Bir turnuvadan ?kişisel? notlar...

Bugüne kadarki bütün seyahatlerine kabin bavuluyla çıkmış, üç tişört, iki kotla dünyayı tavaf etmiş birisi için üç kişiyi tek bavula sığdırmak işkence gibi.

Bugüne kadarki bütün seyahatlerine kabin bavuluyla çıkmış, üç tişört, iki kotla dünyayı tavaf etmiş birisi için üç kişiyi tek bavula sığdırmak işkence gibi. Bir köşede bavula girmeyi bekleyen stelizatör, bilumum biberon, mama, n’olur n’olmaz kategorisinden 156 çocuk kıyafeti, 1100 bez, bütün gardırobunu yanına almaya karar vermiş Sinan’ın kıyafetleri, ek olarak da 3 tişört ve iki kot bana bakıyor. Dakikada bir fonda bebek ağlarken, bunları bir bavula sığdırmak ve hemen akabinde 4 aylık bebekle 13 gün boyunca o maç senin, bu şehir benim tadında bir İsviçre seyahatine çıkmak, milli takımımızın Avrupa Şampiyonu olması kadar zor ve meşakkatli bir görev.
Ama millet olarak ‘imkansız diye bir şey yoktur’ desturunu şiar edinmişiz nitekim.
Ben stelizatör, biberon ısıtıcı ve fazla bezleri bavul dışı bırakarak yapıyorum kadroyu; Fatih Terim, Yıldıray, Halil ve İbrahim Kaş’ı... Karar vermek çok zordu, inşallah geride bıraktıklarımıza ihtiyacımız olmaz. Maazallah Aras’a bir şey olursa annem, “O stelizatörü alacaktın yanına” diye hayatı zindan eder adama... Allah yardımcımız olsun...
Cenevre dünyanın en azından benim gördüğüm en yeşil metropolü... Apartman başına değil bir bahçe, küçük bir orman düşüyor resmen. İsviçreli aristokratlar her biri saray yavrusu malikanelerinin bahçelerini park olarak korunması koşuluyla şehre hediye etmişler. Babalarının akli dengesinin yerinde olmadığını iddia ederek dava açan ve bahçenin yerine apartman dikmeye çalışan mirasçıları da yokmuş ki adım başı bir koca park karşılıyor sizi. Şehrin bir yanında Leman gölü, diğer yanında Alp dağları ve görülebilecek kadar açık havalarda ‘Mont Blanc’ manzarası. Hava kabanlık olmasa da gerçekten serin ama soğuğu sıcağa tercih eden Banugillerden olduğumuz için, iyi geliyor bünyeye.
Adım başı cafeler, birçoğunu Paris’ten bildiğimiz Lipp, Entrecote gibi restoranların ukala Fransız garsonsuz versiyonları... Göl kenarında sonsuz bir yürüyüş ve bisiklet parkuru... Şehrin bir ucundan diğer ucuna yürüyerek gitmek, şehrin 5 km dışında köy hayatı yaşamak mümkün. Sokaklar sessiz ve telaşsız. İnsanlar sıcak ve güleryüzlü. Gölde yandan çarklı Missisipi vapurları gibi feribotlar sizi bir ucundan diğer ucuna taşımak için bekliyor. Hangi yöne 5 kilometre gitseniz kendinizi Fransa’da buluyorsunuz, 16 tane sınır kapısı varmış Cenevre’nin Fransa’yla... Evi İsviçre’de, garajı Fransa’da evler var. Ama garaja giderken pasaport soran yok, sınır kapıları daha ziyade dekor tadında, boşu boşuna almışız İsviçre vizesini, havaalanı dışında yüzüne bakan olmadı. Basel’e giderken İsviçre-Almanya-Fransa olmak üzere üç farklı ülkede seyahat ettiğimiz halde üstelik. Cenevre kendi ülkelerinde sokaklarda imza dağıtmaktan sıkılan, restoranlarda insanlar gözlerini dikip baktığı için rahat yemek yiyemeyen Alain Delon, Sophia Loren ve bilumum diğer ünlü insanın asla rahatsız edilmedikleri için yaşamak için tercih ettikleri şehir.
Bütün bunlara rağmen karşılaştığımız bütün Türkler “Burada yaşanmaz” diyorlar. Neden yaşanmazmış kardeşim? Rahat mı batacak?
Bence Fatih Hoca, gazetecilere “Cenevre’yi nasıl buldunuz?” diye sorsa ve yana yakıla ettikleri şikayetleri dinlese, milli takım hakkında yaptıkları eleştirileri o kadar kafaya takmazdı. Adamlar dünyanın en düzenli, en temiz, en elit şehrini ‘fazla sakin’ diye beğenmiyorlar, milli takımı nasıl beğenecekler?
Biz büyük bir turnuvada yer almanın ne demek olduğunu bilmeyen bir ülkenin çocuklarıyız. Almanya gibi üç Avrupa şampiyonluğumuz, Brezilya gibi beş dünya kupamız olsa, İtalya olsak, Fransa olsak belki durum farklı olurdu ama Türkiye’yiz biz kardeşim. Futbolda Macaristan zaferini bir kenara koyarsak, yaşadığımız bütün başarıları ben gördüm diyeyim, siz bundan “Harbiden ya, futbola başarı tarihimiz
amma da gençmiş” sonucunu çıkarın.
Milli takım için yapılan sponsor reklamlarında gözleri dolacak kadar duygusal, bir maç kaybedince gözü dönecek kadar asabiyiz.
Bir yaprak gibi bir uçtan diğerine savrulurken, serinkanlı duygularla nasıl maç seyredelim ki? Biz böyle olunca milli takımımız da İsveç’ten ithal olmadıkları için olsa gerek, aynı bizim gibiler.
Dolayısıyla kaybedince sadece seyredenler ve eleştirenler değil, eleştirenler de asabileşiyor, kazanınca sadece oynayanlar değil, gazeteciler de gururlanıyor.
Aslında bu masalın finaline, Türkiye ve Rusya yakışacaktı ve en komiği Avrupa Birliği üyesi olmayan bu iki ülkeden birinin Avrupa’nın en büyük kupasını evine götürmesi olacaktı ama olmadı. Finali, 2006 hariç bugüne kadar katıldığı neredeyse bütün turnuvalarda, turnuvanın en sevilen takımını evine yollayarak en antipatik takım olmayı başaran Almanya ile son 20 yılda hiçbir Avrupa Şampiyonası’nda çeyrek finalden ötesini görememiş İspanya oynayacak. Ne diyelim? Bari İspanya kazansın.