Eskilerden bir anı

Türkiye'de gündem farklı, benimkisi ise çok daha farklı. Bu haftalık köşeyi kişisel kullanıyorum. Mazur görün...

Mevsim kıştı, orası kesin de aylardan hangisiydi, tam hatırlamıyorum. Öğrenci değişim programıyla iki haftalığına Amiens adında küçük bir şehirden gelen Fransız bir çocuk ağırlıyorduk evde. Kardeşim ilk günden, “Merhaba, ben Fransızlardan nefret ederim” net tavrını koyduğunda, elin garibini eylemek işi tamamen üzerime kalmıştı. Arada sırada sabahları okulda gördüğü diğer Fransız arkadaşlarının anlattığı Nişantaşılı, kafeli, partili ortamlara özendiğini hissediyor ama o yaşta, o arabasızlık, o üç kuruş harçlık, o ödevleri yapmadan şuradan şuraya gidememe ve taa Florya’da oturma düzeninde ‘Anlasak ne olur anlamasak ne yazar’ diyerek, el almaza yatıyorduk.

İşler çocuğun futbol meraklısı olduğunu keşfedince değişti. “İstiyorsan seni Galatasaray’ın antrenmanına götüreyim” dedim. “Nasıl yapacaksın bunu” dedi şaşkınlıkla. Fransa’da antrenmanlara kolay girilip çıkılamadığını bilmiyordum. Zaten bizim çocuk da en fazla Amienspor idmanına gitmiş bir profil çiziyordu. Didier Six’i filan söyleyince iyice heyecanlandı. O dönemler böyle kapıda security’lerin filan beklediği yıllar değil; tesisin tek kapısında bir bekçi amca vardı, seni tanırsa girerdin, eskaza “Yassah” derse ağzınla kuş tutsan giremezdin. Fransız çocuğa psikolojik üstünlüğü yeni sağlamışken alınır risk değil. Haliyle tellerin altındaki gizli geçitten (!) soktum. Antrenman başlamıştı. Bütün bir yazı aynı aktiviteyi yaparak geçirdiğim için bütün rutini biliyordum. “İstersen bekleyip imza alalım” dedim. Zavallıcık sadece kafa sallayabildi. Binanın arka kapısının oraya gittik. Artık hava iyice kararmıştı. Annemin çoktan meraklanmaya başladığını tahmin ediyor ama duruşumdan ödün vermiyordum.

Saçını mı kuruttu nedir, Didier Six’in çıkışı bayağı uzun sürdü. Fransız çocuk bir sağa bir sola koşuyor, ondan önce çıkan futbolculardan imza topluyordu. Sonunda Six çıktı. Bizimki artık dilini yutmuş olduğundan açıklamayı ben yaptım. Adam gerçekten ilgilendi, imza verdi. O zamanlar bizim yaşımızdaki çocukların ne fotoğraf makinesi olurdu ne cep telefonu, dolayısıyla fotoğraf çektiremedik. Six’in yanında küçük kızı vardı, “Geç oldu, hadi sizi eve bırakayım” dedi. Asıl şenlik de o zaman başladı zaten. Evin önüne geldiğimizde annem, “Nerede kaldınız?” sert bakışlarıyla kapının önünde bekliyordu. Yabancı bir adamın arabasında olduğumuzu görünce bakışları “Bu adam da kim”e dönüştü. O yıllarda annelerin konuşmasına gerek yoktu, kaşla gözle idare ederlerdi. Bir noktada misafirperverliği ağır bastı, bana doğru “Ben sana sonra gösteririm” bakışını attıktan sonra, adama “Bir kahve içmeden bırakmam” deyiverdi. Six ve kızı bizimle eve girdi.

İşin kötüsü saat aslında geç meç değildi ve annemin komşularla yaptığı beş çayı devam etmekteydi. Annem Six’i üçlü koltuğun tam ortasına Melek Teyze ile 30 senedir Türkiye’de olmasına rağmen hâlâ ‘miş’li geçmişte konuşmayı başaran İtalyan Alda Abla’nın ortasına oturttu. “Sen kimmiş” dedi Alda Abla adama en kibar haliyle. “Ne iş yapıyorsun evladım” diye sordu Melek Teyze. Utanç içinde mutfağa kaçarken adamcağızın, “Ben futbolcuyum madam, Fransız milli takımında oynuyorum” dediğini duydum. Annem pis pis gülüyordu.

Monet sergisini gezen oğlum Aras, “Biliyor musun Monet ölmüş. Zaten Van Gogh da ölmüştü. Ananem onlara yemek yapıyordur şimdi” dedi. Annemi Van Gogh’a “Oğlum neden kulağını kestin” diye söylenirken hayal ettim. Ne yalan söyleyeyim, çok mümkün geldi.