Hangi ucundasın tahterevallinin?

Bugün söylediklerimiz futbolu asan, kesen, biçen ve tekrar dikenler kadar ağır çekmiyor olabilir ama bu değişecek... Bir gün mutlaka...
Hangi ucundasın tahterevallinin?

Bu hafta kendisini sevenlerini üzen Arda Turan, geçen haftaki Fenerbahçe derbisinde ayağına kramp giren Josico?ya yardım ederek alkış toplamıştı. FOTOĞRAF: OKTAY ÇİLESİZ / AA

Amerikalı anketör Louis Haris 1966’da bir anket yaparak katılımcılara “Kendimi etrafımda olup bitenlerden soyutlanmış hissediyorum” ve “Benim ne düşündüğümün önemi yok” gibi birtakım ifadelere katılıp katılmadıklarını sormuş. Sonra üşenmemiş, aynı anketi bir de 1986’da yapmış. Sonuçlar çarpıcı. 1966’da ne düşündüğünün önemi olmadığını söyleyenlerin oranı yüzde 36 iken 1986’da yüzde 60’lara fırlamış.
İnsan düşünmeden edemiyor, bu anketi eskaza Türkiye’de yapmış olsaymış sonuç ne çıkarmış diye. Ben iki uçta gidip geliyorum: Ne düşündüğünün önemi olmadığını söyleyenlerin oranı ya yüzde 1 çıkar, ya yüzde 99 gibime geliyor. Katiyen öyle yüzde 37 falan olmaz bizde!
Bir kere, herkesin, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” deme ihtimali taşıdığı ve işin komiği, herkesin ‘biri’, en azından ‘birinin bi’şeyi’ olma potansiyelinin olduğu bir ülke burası. Ya bizzat mühimiz ya bi’ mühimin hamili kart yakını. Eh, bu kadar önemli şahsiyetin birarada bulunduğu bir yerde de, kim söylediklerinin bir önemi olmadığını düşünebilir ki?
Öte yandan yıllardır aynı şeyi bıkmadan usanmadan söyleyip, sağır kulaklara, boş duvarlara, dipsiz kuyulara anlattığı hissiyatına kapılanlar da az değil yani. “Söylediklerimin hiçbir önemi yok” ruh halini iliklerine kemiklerine kadar hisseden bir grup biçare. Mesela ben. Kabul, bu ülkede bir şeyler değişiyor belki ama o kadar ağır bir tempoda değişiyor ki valla ne yalan söyleyeyim hiç değişmiyormuş izlenimi veriyor.

Hâlâ umut var mı?
Ben tam “Bir anket okudum, hayatım değişti” tadında düşüncelere gark olmuşken, geçtiğimiz Fenerbahçe-Galatasaray derbisine giden bir arkadaşım, ki Ankara’da yaşadığı için öyle zıt pıt maça gidebilen biri olmadığından gözlemlerinin her hafta aynı şeyi göre göre görmez olanlara nazaran daha doğru olduğunu varsayıyoruz bu noktada, uzun uzun her şeyin ne kadar farklı göründüğünü anlattı bize. “Televizyonlardan bize anlatılanlar doğru değil” diyordu heyecanla. İronik olan şu, kendisinin de televizyoncu oluşu olmalı. Hahaha.
Önce stadı ve tribünleri tasvir etti; maç öncesi tribünler çok geç dolduğu, insanlar maçla fazla ilgili gözükmediği için “Yav takım maç havasına giremeyecek” diye düşündüğünü, stat yukardan ısıtmalı olduğu için montunu çıkarmak zorunda kaldığını falan anlattı uzun uzun, biz bu kısımları ne de olsa bildiğimiz şeyler olduğu için pek dinlemedik, dinler gibi yaptık. Ama sonra yorumcuları seyrede seyrede nefret eder olduğu Josico’yu maçta izleyince fikrinin nasıl değiştiğini, maç sonrası görüntülerde sadece tribünlere yaptığı el kol gösterilen Arda’nın (bu arada geçmiş olsun) kramp giren Fenerbahçeli futbolcuya ilk yardıma koşan kişi olarak nasıl gözüne girdiğini, seyircinin o ilk golü yiyince homurdanmaya başlayan ve negatif etkide bulunan seyirciden ne kadar farklı olduğunu anlattı. “Futbolu televizyondan seyretmek, gazetelerden takip etmek insanı çok yanıltıyor” diye bir kez daha vurguladı. “Kendi fikrin olamıyor bir kere, en güvendiğin, yorumları sana en yakın gelen birini seçip, onun her söylediğine inanmaya başlıyorsun. Hiç çıplak gözle seyretmediğim Josico’yu başka neden sevmiyor olabilirim ki?” dedi.
Ben de son dönemde, hamilelik-doğum-bebek derken maçları yerinde seyredemez olup, televizyonda binbir yorumcuya muhatap oldum olalı, bünyeye çöken karamsarlığı böylece çözmüş oldum. Her hafta sahadaki oyun kendilerini yalanlasa da ısrarla futbolu en kesin ifadelerle anlatmaya çalışan yorumcular arasında, yazının girişindeki anketin “Ben ne söylersen söyleyeyim bir önemi yok” ucunda daimi yatılıydım. Ama artık sağ sol kalabalıklaşmaya başladı. İnanıyorum ki bir gün tahterevallide biz ağır çekeceğiz. Bir gün mutlaka. Ya da inşallah...