Benjamin Button'ın Tuhaf Dünyası

Türkiye'de futbolun en popüler spor olduğu ortada. Ama yakından bakılınca madalyonun öbür tarafında sadece ve sadece cevapsız sorular var...

“Drogba ve Sneijder Galatasaray’da oynuyor... Kuyt ve Meireles Fenerbahçe’de... Beşiktaş, Ronaldinho’ya imza attırmaya çalışıyor... Trabzonspor’da Malouda, Zokora ve Bosingwa var; Dimitar Berbatov ve Lucas Piazon isimleri de gündemde... Sizdeki vergiler mi çok düşük? Sponsorlar mı para akıtıyor? Bu transferlerin arkasındaki güç ne? Geçenlerde Tiger Woods gelip köprüde golf oynamıştı, o nasıl oldu? Beni bu konularda aydınlatabilir misin? Bir ara sanki Türk kulüplerin ekonomik sıkıntıları vardı, toparladılar mı? Nasıl? Trabzonspor’un Avrupa gelirlerine el konma meselesi vardı, hatta Beşiktaş benzer bir sebepten Avrupa’dan men olmamış mıydı?”

İşte hafta başında yabancı bir meslektaşımdan aldığım mailin kısa özeti... Antalya’ya gelmiş, orada kamp yapan yabancı ve yerli takımları takip ederken cevaplarını kendi kendine veremediği bu soruları bana sormaya karar vermiş. Futbolun Türkiye’de en popüler spor olduğu artık bütün dünyanın malumu. Futbolcuların ahir dönem süper kahramanları olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Buradaki futbol ortamının, uzaktan bakıldığında heyecanıyla, coşkusuyla, tribün atmosferiyle cezbedici bir tarafı olduğu da doğru. Ama madalyonun öteki tarafında da sadece (ve sadece) cevapsız sorular var, üstelik adamcağız Allah için en zorlarını da sormamış. Yine de sadece transferler ve ekonomik durum hakkında olsa da içinde yaşaya yaşaya kanıksadığımız, gündem sağlı sollu geldiği için üzerinde düşünmeye bile vakit bulamadığımız ne çok soru var, farkında mısınız? Ülke olmuş kocaman bir soru işareti.

Her şeye dair fikrimiz var...

Türkiye’deki en süperinden en amatörüne hemen her kulübün ödeme sorunları olduğu sır değil. Futbol takımının olmasa, diğer branşların ödemeleri savsaklanıyor. Çoğu olayda kırılan kollar yen içinde kaldığından haberimiz dahi olmuyor. Gelirler son 10 yılda hatırı sayılır şekilde artmış olsa da o yorgan, her nedense bir türlü ayağa göre uzatılamıyor. Neyin doğru olduğunu kestiremediğimiz, kimin sözüne güveneceğimizi bilemediğimiz bir zeminde, futbol da aynı alaturkalıktan payını alıyor haliyle. O ara takvimde milli maçlar varsa ve kaybediyorsak hep beraber neden 75 milyonluk bir ülkeden bir türlü oyuncu çıkaramadığımızı konuşuyoruz. Lig dolu dizgin gidiyorsa, sadece ligden; hakem hataları oluyorsa sadece hakem hatalarından, transfer dönemlerinde sadece transferden konuşuyoruz. Sürekli bir şikayet modu.

Herkes işin şikayetçi tarafında çünkü pozisyonu ve konumu ne olursa olsun, burada kimsenin uzun vadeli tek bir plan yapma lüksü yok. Başkanından oyuncusuna, tercümanından masörüne kimse mi yerinden emin olmaz arkadaş? Nispeten daha sakin ve daha istediğini yapabildiğin izlenimi veren tek yer milli takım, son 5-6 senede sadece orada kaç tane yeni sayfa açtık saysanıza?

Böyle bir ortamda sorunların daha ön planda olması tabii ki kaçınılmaz. Kimse otoriteyi kendisinin kullandığını düşünmediği için olan bitenden hep diğerlerini suçlayarak sıyrıldığımız bir düzen kurulmuş, yuvarlanıp gidiyoruz. Şimdi transfer dönemi, sadece transfer konuşuruz.

Transferleri kimin, nasıl yapması gerektiği konusunda çok şükür hepimizin bir fikri var. Birimiz kulüp, birimiz teknik direktör, birimiz sportif direktör deriz, gerekirse sabahlara kadar tartışırız. Lig başlarken de doğruları ‘söylemiş’ olmanın iç huzuruyla başlarız ikinci yarıya. Ne de olsa doğruları yapmak gibi bir yükümlülüğümüz yok. O arada soru soran yabancı meslektaşların maillerine de “Aaa almamışım” deriz, olur biter.