘post-migrant (göç sonrası) tiyatro’ kavramını ürettiniz. Nasıl bir ihtiyacın sonucuydu bu?

Fassbinder’den beri filmde, edebiyatta bir gelişme vardı; 50 yılda Almanya’ya gelmişlerin hikâyesi anlatılıyordu ama tiyatroda istisnalar dışında yoktu. Filmden gelen birisi olarak Neco Çelik, Hakan Savaş Mican, Mıraz Bezar, İdil Üner gibi film yönetmeni arkadaşlarımı tiyatroya kazandırdım. Nurkan Erpulat, Tunçay Kulaoğlu, Feridun Zaimoğlu gibi arkadaşları yeni hikâyeler yazmaları için teşvik ettik. İkinci, üçüncü kuşağı desteklemek konusunda ciddiysek Ballhaus Naunynstrasse gibi bir altyapıya ihtiyaç vardı. ‘Post migration’ (Göç sonrası) dedik buna. Zira toplumsal tartışmalarda hâlâ Almanya’ya dün gelmişiz gibi bir varsayım vardı. Alman tiyatrosundaki bu çelişkili durumu, devletin finanse ettiği ve bütün halka seslenmesi gereken bir tiyatrodan anlatma ihtiyacı vardı. Ballhaus’ta her gün kapalı gişe oynadık; ikinci yıl Almanya’nın en iyi oyunu, üçüncü yıl en iyi off-tiyatrosu seçildik. Ve Ballhaus’un kapasitesi yetmez oldu.

Ballhaus’ta sahnelenen ve Maxim Gorki’de süren, Nurkan Erpulat-Jens Hillje imzalı ‘Delikanlı’nın (Verrücktes Blut) bomba etkisi yapmasını nasıl açıklarsınız?

Asıl özelliği çok çok düşük entelektüel seviyedeki entegrasyon tartışmalarını bence çok yükseltmesiydi. İzleyicinin bakışını tematize etmek, “Böyle görüyorsun bu genci” demek için sahnede Türk öğrenci klişesini kurup sonra kırıyor. Eleştiri objesi olarak da yüksek kültür şovenizmi yapan öğretmeni alıyor. Sarrazin’lerin, Necla Kelek’lerin; “Biz aydınlanmışız, özeliz” derken yabancıları, yoksulları suçlu olarak gösterenlerin eleştirisi...

Geçen sezon sonunda Viyana’dan aldığınız teklif tam olarak neydi?

Uluslararası Viyana Tiyatro ve Müzik Festivali’nin tiyatro sanat yönetmenliğini teklif ettiler. Ballhaus’ta yirmi kişi çalışıyor, yarım milyon Euro bütçesi var. Gorki’de 160 kişi çalışıyor ve 9.8 milyon Euro yıllık bütçe. Viyana’da altı haftada 3 milyon Euro’luk bütçe söz konusu. Viyana’yı prensipte kabul etmiştim ki Berlin Belediye Başkanı ve kültür senatörü Klaus Wowereit’tan Maxim Gorki Tiyatrosu’nun sanat yönetmenliği teklifi geldi.

Neden Gorki’yi seçtiniz?

Maxim Gorki, Berlin’in şehir tiyatrosu olarak çok daha politik bir imkân. Şehir için tiyatro yapmak, Ballhaus’la başlattıklarımızı ileriye götürmek demekti. Burası bir göç şehri. 777 yıl önce yüzde 100 göçmen vardı Berlin’de. Kültür tarihinden yola çıkarak, sadece işçi göçünü değil, bugünün Berlin’ini, yaşadığımız heterojeniteyi anlatma imkânı vardı. Artık ‘post-migrant’ diye bir isim koymuyoruz yaptığımıza. Bugün belki de konsept olarak Berlin’in tek şehir tiyatrosuyuz. Diğer dört devlet tiyatrosu -Deutsches Theater, Schaubühne, Volksbühne, Berliner Ensemble- daha fazla temsilci ve klasik tiyatro kanonu kapsamında kalmak zorundalar…
Böylece Almanya’nın Türkiye kökenli ilk devlet tiyatrosu yöneticisi oldunuz… 


Bir de savaş sonrasından beri ilk kez bir kadın, Berlin’de bir devlet tiyatrosunun başına geçiyor. En son Helene Weigel, Brecht’ten sonra Berliner Ensemle’yi yönetmişti.

