Olmuyor, olamıyor.. da neden?

Tamam, ?Futbol dilencisiyiz? diye ortalara düştük ama kendi ülkemizde sürekli bir ?başka kapıya? muamelesi görmekteyiz... Dekorasyon ya da moda dilencisi mi olsak acaba?
Olmuyor, olamıyor.. da neden?

Avusturya ağlarını üç kez havalandıran Tuncay, Premier Lig esintileri de sundu.
FOTOĞRAF: AFP


Futboldan sıkılınca, ki bu hafta sonu önce Fenerbahçe, sonra Galatasaray’ın bize maç diye seyrettirdikleri ‘şeyler’ sonrası gerçekten çok sıkıldım, çözümü futbol üzerine okumakta buluyorum. Bazen de dekorasyon... Yemek... Çocuk... Çizgi roman... Şey bir de moda... Ama valla en çok futbol. Giderek görev bilinciyle olsa da...
İyi bir maç diye kendimizi ortaya atıp futbol dilencisi olalı çok oldu. Ama kendi ülkemizde sürekli bir ‘başka kapıya’ muamelesi... Her baktığı şeyde kötüden önce iyiyi görmeye programlanmış bir insan olarak her şeye razıyım: Maç kötü ama mücadele güzel... Maç kötü ama tribünler güzel... Maç kötü ama saha güzel... Maç kötü ama şu adamın performansı iyi... Maç kötü ama en azından şu genç oyuncuları seyretmiş olduk... Maç kötü ama sonrasında şu akıl dolu demeçleri dinlemek bile yeter... Maç kötü ama... Futbol dilencisiydik, futbol Pollyanna’sına döndük ama bir yere kadar. Cumartesi itibarıyla söylemek isterim ki o cümledeki ‘ama’ fazla. Maç kötü. Nokta.
Şimdi yeni soru şu. Maç neden kötü? Valla maçından maçına değişiyor. Ama Trabzon-Sivas maçında gördük ki gol olmadığı için değil. Yani cumartesi gününden sonra pazar günü araya Premier Lig’den parça almışlar ruh haliyle seyrettik o maçı. Demek bir maçta golden bile önce görmek istediğimiz şey ‘ter’. Çaba. Tekmeye kafa. Taca çıkan topa atlama. Takım içi dayanışma. Arkadaşı için koşma. Olmayacak pozisyonu kovalama... Biz Türkler olarak bunu seviyoruz. İngilizler olarak da... Almanlar olarak da... Geçen hafta Avusturya’da bir hazırlık maçı oynadı milli takımımız. O maçta bütün bu saydıklarımız hem toplu halde vardı, hem Tuncay Şanlı’da vücut bulmuş şekilde bireysel olarak. O maçın benim için üç önemli noktası şuydu:
Bir... Hazırlık, dostluk, kupa, sıradan bir lig maçı... Bu maçlara motive olamaz, bu ‘önemsiz’ maçları bir türlü kazanamayız biz. İlk defa bir hazırlık maçında, sonunda puan/prim olmaksızın canla başla oynadık.
İki... Tuncay Şanlı. “Koşmanın iyisi kötüsü olmaz” düsturunu şiar edindiğini zaten biliyorduk ama ekmeğini bu kadar taştan çıkardığını, pozisyonunu bu denli söke söke yarattığını, son vuruş anında bu denli kuvvetli olduğunu fazla görmemiştik. Premier Lig farkını ortaya koydu, sevindik.
Üç... Aynı adamlar milli takımda oynuyor da kendi takımlarında neden oynamıyor diye sorduk, meraklandık.

Sorun nerede?
Dün bir Fenerbahçeli arkadaşım otomatiğe bağlamış bir ‘neden robotu’ gibi peş peşe “Aurelio neden satıldı? Neden yerine doğru düzgün bir adam alınmadı? Fransa ligindeki takımların o mevkide oynayan adamlarını alt alta yazsan daha iyi birini bulurdun. Neden Güiza’ya o kadar para verildi? Neden o parayla üç adam alınmadı. Takım neden koşmuyor?” diye sayıp duruyordu.
Galatasaraylılar da Adnan Sezgin’e takmış durumdalar. Gezdiğim forumlarda, baktığım blog’larda, gelen mesajlarda özne hep o. Maç öncesi/sonrası, takımı neden bu şekilde ‘kurdukları’ tadında açıklamaları da tepki topluyor, kafasına göre verdiği izinler de, kendi getirdiği için zaten kızdıkları Skibbe’nin işine karışması da...
“Bir takımın sahada ‘ne’ oynadığını belirleyen faktörler nelerdir?” sorusuna “Seçilen taktik varyasyon, ülkenin futbol kültürü, kulübün futbol geleneği, teknik direktörün seçimleri, defans organizasyonları, hücum varyasyonları...” diye uzun bir listeyle cevap vermiş Rinus Michels. “Ama en önemlisi futbolcunuzun göstereceği performanstır.”
Ülkesinin futbol kültürünü bu kadar az tanıyan, kulübünün futbol geleneğine bu kadar uzak, teknik direktörünün seçimlerini bu kadar küçümseyen, defans organizasyonunda bu kadar zayıf, hücum varyasyonlarında kısır olunca tanım itibariyle olmazmış ki zaten.
Biraz çorba gibi yazı oldu ama zaten kafam da öyle.