Teknik değil akil adam...

Maç sonu basın toplantısında "Sezonun en iyi oyunuydu ama daha geliştirilecek çok şey var" dedi Pep Guardiola. Salondaki gazeteciler olarak birbirimize bakıp, gözlerimizi kırpıştırdık.

Maç sonu basın toplantısında “Sezonun en iyi oyunuydu ama daha geliştirilecek çok şey var” dedi Pep Guardiola. Salondaki gazeteciler olarak birbirimize bakıp, gözlerimizi kırpıştırdık. 90 dakika ağzımız açık izlediğimiz maçtan çıkmıştık. Bayern’in temposu baş döndürücüydü. Saniye susmayan Bayern taraftarı kadar olmasa da insanın izlerken yorulduğu maçlardandı.
Taraflardan birinin başında Guardiola, diğerinde Pellegrini olunca, hücumdan savunmaya, savunmadan hücuma geçişlerde yapılanların, en alakasız futbolcunun bir yerden bir yere attığı deparın, savunmada yapılan en ufak bir hareketin bile rastlantı olmadığını, taktiksel olarak bir anlam ifade ettiğini biliyorduk. Topun kimin ayağında olduğuna göre oyunun şeklinin ve dengesinin nasıl değiştiğini, iki taraf da benzer oyun stillerini sevdiği için farkın her pozisyonda kimin lehine ya da aleyhine nasıl değiştiğini, hangisinin elindeki malzemeyi nasıl kullandığını incelemekten bitap düşmüştük. Ve Guardiola kalkmış “Daha geliştireceğimiz çok şey var” diyordu!

Merak edip sorduk haliyle, çoğu koçu zevkten dört köşe yapacak bir oyun sonrası hâlâ ‘gelişimden’ bahseden adama, “Mükemmel takımdan ne anlıyorsunuz” diye. Cevap sahadaki oyundan daha büyüleyiciydi: “Top rakipteyken aç hayvanlar gibi hırsla, top bizdeyken çocuklar gibi zevkle oynayacak takımı anlıyorum. En iyi savunmacım forvetim, en iyi hücumcum savunmacım olduğu zaman mükemmel takım olacağız.” Eski futbolcu ya da antrenörlerin kitaplarda okumaya alıştığımız ‘sloganvari’ cümlelerinden ikisini peş peşe kulaklarımızla duymuştuk. Biraz kasarsak edilmelerine vesile olduğumuzu bile iddia edebilirdik yani (ki inanmayan ‘Veni Vidi Vici, Manchester’ yayımlanınca seyretsin. Hepsi kayıtlara geçti).
Pellegrini dersen derviş gibi adam. 2004 yılı martında Avrupa futbolunu denemek için yarı gönüllü, yarı sezonluk giriş yapmış, o ilk yarı sezonda takımın başında eski teknik direktörün yardımcısı Paquito’yu çıkararak perde arkasında bir sonraki sezonun takımını hazırlamıştı. Hazırladığı takım Villarreal’di. Hani La Liga’yı üçüncü bitirerek katıldığı UEFA Kupası’nda çeyrek final oynayan, ertesi sezon Şampiyonlar Ligi’nde yarı finale çıkan ‘o’ Villarreal. Giriş o giriş. Avrupa dışından gelip de Premier Lig’de takım çalıştıran beşinci yabancı antrenör, ilk Şilili oldu bile.

İki koçu birleştiren şey futbola bakış açıları, oynattıkları oyun, La Liga geçmişleri ya da sakinlik, sükûnet gibi karakter özellikleri değil; ikisi de ateşten gömlek giymiş durumda. Bir tarafta, taraftarların taptığı ve neden gittiğini hâlâ anlamadığı Mancini sonrası City’nin teknik direktörlüğüne soyunmuş Pellegrini. Uzun vadeli planların adamı olması ya da takımlarına her daim güzel futbol oynatması gibi veriler City’nin hiç şampiyon olamadığı dönemlerde belki daha geçer akçe olabilirdi. Ama Maviler de artık ‘kazananlar’ kulübüne girdi, onların taraftarları da statlarında Şampiyonlar Ligi melodisini duymanın, şehrin diğer takımı Manchester United karşısında yıllar süren ezikliği atmanın tadına vardılar. Başarı isteyecekler. Diğer yanda Guardiola. Geçen sezon her şeyi kazanmış panzer gibi oynayan bir takımın başına geçti. Ne kazansa, müzede zaten var. Üstelik daha da zoru seçti: Kazanan takımı bozdu, yeniden yapıyor. Ne diyelim? Hedefledikleri şeye ulaşmaları için futbol ilahları ikisinin de yanında olsun. Biz seyirciler, mest olmaya çoktan razıyız...