Ah o eski başkanlar

Soruyorum: Etrafta birkaç koruma, herhangi bir kamera ya da sosyal sorumluluk projesi yokken, sokakta çocuklarla sohbet eden başkan kalmış mıdır?
Ah o eski başkanlar

Öyle çok başkan, yönetici filan tanımam ama şahsen tanıştığım ilk başkanı da unutamam. Sabah erken ya da antrenman sonrası geç, manda kasa Mercedes’i ve ağzında kocaman purosuyla tesislere girerken bizi her gördüğünde uzaktan el sallardı Ali Uras. Antrenman seyrediyorsak, yanımıza gelip kimin iyi çalıştığını sorardı. Soracak hiçbir şey bulamazsa, hatırımızı sorardı. Biz derken 13-14 yaşındaki dört kızdan, Ali Uras derken de eski Türk filmlerindeki Hulusi Kentmen’den bahsediyorum. Öyle tonton adamdı.

Alp Yalman’ı birkaç basketbol maçından hatırlıyorum. Salonun boş olduğu maçlarda, Abdi İpekçi’de şeref tribününde değil, hemen sağ yanındaki normal tribünde otururdu. Hafta sonu maçına takım elbise değil, kot pantolon, lastik ayakkabı ve omzuna bağladığı bir kazakla gelirdi. Yanında korumalar değil, 2-3 arkadaşı olurdu. Hiç unutmam Galatasaraylı bir arkadaşım, “Klas başkan dediğin böyle olur” demişti: “Şeref tribününde herkes oturur, önemli olan bu tribünde şeref tribününde oturuyormuş tavrıyla oturmaktır.”

Birkaç çocukluk anısına dayanarak tümevarımcı konuşuyorum belki ama sizce bugünün çocukları arasında herhangi bir başkan hakkında benim söylediklerime benzer sıcaklıkta anılar anlatabilecek olan var mıdır? Etrafta birkaç koruma, herhangi bir kamera ya da sosyal sorumluluk projesi yokken sokakta çocuklarla sohbet eden başkan kalmış mıdır? Aile dostu, yönetici torunu ya da futbolcu çocuğu olanların dışında bu sıcaklığa nail olan biliyor musunuz?

Eskiden Süleyman Seba’ya bakınca Beşiktaş, Ali Uras’a bakınca Galatasaray görülebilirdi; herhangi bir temsil sorunu yoktu. Önde korumalar sağı solu ittire ittire 20 kişi maça girmeler, maç izlerken hafif yana kaykılıp, el ağzı kapatarak yanındakiyle omuz üzerinden konuşmalar, devre arasında diyelim tuvalete gitmek üzere ayağa kalktığında 30 kişi yay gibi ayağa fırlamalar, kendi önde 15 kişi arkada kortej yürümeler de yoktu... Kabul, camialar da büyüdü, başkanların herkesin kafasındaki değerlere göre hareket etmeleri belki mümkün değil. Ama artık ona bakıp kendimizi hizaya çekeceğimiz bayrak adamlar da pek kalmadı. Belki de devir artık “Yazın kardeşim kulüplerinizin sarsılmaz değerlerini açık açık” devri olmalı? Yazsınlar ki biz de bilelim. Süleyman Seba’ya bakıp Beşiktaşlıyı, Metin Oktay’a bakıp Galatasaraylıyı, Lefter’e bakıp Fenerbahçeliyi tarif etmekten yorulduk. O tarife uyan kimse de kalmadı zaten.
Kol kırıldığında yen içinde kalmıyor artık madem, yazsınlar da gerçekten vazgeçilmez olan şeyler neymiş, biz de öğrenelim. Telefon mesajlarına geri dönmemek kovulma sebebiyken, telefon mesajlarının dökümünü, üstelik Rasim Ozan Kütahyalı’ya servis etmek aynı değerin neresine düşüyor, merakımızı giderelim.

Dürüstlük ya da sözünün eri olmak bir değerse mesela, başkan seçildiğinde “Beni televizyonlarda göremeyeceksiniz” diyerek, sonra kanal kanal dolaşmak tam olarak nasıl aynı çerçevede değerlendiriliyor, bunu da bilmek isteriz. Hepimiz insanız, verdiğimiz sözlerden geri dönme isteği herkeste oluyor. Da biz yapamıyoruz. Varsa Avrupai bir yolu, öğrenmeye açığız.

Kurumsallıktan anlamamız gereken, her fırsatta ve her yerde, televizyonda ve gazetelerde yine sadece başkanı görmek ve tribün liderinden gazeteciye herkesin başkana tek telefonla rahatlıkla ulaşması ise gerçekten bayağı yol kaydedilmiş demektir. Cevapsız çağrılar konusunda bu kadar hassas birinin, telefonlarını açmaması zaten prensiben yanlış olurdu. Son örnek olduğu için örnekleri Galatasaray başkanından verdim ama bence hepiniz yazın. Ne kadar prensibiniz, değeriniz, olmazsa olmazınız varsa yazın da bilelim, hizaya girelim.