Tesis değil insan

2020 Olimpiyat Oyunları evsahipliği konusunda 'tesis olarak' yeterliliğimiz tartışıladursun, spor politikamız hâlâ ortalarda görünmüyor. Halbuki asıl önemlisi herkesin spor yapması...

Olimpiyatları alsak mı, almasak mı tartışmalarında Barselona ile Atina arasında savrulup duruyoruz. Almamız gerektiği konusunda ısrarcı olanların en sağlam argümanı Barselona ve sonrasında birçok branşta atağa kalkan İspanyol sporu. Buna cevap şak diye Atina’dan yapıştırılıyor; Yunan ekonomisine ve krizine yaptığı olumsuz katkılar ve ‘Olimpiyat sonrası Yunan sporunda ne değişti?’ sorusuyla. Arada olan diğer olimpiyatlar ya da ülkelere etkileri filan hiç ‘branşımız’ değil. Ya hep ya hiç, ya siyah ya beyaz toplumunda gayet tanıdık şeyler bunlar. Olimpiyat denince de, baktığımız yerin başarı ve ekonomi ikilisi olması ne şaşırtıcı ne de anormal aslında.

Biz mevzuya bu sanki salt bizim kararımıza bağlıymış gibi, ‘Alalım mı? Almayalım mı?’ ekseninden bakadururken, yelpazeyi genişletip asıl spor politikası hakkında neler yapılacağı sorusuna kafa yormaya ne dersiniz? Bugün nereye kaç tesis yapılacağı, nereden nereye kaç dakikada gidileceği, buna ayrılan bütçeler konusunda hepimiz fazlasıyla bilgi sahibiyiz. Peki yatırım yapılan branşlar ya da yapılacak yetenek taramaları dışında, kısa, orta ve uzun vadeli spor politikamız ne? Bilen var mı? Yetenek taraması tabii ki gerekli ama bulduklarımızı ne yapacağız? Seçilemeyenler ne olacak? O an yeterli seviyede görülmeyen ama diyelim bir sene sonra boyu acaip uzuyacak çocuğu ya da fiziksel olarak yetersiz ama içinde herkesten daha çok özveri ve heyecan barındıranı nasıl keşfedeceğiz?

Ya da şu konulara kafa yormaya ne dersiniz? Son ‘olimpik’ Londra’nın sloganı ‘inspire a generation’ idi hatırlarsınız. ‘Bir jenerasyona ilham kaynağı ol’ hedefiyle yola çıkmışlardı. Madalya sıralamasında fena iş çıkarmadılar. Gel gör ki ilham kaynağı olmayı hedefledikleri nesil, ilhamdan çok obezite oranlarında patlama yapmış durumda. 16 yaş altındaki nüfusun üçte biri ya fazla kilolu ya da obez. Her üç çocuktan biri ‘şişko patates’.

13 yaşındaki bir çocuğun günde en az 1 saat spor yapması gerekiyor. Günde en fazla 1 saat televizyon seyretmeli. Her gün bir adet çilekli süt içse, sene sonunda sırf o sütten aldığı şeker bir el arabasını dolduracak oranda, inanmayanlar Jamie Oliver’ın bundan birkaç yıl önce TED konferanslarında yaptığı sunumu izleyebilirler.

‘Teenage’ kategorisindeki her üç çocuktan birinin fazla kilolu ya da obez olması ne demek? Anne-babalarından daha genç ölecek jenerasyonlar demek. Yazması bile zor.

Biz, halk olimpiyatı ne kadar istiyor, ne kadar istemiyor araştırmaları yaparken, spor çoktan televizyonlarda birtakım futbolcuların koşu mesafelerine indirgenmiş durumdayken, asıl soru olimpiyatı alıp alamayacağımızdan çok, futbol konuşmayı futbol oynamaktan daha çok seven bir halka nasıl ilham vereceğimiz olmalı. Asıl mesele fiziksel aktiviteyi sadece gelecek jenerasyonların değil her yaştan halkın gündelik hayatına nasıl sokacağımız.

Çünkü korkarım ki anne-babaları değiştirmeden hiçbir şeyi değiştiremeyeceksiniz. Unutmayalım ki çocukların asıl rol modelleri anne-babalarıdır. Anne-baba televizyona yapışık otururken, çocuğa isterseniz dünyanın en iyi tesislerini yapın, yerinden sadece geçici olarak kaldırabilirsiniz. Aklınızın bir köşesinde bu da bulunsun.