Diyalektik olarak kafayı yedim

Futbol yüzünden kafayı sıyırmak mümkün mü, bunu bizzat denemeye karar verdim... Yazar ve yorumcularımız, zamanında söylediğinin tersi çıkmış birileriyle savaş halinde. Ama o birileri kim belli değil!
Diyalektik olarak kafayı yedim

İlk haftalarda yerden yere vurulan Fenerbahçe, şimdi liderin iki puan gerisinde. FOTOĞRAF: YUSUF DURSUN

Bir işi fiilen yapmazken daha başarılı olan meslek grubu sakinleri kimlerdir?
a) Kasaplar, b) Mimarlar, c) Gazeteciler  d) Teknik direktörler...
Son saptamama göre ‘başarılı teknik direktör’ bu iş fiilen yapılırken olunabilen bir şey değil. Her mesleğin kendine göre bir dezavantajı var haliyle, bu işinki de bu işte, ne yapacaksınız? Ama sağ olsun diyalektik gereği, her dezavantajın bir de avantajı var. Bu sayede bu işi yapmazken de çalışırken hiç olmadığınız kadar ‘başarılı’ oluvereceksiniz. Bakınız Mustafa Denizli. Daha dün televizyonlarda yorum yaparken, gazetelere yazı yazarken fikirlerine ne kadar itibar edilen ‘başarılı bir teknik direktör’ idi. Şimdi taş çatlasa, ‘Beşiktaş’ın hocası’. Bakınız Mircea Lucescu. Daha dün kuyruğuna teneke bağlayıp çeribaşı diye kaçırttığımız bir Rumen idi, şimdi çalıştığı her takımı başarıya ulaştıran, başka bir ülkeden futbol gündemimizi karıştırmaya muktedir, gazetelere yazı yazan, yorum yapan bir futbol uleması. Hatta bakınız Rıdvan Dilmen. Fenerbahçe’nin başında geçirdiği 5 hafta dışında Süper Lig deneyimi olmayan bir hocayken bugün Türkiye’de futbolu en iyi bilen kişi. Kendi deyimiyle, “Değil Fenerbahçe’yi Barcelona’yı bile çalıştırabilir.” Aslında ben de seviyorum Rıdvan Dilmen’i. Ama konu itibarıyla bu örneği vermek zorundaydım.
Çünkü konumuz bu işin acayipliği. Konumuz, “Skibbe nereyi çalıştırmış? Leverkusen’i! Leverkusen de takım mı?” çerçevesi. E çalıştırsana sen de kolaysa Leverkusen’i? Teknik direktörlük performanslarını (maalesef) gayet iyi bildiğimiz adamlar, bir takımdan kovulmalarıyla yorumcu olmaları arasında geçen kısa sürede bizi hafıza kaybına uğradık zannediyorlar. Ama en uzak mesafesi Gaziantep olan bir ligde bu Avrupa meselelerinin bu kadar kolay olmaması gerek. Kolaysa ancak dile kolaydır yani.
Gerçi ben aslında bundan da bahsetmeyecektim. Bahsederken bahsederken, içimde biriken öfke su yüzüne çıkıyor, yani milletçe na’buramıza kadar dolmuş, taşmamızı sağlayacak o bir damlaya hasret vaziyette ‘eko eko’ dolaşıyoruz ya, ondan böyle oluyor. Bilenler bilir, eski Fırt’ta iki eli bıçaklı, kısa boylu bir ‘eko’ karakteri vardı. Kafasında yıldırımlar çaka çaka, “eko eko, hırs hırs..” diye kavgaya hazır dolaşırdı, Türk milletinin gerek trafikte, gerek sokakta dönüştüğü şey bana o inanılmaz bir ileri görüşlülükle çizilmiş karakteri hatırlatıyor işte. Yoksa bu yazıya tamamen empati niyetiyle başlayıp buralara varmam çok acayip. Gazete yazılarında da gidiş yoluna puan verilebilir mi acaba diyecekken aklıma şey geldi şimdi de: Fenerbahçe maçından önce görüşleri alınan yorumcu Oktay Derelioğlu, “Fenerbahçe için sezon başında neler neler dediler ama bakın liderle iki, Galatasaray’la sadece bir puan fark var arasında” dedi. Cümlede ‘özde’ bir hata yok. Ama ‘dediler’ fiilinin gizli öznesi olan ‘ler’ hecesi bende büyük sıkıntı yaratıyor. Kim kardeşim bu ‘ler’? Hangi programı açsam, birileri birilerinden şikâyetçi; hangi yazıyı okusam birileri, sürekli zamanında bir şeyler demiş, yapmış, söylemiş, eleştirmiş ama yaaa, bak işte gün olmuş devran dönmüş, o söylediklerinin tam tersi çıkmış olan birileriyle sanal savaş halinde. Biz Radikal ekibi olamayacağımıza göre bu ‘birileri’ bizzat sizsiniz kardeşim o ‘ler’ler işte... ‘Siz’ dediniz, ‘siz’ yaptınız, ‘siz’ eleştirdiniz, şimdi de yine ‘siz’ zeytinyağı gibi üste çıkıyorsunuz ama siz aileden tereyağcı olmalısınız, siz zeytinyağını sevmezsiniz bile, muhtemelen kereviz, pırasa bile yemezsiniz, bence siz sadece etle beslenirsiniz, bilemedin baştan bir çorba içersiniz demek geliyor ama diyemiyorum ki bu empati yazısında.