Fidel'in peşinde...

Yıl 1996. İstanbul'da Habitat konferansı var. Milliyet'te muhabirim. Küba lideri Fidel'in peşinden koşturuyorum. Fidel nerede, ben orada. Hayalim kendisiyle bir söyleşi yapabilmek, en azından günün sonunda resimaltına girebilecek anlamlı bir-iki çift laf alabilmek.

Yıl 1996. İstanbul'da Habitat konferansı var. Milliyet'te muhabirim. Küba lideri Fidel'in peşinden koşturuyorum. Fidel nerede, ben orada. Hayalim kendisiyle bir söyleşi yapabilmek, en azından günün sonunda resimaltına girebilecek anlamlı bir-iki çift laf alabilmek. Bu uğurda otel lobilerinde beklemekten ayaklarıma karasular indi, Etiler'de ziyaret ettiği puro dükkânının girişinde ezilme tehlikesi geçirdim, kendisini Beylerbeyi'nde ağırlayan dokuzuncu cumhurbaşkanımızın korumalarıyla itiştim (önce onlar ittiler), denize düşme tehlikesi geçirdim.
Sonuçta, Fidel'le görüşebilen tek gazeteci Leyla Umar oldu. Otel lobisinde çöktüm, kaldım. Leyla Umar, Fidel'le görüşebildiğine çok sevinmişti tabii, ama halime üzülmüştü. Ben de halime üzülmüştüm, ama sonra onun Fidel'le görüştüğüne sevindim, çünkü 20 yıldır bekliyordu. Neyse, ben ertesi gün yine Fidel'in peşinden koşturmaya inatla devam ettim. Sonunda Atatürk Havalimanı VIP Salonu'nun çıkış kapısına kadar geldik. Fidel kapıdan dışarıya adımını atmak üzere... Ümitsizce 'Fideel...' dediğimi hatırlıyorum. Bana döndü, ayaklarımı yerden keserek beni sürükleyen kalabalığın ve korumalarının üzerinden elini uzattı. Ben de elimi ona uzattım haliyle... Çakı gibi duran Commandante'nin eli yumuşacıktı. "Ven en Cuba!" diye seslendi. Korumalardan biri, "Küba'ya gel diyor" diye tercüme etti. Fidel'in uçağının havalanıp gözden kayboluşunu feri kaçmış gözler ve düşmüş omuzlarla izledim.
Reggeatone kuşağı
Küba'ya 11 yıl sonra gidebildim. Bugünün koşullarında Fidel'le görüşmek mümkün olmayacaktı tabii ki. Eğer kamera karşısına çıkacak olsa, 'Banu Güven'le 24 Saat'i değil de, Hugo Chavez'le 'Alo Başkan' programını tercih edeceğini düşündüm. Tabii bir de Küba Televizyonu var. Orada bulunduğum bir hafta-10 gün içinde sık sık Fidel'in imzasını taşıyan yazılı açıklamalara rastladım. Kameranın yakına girerek gösterdiği son açıklaması, ki Fidel'in attığı imzayı taşıyordu, küresel ısınmayla mücadele konuluydu ve tabii ki içinde sık sık 'Estados Unidos' lafı geçiyordu. Fidel afiyette olduğunu Kübalılara bu yolla anlatıyordu.
Bir başka Küba kanalındaysa, aynı gerçek hayatta olduğu gibi, aralıksız müzik vardı. Bazıları gayet güzel senaryolu, bazıları Miami özentisi kliplerin döndüğü bir müzik kanalı. Eski Havana'da, Havanalıların takıldığı bir barda, elde rom bu kanala takılıp kaldım bir süre ve salsaların, boleroların ülkesinde genç kuşağın reggeatone kuşağına dönüştüğünü keşfettim. Bu görüşüm, Havana ve Trinidad sokaklarında dolaşırken de teyid oldu.
Zaten Havana'da, daha ilk durağımızda, arkadaşımızın annesinin evinin sokağında reggeatone partisi karşıladı bizi. Yol yorgunluğuyla kendimizi içeri attık, partiye bulaşmadık. Sabah uyandığımız oda, komşudan yükselen bolerolarla çınlıyordu. Kahvaltı ettiğimiz oda ise yine ipini koparmış bir reggeatone ritmiyle... Arada bir yerden de salsa geliyordu.
Kübalıların güne kahvaltı niyetine müzikle başlamayı sevdiklerini fark ettim. Trinidad'dan sabahın 07.30'unda kalkan otobüs de o saatten Havana'ya varana kadar salsayla çınlayınca, durum tescillendi. Gece yuvarladığım romlar ve Tukolalı Cuba Libre'lerden sonra 'La chica de la Turquiaaa...' anonsuyla pistin ortasına fırlamış olan ben bile, sabah o saatte salsayla sallanmakta zorlandım doğrusu.