Alman gazeteciler sizin bir devlet tiyatrosunun başına geçmenizi heyecanla karşılıyor.

Çok büyük ilgiyle karşılanıyor; hem kadın hem Türkiyeli olmam. Politikada alıştık ama sanatta yoktu böyle bir şey, devlet tiyatrolarında hiç yok. Medyatik bir yanı da var ilginin. Bu şehrin halkına seslenmek önemli. ‘Brigitte’ gibi bir kadın dergisini okuyan veya ‘Vogue Business’ı okuyup sadece operaya giden birinin buraya gelmesi çok önemli. Teklifi bana getirmeleri, çokkültürlülük anlamında politik bir tercihti elbette.

Siz nasıl hissediyorsunuz?
Neoklasisizm içinde inanılmaz güzel ve sıcak bir mekân burası. Çok seviyorum evimizi, tiyatromuzu. 160 kişinin 160’ı da elle kolla sarılı. İmkânlar çoğaldı, istediğim yönetmenle çalışabiliyorum, istediğim oyunları çıkarabiliyorum. 

Hikâyeleri güçlü olan oyuncular istedik’
Ekibiniz Berlin’deki çeşitliliği yansıtıyor. Yazarlarınız, yönetmenleriniz, oyuncularınız farklı kökenlerden Almanlar… Bu şehirle ilgili bir ekip kurduk. Almanya’nın en iyi oyuncularını toplamaya çalıştık. Alman Alman’ı da var; Rus Alman’ı, Türk Alman’ı, Yugoslav Alman’ı, siyah Alman’ı, beyaz Alman’ı da... Kukla oyuncular değil; enerjileriyle, hikâyeleriyle güçlü oyuncular istedik. ‘Ev yönetmenimiz’ diyebileceğim üç isim var: Nurkan Erpulat, İsrailli Yael Ronen ve Sebastian Nübling. Türkiye kökenli Hakan Savaş Mican, Neco Çelik, Marc Sinan ve Nuran David Çalış da burası için işler üretiyor. 

‘Etiketleri yok etmeye çalışıyoruz’

Alman tiyatro sahnesinin en iyi genç nesil oyuncularından (En son 2012’de Polonya Uluslararası Tiyatro Festivali Kontakt’tan en iyi oyuncu ödülü aldı) biriyle Maxim Gorki’nin kantinindeyiz: Sesede Terziyan. 1981 doğumlu, gözlerinin içi -gerçekten de- gülen bu genç kadın, 12 Eylül’den önce, siyasi sebeplerle Almanya’ya göç eden Yozgatlı Ermeni bir ailenin kızı. Annesinin karnında geldiği Almanya’da, ilkgençlik yıllarını tiyatro ve müzikle geçirmiş. Ernst Busch Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun. Dizilerde, filmlerde rol alsa da en çok tiyatro performanslarıyla tanınıyor. Dönüm noktasını 2009’da Şermin Langhoff’la tanışıp Ballhaus Naunynstrasse’de tiyatro yapmaya başlamasıyla anlatıyor. Gorki’de ‘Delikanlı’, ‘Vişne Bahçesi’, ‘Geçiş Toplumu’ ve ‘Güneşin Çocukları’ ile sahnede. Fatih Akın’ın ‘The Cut’ıyla da beyazperdede olacak.

Ballhaus Naunynstrasse’deki ‘post-migrant’ oyunlarınızla nasıl tepkiler alıyordunuz?

