Schuster ve diğer meseleler

Sorun kimin hatalı, kimin sütten çıkmış ak kaşık olduğu noktasında değil. Sorun iletişim kuramamakta.

Rangers’ın stadyumunu geziyoruz. Ibrox’un kale arkası tribününün dış duvarındaki tuğlalarda taraftarların isimleri yazıyor. Bazı tuğlaların üzerine çiçekler bırakılmış. Taraftarlar çok da pahalı olmayan bir ücret karşılığı, artık tarihi eser kategorisindeki bu dünya mirasının duvarında kendilerini ölümsüzleştirebiliyorlar. Biz söküyor, satıyor, stattan bir parçayı koparıp ‘eve’ götürmeyi düşünebiliyoruz en fazla. Onlar kendilerinden bir parçayı oraya bırakıyorlar.

Stadın içine giriyoruz. Akıllara ziyan bir ‘Kupa Odası’ (Trophy Room) var. Bir duvarda şampiyonlukların her biri için bir tablo, rakip takımların flamaları, diğer kulüplerin hediyeleri... Özel izinle girdiğimiz odada, rehber bıraksak her birinin hikâyesini tek tek anlatacak. Tarihleri, detayları ve anılarıyla. Gözlerinin içi gülerek. Bu odanın dışındaki koridorda gelmiş geçmiş bütün teknik direktörlerin portreleri asılı. 1873 yılında kurulmuş Rangers’ta gelmiş geçmiş teknik direktörlerin sayısı 12. Halen bu koltukta oturan Walter Smith ikinci kez görev aldığı için onu iki kere asmamışlar. Bağış (Erten), “Bizim kulüpler bunu yapmaya kalksa Picasso’nun Guernica’sı olur” diyor. Gülüyoruz ama acı acı.
Yandaki kapıdan içeri giriyoruz. Teknik direktörün odasındayız: Gaffer Room. “Bu masa William Wilton’dan kalma. Ondan sonra Bill Struth devraldı. Kahvaltısını bu masada yapardı. Bu telefon da onun. Şu portmantodaki şapka da...” diye anlatıyor. Bizimle birlikte stadı gezen gruptaki çocukları ‘o’ koltuğa oturtuyor, ‘o’ telefonla konuşturuyor. Ondan sonra gelen 10 teknik direktörün hiçbiri o masayı değiştirmemiş, şuraya daha modern bir telefon koyalım dememiş, odanın dekorasyonunu kendi zevkine göre değiştirmeyi akıl etmemiş. Çok enteresan!.
Sonra soyunma odalarını geziyoruz. Nasıl anlatsam eskiliklerini acaba? Duvarlar lambri ve köşede tüplü bir televizyon var. Maç görüntülerini oradan izliyorlar. Tüplü televizyon neydi, neye benzerdi hatırlıyor musunuz? Oradan çıkıp Celtic Park’a yollanıyoruz. Derbinin bir gün öncesindeyiz, antrenman sonrası futbolcular kapının önünde taraftarlara imza dağıtıyorlar. Kulüp dediğim için etrafı yüksek duvarlarla çevrili bir bina düşünmeyin. Kapıda güvenlik görevlisi bile yok. Maç günü durum iyice âlem; futbolcuların arabaları, taraftarlarla aynı otoparkta! Maçın skoruna göre camlarına gül bırakabilir ya da sol aynalarını indirebilirsin istersen.
Biz Celtic-Rangers maçının atmosferini solurken Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi oynanıyor memlekette. Yankıları Glasgow’a kadar uzanıyor. Ekrem’in golü, Ferrari’nin dirseği, Schuster’in pazara çıkan ipliği... Anlaşıldı, Schuster’in de son kullanım tarihi bitmek üzere. ‘Adam değil’ noktası çoktan geçilmiş, ‘Ben demiştim’ korosu beraber ve solo şarkılara geçmiş.

Günü kurtarma sistemi
Schuster’in hataları olabilir. Rijkaard’ın da vardı. Adlarını tekrar tekrar yazmaktan sıkıldığım diğer teknik direktörlerin de. Sorun kimin hatalı, kimin sütten çıkmış ak kaşık olduğu noktasında değil zaten. Sorun iletişim kuramamakta. Biz ne kulübünü sevmeye çalışan bir çocuğu stat gezisinde Baba Hakkı’nın koltuğuna oturtabiliyoruz, ne o koltuğa oturan teknik direktör Baba Hakkı’nın koltuğunda oturmanın ne demek olduğunu anlayabiliyor. Öyle bir itiş kakış, harala gürele, kim dedi-ne dedi, gündelik meseleler, fasit daireler, çözümsüz tartışmalar, günü kurtarma ve onu bile başaramama üzerine kurulu bir sistem. Bu ortamda değil ‘anarşik’ ruhlu Schuster’in, birazcık uzun vadeli düşünen kimsenin başarılı olma şansı yok ki! Başarıyı şampiyonluk kupasına değil, Baba Hakkı’nın koltuğuna endekslemedikçe başarı gelmeyecek.

.