Granma gazetesi
Madem televizyondan gidiyoruz, ABD'den İspanyolca yayın yapan bir kanaldan da söz etmek lazım. Bu kanalda kapağı kuzeye atan mutlu Kübalıları görmek mümkün. Dans yarışmaları falan da var. Bir çift, Burak Kut'un söylediği 'Komple komple komple tiki' şarkısının başka bir dildeki yorumu eşliğinde deli gibi dans ediyordu. Bu görüntüler bir yerde tesadüfen baktığım ekrana, kimsenin nerede olduğunu bilmediği çanak antenden yansıyordu.
Televizyonlarda bunlar, Havana sokaklarında ise sapsarı 'cocotaxi'lerin içinde hızla hareket eden insanlar, renkleri ve güzel eskimişlikleriyle insanın aklını başından alan arabalar, binalar, evlerde eski buzdolapları, bu kadar çok eski şey olunca her köşe başında tamirciler, bazen kısa alışveriş kuyrukları, 50 cente aldıkları İngilizce Granma gazetesini 1 çevrilebilir pesoya satmak isteyen girişimciler, para karşılığı fotoğraf çektirmek için süslenip bütün gün aynı noktada ellerinde puroyla oturan kadınlar ya da sokakta dans eden yaşlı beyler, Latin Amerika Filmleri Festivali, sahaflar, sergiler, parklarda yayılanlar, dokuz yıl önce Miami'de karşı devrimci hareketi izlerken casusluk yaptıkları iddiasıyla tutuklanan beş Kübalı'nın posterleri, her köşe başında bedava sağlık hizmeti, billboard'larda 'Bush planı: Evlerinizi ve okullarınızı, iyi olan her şeyi almak istiyor' afişleri, meydanlarda paten kayan, beyzbol oynayan gençler var.
Che Guevara kartpostallardan, turistik tişörtlerden, Devrim Meydanı'ndaki anıtından, ama bazen de bir evin duvarındaki resmi ya da bir büfenin sigorta kutusunun üstüne iğreti biçimde yerleştirilen portersinden bakıyor, bazen de bir duvardan sesleniyor: "Gerçekçi ol, imkânsızı iste."
Prezervatiften balon
İmkânsız gibi görünen devrimlerin ülkesinde (siyah-beyaz ayrımına burada ABD'den çok önce son verildi), insanlar tarihleriyle gurur duyuyor, ama gündelik imkânsızlıkların üstesinden gelmek bezdirici olabiliyor. Yine de ülkede pasaport polisinin dışında asık suratlı insan neredeyse yok.
Su ve elektrik sık sık kesilse de, ulaşım sorun olsa da, ayda en fazla 20 doları bulan maaşlarla geçinseler de gülebiliyorlar. Yoktan var etmeyi, koşullar ne olursa olsun eğlenmeyi biliyorlar. Kutlama yapılacak, salon süslenecek, balon mu yok? Trinidad'da bir lokantanın çözümü: Prezervatifler şişiriliyor, üzerleri boyanıyor ve avizeye asılıyor. Partiye hoş geldiniz!
Kadınlar bakımlı olmayı ve süslenmeyi seviyor. Bigudi mi yok? Tuvalet kağıdının rulosunu kullanıyorlar, saçlar yine süper oluyor. Hayat böyle akıp giderken, adanın aksak ritimli müziği ona eşlik ediyor.
Havana sokaklarında iki kez, tanıdık birine rastlıyorum. Björk! Reggeatone'cu olmadığı için elini kolunu sallayarak rahat rahat dolaşmanın tadını çıkarıyor. Ben de onu tanımıyormuş gibi yapıyorum. Havana ahalisiyle birlikte çikolata almak için kuyruğa giriyorum.
Küba'ya tekrar gitmek istiyorum. Santiago de Cuba'yı göreceğim daha, Havana'daki parkta bir bankta bacak bacak üstüne atmış, 'Working Class Hero John Lennon'ın yanına ilişeceğim. Adanın ucuna uzanıp dalış yapacağım. Kim bilir, belki Fidel'le de görüşme imkânı bulurum bu sefer. Zira hâlâ ona soracaklarım var...



Küba'ya rengini veren 'cocotaxiler' ve meşhur otomobiller...