İlk oyun Hakan Savaş Mican’ın ‘Mezbaha Kuğuları’ydı. İkincisi Nurkan Erpulat ve Tuncay Kulaoğlu’nun ‘Lö Bal Almanya’sıydı. İşçi göçünü anlatmaya çalıştık. Sinemada, edebiyatta Almanya’daki yabancı kökenlilerin tarihi vardı ama tiyatroda hikâyelerimiz anlatılmamıştı. Bunu biz yapacaktık. Mican’ın oyunu eski Doğu Almanya hikâyesiydi, bunu Kreuzberg’deki Türklerin bakışıyla anlatmaya çalıştık. Bazı eski Doğu Almanlar “Hikâyeniz, bizim yaşadıklarımız gibi” dedi. Daha önce ‘siz’ ve ‘biz’ vardı. Kaynaşma başladı... Biz de 50 senedir sizinle yaşıyoruz. Ama biri seni dışlamak isterse hiçbir şansın olmuyor, kaynaşmaya. Onu başardık
Ballhaus’ta. Ve Maxim Gorki’ye gelebildik. Ballhaus’ta da devam ediyorum, ailemiz büyüyor.

Kendini nasıl tanımlıyorsun?
Kuzey Almanya’da doğan bir Anadolu Ermenisi’yim. Kendimi önce insan olarak görüyorum. Allahtan oyuncu oldum, içimde değişik ruhlar geziyor (gülüyor).

Bir Alman devlet tiyatrosu olan Gorki’de Türkiye kökenli insanlarla tiyatro yapmak nasıl hissettiriyor?

Çocukluğumdan beri özlemdi bu. Büyüme sürecimiz farklı; iki, üç kültürün arasında büyüyorsun. Ben içimi daha dolu hissediyorum ama karşındaki etiketliyor seni. Gorki’de bu etiketleri yok etmeye çalışıyoruz. Ama yalnız olmuyor. Aynı kalp atışıyla, aynı umutla, aynı öfkeyle hareket edecek insanlarla buluştuk.

TV dizilerinde hep Türk kızı rolleri mi geliyor?

Hep aynı tipi oynamamı istiyorlar: Türkiye’den göç etmiş, ezilmiş, babaları hep sorunlu…

Bu rahatsız ediyor mu seni?

Tabii ki… Hayatın bir bölümünde böyle hikâyeler de var. Ama başka hikâyeler de var. Almanlara yabancı kökenli kadınları başka bir gözle göstermek istemiyorlar herhalde. Hep klişe! Tiyatroda farklı tabii.

Evde hangi dil konuşulurdu?

Ailemin İstanbul’daki parçası Ermenice konuşabiliyor ama annem-babam konuşamıyor. Benim Ermenicem tek tük. Evde Türkçe konuşuyorduk. İçimde Anadolu Ermenisi ruhu var ama bu bizi ayıran değil, birleştiren bir şey.

Türkiye’deki Ermenilerle ilgili gündemi takip ediyor musun?

Tabii. Ailemin anarşisti benim! (gülüyor). İstiyorum ki konuşalım, korkumuzu yenelim. Eskide kalırsak önümüze bakamayız. Hrant Dink çok sevdiğim, saydığım biriydi. Milliyetçi değildi, demokrattı. Onun için göze batıyordu. Her toplumda milliyetçilik var. Buna karşıyım, insanlık kazansın artık.

Farklı kültürleri taşıyan bir kadınsın, insanların sana yaklaşımı nasıl?

Kimisi “A Almancanız ne güzel” diyor. Almancam ya kötü oluyor, ya iyi… Beni kimse kendinden görmez. Ne Türkler, ne Almanlar, ne Ermeniler… Ama bunun avantajını yaşıyorum. Tabii ki içsel olarak sorun yaşadım. Azınlığın, azınlığının, azınlığının içinde büyüdüm. Bunu sadece ailemle paylaşabildim. Alman vatandaşlığımı alırken Ermeni ismimi almak istedim, kendimi saklamak istemiyorum.