Led Zeppelin'i sevdim seveli...

Yer Londra. Tarih 10 Aralık olmuş çoktan... Yorgunum da, ama uykuya dalamıyorum... Sırtüstü uzanmışım yatağa, yüzüme bir gülümseme yayılmış. O günün akşamı Rock'n Roll aleminin gelmiş geçmiş en heyecan verici adamlarını görmeye, dinlemeye gideceğim.

Yer Londra. Tarih 10 Aralık olmuş çoktan... Yorgunum da, ama uykuya dalamıyorum... Sırtüstü uzanmışım yatağa, yüzüme bir gülümseme yayılmış. O günün akşamı Rock'n Roll aleminin gelmiş geçmiş en heyecan verici adamlarını görmeye, dinlemeye gideceğim.
Led Zeppelin dağıldığında 11 yaşındaydım. İki yıl sonra en sevdiğim albümler arasında 'Led Zeppelin IV' vardı. Arkadaşım Attila'nın çift telli gitarda (pek tabii ki) 'Stairway to Heaven' çalmaya çalışmasını hatırlıyorum, plağı döndüre döndüre dinlememizi, sözleri çıkarmaya ve söylemeye çalışmamızı... Daha sonra 'Since I've Been Loving You'yu ilk duyduğumda yaşadığım duyguyu. Duyduğum şeye âşık olmamı...
O dönem beni çarpan birçok müzisyende/grupta şunu yaşadım hep. Dinliyorum, beğeniyorum, "Kim bu?" diye soruyorum. Aldığım cevaplar: "Cat Stevens, ama Müslüman oldu, müziği bıraktı" ya da "Deep Purple, ama dağıldılar" ya da "Led Zeppelin. Yaa, onların da davulcuları öldü. Onlar da dağıldı". Ben adamları yeni keşfedip, olay mahalline yeni girmişim, bir bakıyorum ki geç bile kalmışım. Onlar çoktan gitmiş. Bonzo'nun ölmesine üzülüyorum, sadece birlikte çalışan değil, arkadaş da olan bu insanların birbirinden ayrılmasına üzülüyorum, onları hiçbir zaman bir arada göremeyeceğime üzülüyorum. Ne zaman Led Zeppelin dinlesem, şarkılara bu duygular da hafifçe eşlik ediyor.
Page ile Plant'i 1996'da İstanbul'da dinlemek çok iyi gelmişti tabii bunların üzerine. Robert Plant'i 4 Temmuz'da Açıkhava'da dinlemek de öyle, ama adamlar dağıldıktan 27 yıl sonra, geçen pazartesi gecesi Londra'da olan biten bambaşkaydı tabii. Aralarında Led Zeppelin'i daha önce birçok kez canlı dinleyip şimdi özlem giderecek olanların da, ilk kez dinleyecek olanların da bulunduğu, Robert Plant'in söylediğine bakılırsa 50 ülkeden 18 bin kişi, Londra'ya geldi. Kalabalık, konserin yapılacağı O2 Arena'ya doğru akarken, o heyecan da akıyordu, elle tutmak mümkündü sanki.
Müzik dünyasının başlı başına önemli bazı isimleri de aynı akıntının içindeydi. Yolda yürürken aceleyle yanımızdan geçen Peter Gabriel, konser için özel olarak hazırlanan tişörtlerden almak için karısı Laura Dern ile birlikte elele tutuşup uzun bir kuyruğa giren Ben Harper, kapının önünde arkadaşlarıyla laflayan İngilizlerin nispeten yeni kuşak müzisyenlerinden Oasis'in Noel Gallagher'ı, mutlu bir yüz ifadesiyle doğrudan kapıya yönelen U2'nun gitaristi The Edge, konser sırasında "Acaba bu adamları buradan daha iyi duyabilir miyim" diye yer değiştirip duran, bir ara önümüze gelip dikilen, tam zılgıtı yemek üzereyken şöyle bir döndüğünde kim olduğunu farkettiğim Paul McCartney... Normalde oradaki kalabalığın büyük ilgisine mazhar olacak bu isimler de herkes gibi sadece bu büyük buluşmaya odaklanmıştı. Kimse onlara dokunmadı bile. İstisnasız, herkesin kıblesi O2'nin sahnesiydi o gece...
Saat 21'i gösterdiğinde Led Zeppelin karşımızdaydı. 'Good Times, Bad Times'... O2'yi dolduran 18 bin kişi kesinlikle iyi vakit geçirecekti. Dev Arena'da ses biraz boğuluyordu, Plant'in mikrofonu sıkça öttü, ama kimse buna takılıp kalmadı. Plant durumu son derece profesyonelce idare etti, şarkılarını 'Artık yüksek notalara çıkamıyor' tartışmalarına da takılmadan, çok güzel yorumladı. Tabii ses masasına bir ara yaklaşıp, elini kafasının üzerinden kesme hareketiyle geçirerek yaptığı "Şu ötme işi burama geldi artık" uyarısı dikkatten kaçmadı.
Jimmy Page'in konserin iki hafta ertelenmesine neden olan parmak kırığından eser yoktu. Bas gitarist, aynı zamanda klavyenin de başına oturan John Paul Jones her zamanki gibi grubun direğiydi yine. Diğer direğin, Rock tarihinin en amansız davulcusu Bonzo'nun yerini ise oğlu Jason doldurdu. Babasının sololarını tekrar etmeye çalışmadı, içine doğduğu müziği, ustalıkla ve duyarak çaldı; habitatındaydı. Grup arkadaşı amcaları eskiden babasının önünde olduğu gibi, konser sırasında bu kez onun önünde toplandılar. Sahne ne kadar büyük olursa olsun, orada birbirleriyle temas içindeydiler. Sadece onlar ve müzik...
'Black Dog', 'In My Time of Dying', 'Dazed and Confused', 'Stairway to Heaven', 'The Song Remains the Same', 'Kashmir', ilk kez canlı icra ettikleri 'For Your Life', bis'ler 'Whole Lotta Love' ve 'Rock'n Roll' dahil olmak üzere 16 şarkı çalıyorlar. 'Babe I'm Gonna Leave You' yok, ama 'Since I've Been Loving You' var, hem de eskilerine göre daha sadeleştirilmiş bir yorumla... Karşımızda eskisi gibi sağlam, ama daha olgun, abartıdan uzak durmaya çalışan, ama malzemeden çalmayan bir Led Zeppelin duruyor. Konserin sonunda Jason amcalarının önünde diz çöküyor, bütün Arena zaten kendinden geçmiş durumda. Girişteki hava, dışarıya daha da yoğun bir şekilde çıkıyor. Çıkışta herkes, tanısın tanımasın, birbirini yakalayıp, "Nasıldı ama?" diye soruyor. Beni çevirenlerden biri, son derece şık giyimli 60 yaşlarında bir adam. "Ne güzeldi değil mi?" diyor... "Evet" diyorum, "başıma gelen en güzel şeydi."
Aklıma 'Since I've Been Loving You'yu ilk duyduğum an geliyor...