N?olacak bu yorumcuların hali?

Futbol yorumcuların kelamlarından çıkardığımız sonuç şu: Ülkemizdeki bütün takımlar aynı taktikle oynuyor... İki ?ön liberolu? korkak, iki forvetli cesur... İşte o kadar...
N?olacak bu yorumcuların hali?

Fenerbahçe cephesi artık Aragones’e sabır gösterip göstermemeyi tartışıyor.
FOTOĞRAF: aziz uzun / aa


Televizyondaki yorumcuları dinleye dinleye iyiden iyiye kanaat getirdim ki ülkemizdeki takımlar ikiye ayrılıyor: ‘korkaklar’ ve ‘cesurlar’. İki defansif orta saha oyuncusuyla (bkz ön libero, kazma, çapa, çıpa vs) oynayan ‘korkak’, iki forvetle sahaya çıkan ‘cesur’. Hepiciği topucuğu iki taktik var bu topraklarda. Tıpkı iki tür oyuncu değişikliği olduğu gibi: oyuna giren oyuncu hücumcuysa ‘risk aldı’, savunmacıysa ‘defansa çekildi’ yorumları yapılıyor. Oyuncu değiştirme dakikasına göre, bir de ‘erken aldı-geç kaldı’ sosuyla tatlandırdınız mı bu yorumları, ooooh, misak-ı milli sınırları içinde tadından yenmiyor. Bünyede sürekli bir haklılık durumu. Sendromu.
Yorumcularımız bu konularda hemfikirler de, maça göre taktik mi uygulansın, yoksa büyük takımsan rakibine kendi taktiğini mi kabul ettirmen gerekir konusunda bir türlü anlaşamıyorlar. Farklı farklı yorumcular arasında süregelen bir tartışma da değil bu, şizofrenik kişilik bölünmeleriyle kendi kendine de pekâlâ sürdürülebiliyor. Hepimiz balık hafızalı olduğumuz için daha geçen hafta “Koskoca Fenerbahçe’nin B planı yok” dediklerini unutup, “Hacettepe’ye bile kendi oyununu kabul ettiremeyeceksen...” diye başlayan cümleler kurabiliyorlar mesela.
Ama körle yatan resmen şaşı kalkıyor ve bu kolektif şizofreni durumu en normal insanı bile benzer çok kişilikli bir tipe dönüştürüyor işte. Mesela aşırı disiplinlilik, aşırı asık suratlılık, aşırı antipatiklik gibi en nefret edilesi karakter özelliklerini bünyesinde toplamış Aragones’e bile acımayı başarıyorsunuz ülkemizde geçirdiği birkaç haftanın sonunda. Dünyanın en empatisiz ve sempatisiz insanıyla (bkz kara köpek Henry vakası) empati yapar oluyorsunuz.

Malzeme mi, aşçı mı?
Bülent Timurlenk’in pek şahane blogu acetobalsamico’da yazdığı bir yazı var. Aragones’i meşhur İspanyol şef Ferran Adria’yla kıyaslıyor ve üç Michelin yıldızlı restoranı El Bulli’de yılın 6 ayı çalışıp, geri kalan 6 ayda yeni tatlar keşfetmek için seyahatlere çıkan, yeni yemekler icat eden ve mutfağında kullanmak için aparatlar tasarlayan bu gurme şef Türkiye’de bir restoran açsa ne olurdu diye farazi soruyor. Michelin yıldızlı şefe, “Restoranı açtık ama bizde malzeme bu; truffe yok, kültür mantarı verelim, deniz ürünleri pahalı, onun yerine döner koy, hem İskender bizde çok satar” diyebilir misiniz? Hadi dediniz diyelim, yaratacağı mönü yine üç Michelin yıldızlık olur mu? Buradaki malzemeden yemek icat etti diyelim, edene kadar o da bir bocalama yaşamaz mı?
Kabul, Aragones sadece bir yemek biliyor ve sürekli onu yapmaya çalışıyor gibi görünüyor. Elindeki tarif, malzeme Xavi, Xabi, Iniesta, Torres olunca başka, Deniz, Maldonado, Emre, Selçuk olunca başka tat veriyor, doğal olarak ama “Bütün suç aşçıda” deyip kenara çekilmek de biraz kolaycılık olmuyor mu?
“Takımı yeniden yapılandırıyoruz” diyerek işin içinden sıyrılmak kolay, peki “Takım son iki senede bayağı bir yapılanmıştı, neden yeniden yapılandırıyorsunuz kardiş?” sorusuna verilebilecek cevap var mı? Her yeni tanıştığı insanın önce dişine bakan diş hekimleri, saçına bakan kuaförler gibi mesleki bir deformasyon mu söz konusu yoksa? İnsan inşaatçı olunca canı sürekli takımı yapılandırmak mı istiyor acaba?
Kabul etmeli, 6 maçta 4 mağlubiyet ve lig 12.’liği kimseye çok parlak görünmüyor. İlk paragrafta tasvir-i şikâyet edilen yorumcular da kelle istiyor. Futbolu kendi deneyimlerinden ibaret bir şey sandıkları için haklılar. Oysa sabır biraz sabır, bütün istediğim budur, Kadıköy Kadıköy de olabilir pekâlâ alternatif bir dünyada. Ama olmuyor. Olamıyor.