Acaba biz nerde yanlış yaptık?

Laureus ödül töreninde Cruyff'un tevazuuna vurgu yaptık ama işin ilginci oradaki onca 'görkemli' sporcudan hiçbirinin 'kibirli' olmamasıydı.

Önceki hafta Laureus ödül törenindeydik. Nereye dönsen dünyaca ünlü bir sporcuyla, meşhur bir futbolcuyla, olimpiyat rekortmeni bir atletle karşılaştığın gerçeküstü bir ortamdı. Bağış Erten olaydan hemen sonra taze taze yazdığı yazıda bizi en çok Johan Cruyff’un alçakgönüllülüğünün etkilediğini söyleyerek, “Cruyff kibirli değilse kimin olmaya hakkı var ki?” retorik sorusuyla bitirmişti. İşin komiği sadece Cruyff’un değil, o üç gün boyunca gördüğümüz, tanıştığımız, konuştuğumuz hiç kimsenin kibirli olmayışıydı aslında. Ya da asıl sorun, neden bizim sporcuları kibirli insanlar olarak bellediğimiz miydi yoksa? 

Vicdanı rahattı ama...
Dünyayı kendi ‘gözlerimizle’ gördüğümüz sır değil. Alışkanlıklarımız, algımızı belirliyor. Geçen gün futbolun içinden bir arkadaşımın yorumcular hakkında yaptığı saptama örneğin: “Sizin işiniz konuşmak olduğu için bütün yorumlarınızı bundan yola çıkarak yapıyor, cevapları orada arıyorsunuz... Aykut Hoca maçtan önce ne ‘dedi’? Fatih Hoca devre arasında ne ‘söyledi’? diye sorup, sonra olan biteni ‘konuşmalarla’ açıklamaya çalışıyorsunuz. Oysa teknik direktörlük farklı bir meslek. ‘Konuşarak’ yapılmıyor, çok başka dinamikleri var ama gel de bunu size anlat” diyordu sitemkâr sitemkâr...
Ama aşamadığımız takıntılar hepimizde var: Eric Cantona’nın Galatasaray-Fenerbahçe belgeseli için Fransız yapım ekibinin olmazsa olmaz tadında istediği bir kişi vardı. Üç farklı kaynaktan teyit ettiğim numarasını defalarca aradım. Açmadı. Dört ayrı mesaj attım. Geri dönmedi. En yakın arkadaşlarından birini devreye soktum, “Ben onlarla konuştum, röportajı çoktan yaptım” demiş. Ödül alacağı bir törenden önce başka bir aracıyla sordurdum: “Ne? Kim? Ne belgeseli? Haberim yok...” diye cevap vermiş. Oysa telefona çıkıp “Ben röportaj vermek istemiyorum, teşekkür ederim” dese her iki taraf için daha sancısız bir süreç olacaktı ama şimdi muhtemelen vicdanı çok rahat. Çünkü resmi olarak bizi reddetmedi. Sadece ona ‘ulaşamadık’. 

Sporcumuz ahkâmcı seyircimiz ise kavgacı
Laureus’ta tanıştığımız eski sporcuların çoğu çocuklar için vakıflarda, hayır işlerinde gönüllü olarak çalışıyor. Mesela Marcel Desailly her konuştuğuna Gana’da çocuklar için yaptıklarını anlatıyor heyecanla. Patrick Vieira, Manchester City’de işe başladığını ve kulübün farklı kademelerinde, özellikle akademide ve altyapıda çalıştığından bahsediyor. Boris Becker’le röportaj yapmadan önce “Sana Federer mi, Cokoviç mi, Nadal mı diye soracağım ve sanırım aynı soruyu 100. kez cevaplayacaksın” diyorum, “Profesyoneliz, işimiz bu, rahat ol” diye cevap veriyor.
Sonra insan ister istemez düşünmeye başlıyor. Neden bizden birisi, “Yahu neymiş bu Laureus, ben de gönüllü olarak çalışamaz mıyım böyle uluslararası organizasyonlarda?” diye düşünmüyor? Naim Süleymanoğlu mesela daha mı az dünya rekortmeni? Hakan Şükür, Patrick Vieira’dan daha mı az tanınan bir isim futbol dünyasında? Arsene Wenger var, Fatih Terim neden yok? Süreyya Ayhan nerede sahi? Kendi alanında bir yere gelmiş bir sporcumuz, bir antrenörümüz olsun, neden kendini rutinden, gündemden kurtarıp, böyle işlerde olamıyor? Vakfın en büyük sponsoru Vodafone; eminim bir talep gelse seve seve temasa geçirirler istedikleri kişiyle.
Dünyanın en global, en sınırları yok eden şeyi spor ama bizimki, uluslararası yarışmalarda başarı kazanan sporcularımız dahil olmak üzere hiçbir şekilde ‘konvertibl’ değil. Öyle bir yerellik ki bu, bak kelimenin Türkçesi bile yok!.. Nasıl bir spor kültürümüz varsa artık, sporcuyu kibirli, yorumcuyu ahkâmcı, seyirciyi kavgacı yapıyor. İstisnalar tabii ki var ama kaideyi bozmuyor.