Sisler ve efektler arasında kaybolan bir 'Frankenstein'

Sadri Alışık Tiyatrosu'nun 'Frankenstein'ı, bir 'yaratığın', insanlaştıkça canavarlaşması yorumuyla sahneye taşınıyor. Lakin verilmek istenen duygu; sisler, efektler, hantal sahne tasarımı ve 'canlandırma stili' bir sahnelemenin arasında silikleşiyor...
Sisler ve efektler arasında kaybolan bir 'Frankenstein'

Yazın tarihinin sinemaya ve sahneye defalarca uyarlanan kült mertebesindeki eserlerinden ‘Frankenstein’, Sadri Alışık Tiyatrosu prodüksiyonu olarak seyirci karşısında. İngiliz yazar Mary Shelley’nin 19. yy başında kaleme aldığı romanın, neredeyse uyarlama sayısı kadar yorum sayısı var. Sadri Alışık Tiyatrosu’nun Nick Dear’ın sahne uyarlaması, Selen Korad Birkiye’nin çevirisi ve Şakir Gürzumar yönetimindeki ‘Frankenstein’da bir ‘yaratığın’ insanlaştıkça canavarlaşması diye özetleyebileceğimiz bir yorumla sahneleniyor.
Dr. Frankenstein’ın deneyleri sonucu yaratıp sonra da kendi ‘eserinden’ korkup terk ettiği bu ‘yaratık’ toplum içine karıştıkça dışlanır. Gözleri görmeyen bir emekli profesörle, köy evinde geçirdiği bir senenin sonunda sadece  ‘insan gibi’ konuşmayı, okumayı, temel toplum ve ahlak kurallarını değil, aynı zamanda uygarlık tarihinin temel felsefi ve edebi metinlerini, ‘iyilik-kötülük’ kavramlarını ve hatta ‘sınıf algısını’ bile öğrenecektir.
Yaratıcısı, ‘babası’ Dr. Frankenstein tarafından insafsızca terk edilen bu yalnız ‘ucube’; sevmeyi, aşkı, hayal kurmayı ve en nihayetinde intikam almayı da bilen bir insandır artık. Ve lakin köksüzlüğü ve ‘farklı görünümüyle’ toplumun ötekisi, yabancısı olmaya da mahkumdur…
Gürzumar’ın rejisi öyküyü büyük ölçüde, bu ‘ucubenin’ insan oldukça ‘kötülüğe’ meyletmesi (hıncını almak için yangın çıkarıp bir aileyi yok etmesi, ‘babası’ Dr. Frankenstein’ı bulabilmek uğruna, onun küçük kardeşini kaçırıp öldürmesi, akabinde kendisine ihanet eden Frankenstein’ın eşini kendine yeni kurban seçmesi vs…) üzerine kurmuş ki bu tercih, insanlıktan ışık hızıyla uzaklaşan ahvalimize isabet olmuş.

Seyirciyi etkilemek için prodüksiyon konusunda eller korkak alıştırılmamış. Sadece açılış sahnesinde kullanılan devasa bir ‘makine’ (Yaratık, bir vinç marifetiyle bu makineden havalandırılarak çıkıyor ilk olarak karşımıza), sonra sahnenin büyük kısmını kaplayan metal ağırlıklı kocaman bir dekor seti (iki yanındaki işlevsiz çarklar ‘sistemin acımasız dişlileri’ manasına mı geliyor acaba?), malikane sahnelerinde yine gösterişli koltuklar, şamdanlar vs... sahnede yerini alıyor. Oyunun sahnelerine göre arkadaki perdeye dekora ‘destek atan’ görüntüler yansıtılıyor. (Benzer bir projeksiyon kullanımı Şehir Tiyatroları’nın ‘12. Gecesi’nde de vardı. Yönetmenler neden ille bazı ‘manzaraları’ gözlerimizin önüne sermek ister ki…) Ve tabii ‘heyecanlı’, ‘yüksek’ sahnelerde ortamda şimşek gibi çakan ‘stroboskop ışığı’ kullanımı. Ama en mühimi sis! Korkarım yıllar sonra oyunu hatırladığımda ilk aklıma gelen sahneye gani gani basılan sis olacak.

Sahneyi bu kadar ‘görsel efektle’ doldurmanın amacı; defalarca sinemaya da uyarlanmış bir eserin ‘tiyatroda da izlenme değeri’ olduğunu göstermek midir, yoksa tamamen topluluğun tiyatro anlayışı ve seyirci kitlesinin istediğini vermek midir… Bilemiyorum. Kendi adıma seyirci olarak, devasa dekorlar ve efekt aksiyonunu değil, kıvrak reji fikirlerini, inandırıcı oyunculuk performanslarını ve iyi bir metin çözümlemesinden etkilenmeyi tercih ederim.
Sadri Alışık Tiyatrosu’nun ‘Frankenstein’ının sıkıntısı metin çözümlemesinde ya da seyirciye ‘mesajını’ geçirmede değil. Hazır bu anlamda hedefe kilitlenmişken; sahnede de daha 'distopik masalsı' bir ton tutturulabilirmiş. Ama tercih, gösterişten yana yapılmış gibi geldi bana. Bu durum da sahnelerin çoğunda akıp giden anlar değil, ‘canlandırma stili’i kareler yaratılmasına sebep olmuş. Halkın birden sahneye dalıp kayıp çocuğu aramaya başladıkları ya da ‘yaratık’ ile yaşlı profesörün ikili sohbetleri gibi akışkan sahneler, ne yazık ki çoğunlukta değil.

Oyunun iki ana karakteri, Cansel Elçin’in canlandırdığı Dr. Frankenstein ile Kerem Alışık’ın sırtladığı ‘yaratık’ arasında ise ciddi bir inandırıcılık uçurumu var. Elçin’in deliliğin sınırlarında dolaşan, bencil Frankenstein olarak ikna edici bir performans sergilediğini söylemek pek mümkün değil. Alışık ise git-gelli bir performans sunuyor. Yaratığa özgü bir beden dili ve konuşma üslubu geliştirmiş, Kerem Alışık. Lakin, yaratığın’ duygusuna kendimi gerçekten kaptırdığım anlar kadar, oyuncunun sanki içeriden sıkıştırılıyormuş gibi kendini fazlasıyla kasarak konuştuğu ve hareket ettiği sahneler de kaldı aklımda.
Oyunun en duru, en net, en inandırıcı performansının, kısacık sahnesiyle çocuk oyuncu Ali Keçeli’den geldiğini not etmemek haksızlık olur.
Oyunculukların biraz daha doğala kaydığı, rejinin akıcı bir kıvama doğru geçtiği –sis ve efektlerde tasarrufa gidildiği- bir versiyon da en az şimdiki kadar ‘etkileyici bir prodüksiyon’ olacaktır, eminim.

FRANKENSTEIN
Yazan: Mary Shelley
Uyarlayan: Nick Dear
Yöneten: Şakir Gürzumar
Dekor-Kostüm Tasarımı: Şirin Dağtekin Yenen
Oyuncular: Cansel Elçin, Deniz Uğur, Engin Gürmen, Yılmaz Gruda, Ceyda Elkaya, Batuhan Pamukçu, Ömür Kayakırılmaz, Burcu Görek, Merve Erdoğan, Şahin Adıgüzel, Nalan Deliormanlı, Ozan Akif Serman, Gürkan Ezer, Ali Keçeli
Süre: 120 dk. 
Bilet Fiyatı: Öğrenci 57, Tam 67 lira. 
Ne zaman, nerede?: 6 ve 13 Şubat 20.30’da Zorlu PSM’de.