Premier Lig?den nefret ediyorum

Karpuzun bostandan, domatesin bahçeden, günlerin ?sabah denizi-öğle uykusu-öğleden sonra denizi? şeklinde ayrıştığı, cennet gibi bir coğrafyadan döndüm. Yani her türlü kafa karışıklığı hakkım var
Premier Lig?den nefret ediyorum

Nicolas Anelka, ?endüstriyel futbol?un en belirgin figürlerinden biri.

“Roman, Didier Drogba’ya 4 yıllığına 24 milyon pound teklif etti” yazıyor Dalaman Havaalanı’ndaki dergiciden edindiğimiz ecnebi gazete. Artık Chelsea deme gereği bile duymuyorlar anlaşılan. Daha bu sabah pazarda “Domates 1 YTL mi? Neden bu kadar pahalı?” diye konuşan biri için 24 milyon pound tahayyül ötesi bir rakam. “Drogba o kadar eder miydi?” Premier Lig’de anlamını kaybetmiş bir soru artık anlaşılan.
Belki ülke ve futbol gerçeklerine uzak, vitesi boşa almış yaz yorgunu halim yüzündendir bilemem, artık sinir oluyorum İngiltere Ligi’ne... Bir süredir Premier Lig denince aklıma futbol kültürü, sahada oynanan futbol, gözümüzü gönlümüzü bayram ettiren yıldızlar falan değil, sadece gözünü para bürümüş birtakım adamlar geliyor. Bu ‘birtakım adamlar’ kategorisinde de sadece kulüpleri peynir-ekmek gibi satın alan para babaları değil, o kulüpten bu kulübe kelebekler gibi uçuşan futbolcular da giriyor maalesef.

Kulüp değil para sevgisi
Gerçek mi değil mi bilemem ama Paris’te anlatılan bir hikâyedir: Brunei Sultanı o kadar utangaç o kadar utangaçmış ki önce alışveriş yapmak istediği dükkanı satın alır, sonra boş reyonlar arasında tek başına dolaşarak alışverişini yaparmış. Premier Lig benim gözümde o noktaya geldi... Birtakım adamlar futbol seyretmek için önce kulüpleri satın alıyorlar, sonra maça gidiyorlar; hesapsız paraya bir şey kendisinin olmayınca zevk vermiyor galiba. Ama futbol bir moda değil ki yahu: “Ay şekerim, ben de bir kulüp alıverdim. Üstelik bu sene kırmızı çok moda diye Liverpool’u aldım, baaak, yakışmış mı?”...
Kulüp sevgisi paraya indirgendikçe, orada oynayan bütün futbolcular da gözüme Anelka gibi görünüyor, engelleyemiyorum. Seveni var mıdır bilemeyeceğim ama varsa da alınmasın, gol atınca takım arkadaşlarını değil, kolundaki sponsorunun bandını öpen bir adam sonuçta Nicolas... Chelsea’nin verdiğinin iki katını bastırsan, halı saha takımına bile transfer edersin izlenimi veriyor. Ha transfer olur olmaz tartışılır ama çizdiği imaj bu, ben n’apayım. Tıpkı Premier Lig’in artık bir futbol liginden çok, borsa gibi, banka gibi ‘ekonomik’ bişiler çağrıştırması gibi.

Bir gecede satılan takımlar...
Servet düşmanı da değilim valla ama bu kadar sınırsız para, bir de bu kadar hesapsızca harcanınca insanın siniri bozuluyor. Hani, “Servetini nasıl yaptın? Bir gün yerde bir limon buldum sattım. İki limon aldım. Onu sattım, dört limon aldım, sonra amcamdan miras kaldı” hesabı. Yani limonlarla baş edersin de bir yere kadar, amca işin içine girince mertlik bozuluyor. Şampiyonlar Ligi’nde İngiliz olmayan bütün takımları tuttuğumu şimdiden açıklıyorum işte.
İçime su serpen yegane şey bu ticari futboldan nefret etme konusunda yalnız olmadığımı bilmek. Takımının dönüştüğü ‘şeyi’ sevmediği için 30 senedir maçlarına gittiği sevdiceğini boşayıp, 3. kümede mücadele eden semt takımına dönüş yapan birkaç taraftar tanıyorum şahsen ki takımları da İngiliz kulüpleri yanında garibanspor kalan üç büyükler ha...
Ama taraftar forumlarının yalancısıyım, ‘ticari futboldan’ kopuş dalgası asıl İngiltere’yi vurmuş. 40 senelik takımlarının bir gecede Amerikalılara, Ruslara satılmasını sindiremeyen bazı taraftarların çareyi takımlarını boykot etmekte bulduğunu biliyorduk. Ama bu taraftarların futbol aşklarını sınırın öteki tarafında tatmin ettiklerini en azından ben bilmiyordum doğrusu. Okuduğuma göre, bazı İngiliz taraftarlar haftasonları Bundesliga’ya geçip orada maç seyrediyorlarmış ve bu harekete de ‘Büyük Futbol Göçü’ (The Great Football Exodus) diyorlarmış. Eski günlerdeki gibi futbol kulağa çok romantik geliyor.