Koşmak hayata karışırcasına...

Doğruya doğru, aslında Marie Jose Perec'i görmeye gitmiştik. New York Maratonu'nda gazeteciler için günün programında 'sporcularla görüşme' yazıyordu ve listede olimpiyat madalyalı Perec'i görünce gözümüz parlamıştı. Onunla bir röportaj hiç de fena olmayacaktı.
Koşmak hayata karışırcasına...

Görüşme saatinden oldukça erken medya odasındaki yerimizi aldık. Manhattan ada olduğundan mıdır nedir, hava sıcakken çok sıcak, soğukken bildiğin ayaz. Caddeler ve sokaklar cetvelle çizmiş gibi düz olduğundan her köşe başı çift taraflı esiyor, koca şehir her blokta ayrı ‘ceryan’ yapıyor. Üzerinize afiyet, bir de Nuh Tufanı kopmasın mı o sabah: Yağmur öyle bir yağıyor ki hava durumunda ünlem işareti var! Parantez içinde tayfun yazıyor! Geçen sene bu maratonun kasırga yüzünden iptal olduğunu bilenler için paniğe çeyrek var. Yağmur münasebetiyle 1 kilometrelik çocuk koşusu da anında programdan çıkarılıyor. Tabii Marie-Jose Perec de gelemiyor.

Listenin geri kalanına bakıyoruz. Londra 2012’de madalyalı paralimpik atletler Josh Cassidy ve Tatyana McFadden aynı masada. Onlarla konuşmaya karar veriyoruz. Seyahatin en güzel kararını verdiğimizden henüz haberimiz yok.

“Herkesin koşmak için farklı bir nedeni var. Sizinki ne” sorusuna dünyanın en normal hikâyesini anlatırmış gibi başlıyor Tatyana: “Omuriliğimde önemli bir bozuklukla doğmuşum. Annem ve babam beni 21 günlükken yetimhaneye bırakmışlar. Belden aşağım tutmuyor ve 6 yaşında evlatlık edinilene kadar orada büyüdüm. Çok spor denedim ama tekerlekli sandalye koşusu bana en uygun olanıydı. Koşmak benim için hayata tutunmanın yoluydu. Bir nevi rehabilitasyon.”

Konuşmanın devamında ayrıntılarda sürekli bir anne figürü var: “ABD’ye döndüğümüzde annem beni doktora götürmüş. ‘Bu çocuk çok hasta, fazla yaşamaz’ demişler. Annem öyle düşünmüyormuş... ‘Bu çocuğun bünyesi zayıf, spor yapamaz’ demişler, annem aynı fikirde değilmiş... ‘Bu spora başlamak için geç kalmışsınız’ demişlerdi, annem ‘Denemek için asla geç değildir Tatyana’ dedi...”

Röportaj sonrasında omzuma birisi dokunuyor. “Pardon siz İstanbul’dan mısınız” diyor İngilizce. Karşımda sarışın, mavi gözlü, hafif toplu, gözlerinin içi gülen bir kadın: “Yakında Soçi’ye gideceğiz de öncesinde İstanbul’a uğramak istiyorum. Şehriniz söylendiği kadar güzel mi? Ha bu arada ben Tatyana’nın annesi Deborah.” Utanmasam kadının boynuna sarılıp sabaha kadar ağlayacağım. Aynı hikâyeyi bir de ona anlattırıyorum. Beyaz Saray’da çalışırken yardım gezisinde Rusya’ya gidişinden, gezdiği onca yetimhane, gördüğü onca çocuk arasında 6 yaşındaki bacakları tutmayan kızın aklından nasıl çıkmadığından, ertesi gün gidip evlatlık edinme işlemlerini nasıl başlattığından bahsediyor. “Çoğu anne-baba özürlü bir çocuk dünyaya getirmenin suçluluk duygusunu ömür boyu üzerinden atamaz. ‘Neden ben, ben ne hata yaptım?’ anlamsız sorusunun cevabını arar durur. Ben Tatyana’yı bilinçli bir şekilde seçtiğim için o duygu bende hiç olmadı. Ona sadece sevgi verebildim. Doktorlar onun yaşamayacağını söylediğinde ‘Bünyesini güçlendirirsem onu hayatta tutarım’ diye düşündüm ve bacaklarına en az ihtiyaç duyacağı spor yüzmeyle başladık” diye anlatıyor.

Tatyana NY Maratonu’ndan önce Chicago, Boston ve Londra’yı kazanmıştı. NY’yi kazandığı takdirde Grand Slam yapacaktı. NY’u kazandı. En yakın kadın rakibinin ve çoğu erkeğin dakikalarca önünde. O şimdi Soçi’ye hazırlanıyor. Önümüzdeki sene Soçi’de Kış Olimpiyatları var ve aslında Tatyana’nın branşı yok. Ama doğduğu topraklarda düzenlenecek bir olimpiyatta yarışmak onun için çok önemli, bu yüzden kayakla kros dalında katılmaya karar vermiş. Onu daha bebekken yetimhaneye bırakan anne-babasına, öleceğini söyleyen doktorlara ve herkese bir insana şans verildiği takdirde neler başarabileceğini göstermek için. Keşke Tatyana gelecek sene Vodafone İstanbul Maratonu’nda yarışsa ya da Soçi öncesi bize de uğrasa... Vereceği derslere bizim de çok ihtiyacımız var doğrusu.