Beş derste ?öfke kontrolü?

Ne oldu şimdi bu hafta? Geriye dönüp baktığımızda sen ne güzel haftaydın 3. hafta mı diyeceğiz, yoksa aklımızda gereksiz sertlikler, daha gereksiz kartlar ve öfke kontrolü deyimi mi miras kalacak sadece?
Beş derste ?öfke kontrolü?

Mehmet Yozgatlı ve Chaabani hem gol attı, hem de kırmızı kart gördü.

47 sarı, 9 kırmızı kart çıktı bu hafta... Ben sonradan kırmızıya dönen sarıları da sarıdan sayıyorum, bana ne. Hakemin cebinden ne renk çıkarsa, o rengin hanesine bir çentik hesabı. Bu kırmızıların üçü kalecilere çıktı: Galatasaray maçının kahramanı Ömer Çatkıç, maç sonunda taraftarlarla ‘sessiz’ kapışınca, Fenerbahçe file bekçisi Volkan hakemle gereksiz diyaloga girince, IBB kalecisi Hasagiç de pozisyon gereği (aaa!) kartı gördü. Uzun lafın kısası üç kartın ikisi vıdı vıdı.
Şimdi bütün haftasını önce başbakan, sonra Cem Uzan, sonra Milli Takım Teknik Direktörü Fatih Terim ve Belçika maçı ekseninde ‘öfke kontrolüne’ ayırmış ve bütün bu olan biteni çok çok çok ayıplamış bir milletin haftasonunu hepsine nazire yaparcasına böyle zıvanadan çıkması nasıl oluyor?
Konu Fatih Terim olduğunda, hepimiz haza hanımefendiyiz ya, “E yetti bu adam, insan kendine biraz hâkim olur, cık cık cık” demesi pek kolay oluyor... Neden? Çünkü, 1) Eleştirmek dünyanın en kolay şeyi, 2) Bu konuda zaten sabıkalı ve 3) İnsan dışardan bakınca kendinin benzer durumlarda ‘asla’ aynı şeyi yapmayacağını sandığı için kolay ahkam kesiyor (biz, geriye kalanlar cümleten mükemmeliz).

‘Anneme küfrettiler’
Ama hayat bu (c’est la vie) ve yukarıdakinin (Volkan tanıştırdı) en sevdiği şey insanı pat diye benzer bir duruma düşürüp, tükürdüğünü yalatması işte... Eminim Ömer Çatkıç da normal hayatta çok iyi bir insan. Ama bir tribün koro halinde ona (pardon annesine!) küfredince, o da deliriyor işte. Veya sakin sakin takımlarının Antalyaspor’u yenmesini seyretmeye gelmiş taraftarlar, tam önlerinde “Topu daha yavaş nasıl oyuna sokarım?” konusunda ilim yapmaktayken, bir de Milan Baros’a hareket çeken Ömer’e hiddetlenebiliyorlar aniden.
Bu veya Tayyip Erdoğan ya da Fatih Terim olayında hiç fark etmez, asıl mevzu olan bitene hangi noktadan baktığımız sanırım. Durduğun yer kimin yanıysa onun bakış açısına sahip oluyorsunuz çünkü. “Ama onu da tahrik ettiler” diyorsun, “Başka yolsuzluk dosyaları dururken bizimkilerin yaptığını manşete taşıdılar” diyorsun, “Belçika teknik direktörünün yaptıklarını neden görmezden geliyorsunuz?” diyorsun, “Topu 90 dakika boyunca o kadar geç oyuna soktu ki çileden çıktık hâkim, pardon hakem bey” diyorsun... Karşı taraf da bu esnada, “Kardeşim yolsuzluğun tarafı mı olur; bize ne Belçika teknik direktöründen; onlar da anneme küfrettiler” demekle meşgul. Kim haklı? Herkes. Ve de hiç kimse... Maalesef matematik hariç hiçbir yerde iki eksi bir artı etmiyor çünkü. 

Siestamız yok, sinirimiz ondan mı?

Akdeniz’in aynı kıyısında yaşayıp günün üç saatini ‘siesta’ya ayıran İspanyollar gibi olamamışız, öğle yemeğine istisnasız iki saat ayıran İtalyanlar gibi de değiliz. Haftada 35 saat çalışan, kalan vaktini kendisine ayıran Fransızlar gibi hiç... Bizim iki saat öğle yemeğine, üç saat uykuya, daha az çalışmaya, insan gibi yaşamaya vaktimiz yok. Çünkü (ya da sırf bu yüzden) biz bütün vaktimizi trafiğe, rakip firmaya, karımıza/kocamıza/çocuğumuza, yandaki arabaya, yağan yağmura, ışıldayan güneşe, havanın sıcaklığına/soğukluğuna, başbakana, tuttuğumuz takıma kızarak geçiriyoruz. Biz hepimiz kavga gürültü yaşıyoruz ama birisi çıkıp içimizdeki bize ayna tutunca da ‘en çok’ ona kızıyoruz, çünkü gördüğümüz gerçekten korkutucu. Çünkü o Fatih Terim, o Ömer Çatkıç, o Tayyip Erdoğan, o 90 dakika küfür eden tribünler, onlar biziz.
Başkasının öfkesine sahip çıkacağımıza sadece kendimize sahip çıksak, her şey çok daha kolay olmaz mı? Kusura bakmayın, bu hafta yazıda futbol olmadı pek. Peki ama sahada var mıydı?