Değişmeyen tek şey 'basın'dır...

Basın toplantıları, bir ülkenin futbolunu gözlemlemek için uygun bir yer. Ama yurtdışındaki örneklerle kıyaslayınca tablo bizim için iyi değil.

Benim için yurtdışında maça gitmenin en büyük motivasyonlarından biri basın toplantıları. Elbet maça gitmenin hiç dinmeyen heyecanı, televizyondan izlediğimiz takımları canlı gözle ve bambaşka detaylara dikkat ederek seyretmenin yeniliği, taraftarların arasında maç seyretme günlerine dönüş derken oldukça motive edici başka tarafları da var bu işin. Yine de mesleki bir merak ve gözlem duygusuyla girilen basın toplantılarının yeri başka.

Geçenlerde tanıştığımız ve UEFA Medya Departmanı’nı kuran kişi olduğu için anlattıklarını merak ve heyecanla dinlediğimiz Frits Ahlstorm dünden bugüne futbol değişirken, stadyumlar değişirken futbolcu ve taraftar profili bile değişirken en az değişen şeyin basın olduğunu söyledi bize: “Aslında zaman içinde değişen en önemli şey güven duygusu. Eskiden teknik direktör gazeteciye bir şey anlattığında bunu karşılıklı bir güven ortamı içinde yaptığını bilirdi. Gazetecinin kendisini ‘koruyacağını’ bilirdi.”

Korumak derken işini eksik yapmayı kastetmediği, söylenenlerin özünün anlaşılarak aktarılacağına dair bir karşılıklı güvenden bahsettiğini
kolaylıkla anlamak mümkündü: “Hadi teknik direktörler yine neyse, onlar belli bir yaşta insanlar, belli tecrübeye sahipler. Asıl futbolcular artık hiç konuşmuyorlar. Söylediklerinin bugün ya da yarın kendilerinin aleyhlerine kullanılacağından, çarpıtılacağından korkularından artık düşündüklerinin üçte birini bile söylemiyorlar.”

Futbolcuların ne düşündükleri bu mesleğe girdiğimden beri en büyük merak konum. Gel gör ki yurtdışındakiler üç konuşuyorsa, bizimkiler zaten ancak bir. Onun çoğunluğu da maç sonu uzatılan mikrofonlara. En anlamadığım konu da bu zaten. Maç sonu kendilerine mikrofon uzatılacağını bilen insanlar olarak neden üç cümlecik olsun kafalarında bir şey hazırlamıyorlar? Geçen bir röportaja denk geldim: “Yani biz bugün, yani nasıl desem, yani elimizden geleni yaptık yani” tadında bir şeydi. Diğer kelimeler tam yerli yerinde olmayabilir nitekim bir noktada duyabildiğim tek şey ‘yani’ kelimesinden ibaretti. Artık her kulüpte iletişim departmanları var. Doğru iletişimin bir parçası da bu kısa anlarda ne söyleyecekleri konusunda yönlendirilmeye ihtiyaç duyan futbolculara yardım etmek olabilir. Yani.

‘Orada’ neşeli sohbet
Yurtdışındaki basın toplantıları, bizde olduğu gibi önce teknik direktörün bir şeyler anlatması, sonra anlattıkları üzerinden birkaç soru sormak ya da kafadaki cevabı almak için ısrarla aynı soruyu döndüre döndüre yöneltmek şeklinde olmuyor. Teknik direktör gelip oturuyor ve sonra basın sorumlusu el kaldıran basın mensuplarına hızlı hızlı söz vererek toplantıyı soru-cevap şeklinde yönetiyor. Bizdekinden daha az gergin, daha güler yüzlü bir ortam olduğu kesin. Gazetecilerin cep telefonlarının sesini kısmadıkları hatta gelen telefonlara cevap verdikleri, hoca konuşurken kendi aralarında konuştukları da oluyor. Şahsen asla yapamayacağım bir şey bu ama oralarda bir saygısızlık vesilesi olarak görülmemesi şaşırtıcı. Telefon gazetecinin işinin bir parçası ve yüksek sesle konuşup dikkat dağıtmadığı sürece, acil aramalar hoşgörülüyor gördüğüm kadarıyla. Bizde toplantıyı apar topar bitirip gitme vesilesi bile olabilen bir ‘küçük’ detay işte. Öte yandan bir paragraf konuşup, kendi fikrini detaylarıyla anlatıp, ‘Ne düşünüyorsunuz?’ ile bağlanan sorular orada da var tabii. Ve evrensel şekilde hiçbir teknik direktörü memnun etmeyen bir soru tipi arıyorsanız, işte tam da bu olmalı! Yine de itiraf etmeli ki bizdeki kadar sık olmuyor.

Pellegrini dinginliği...
İngiltere’de Bayern Münih’e kaybettikleri maç sonunda ısrarla hata yapan oyuncu adı arayan, hocadan isim alamayınca birkaç defa peş peşe “Peki ya Joe Hart?” diye hedef göstermeye çalışan muhabire, “Siz oyuncuları analiz edersiniz, ben oyunu” cevabını veren Pellegrini, şahsen gördüklerim arasında bu tarz soruları en ‘klas’ şekilde püskürten hocaydı. Allah herkese ondaki dinginliği nasip etsin, amin.