Bardağın dolu ve boş tarafı

Geçtiğimiz hafta 2010'un ilk üç ayı için açıklanan büyüme rakamları çoğu çevrelerce büyük...

Geçtiğimiz hafta 2010’un ilk üç ayı için açıklanan büyüme rakamları çoğu çevrelerce büyük mutlulukla karşılandı. TÜİK’in açıklamış olduğu veriler, söz konusu dönemde gayrı safi milli hasılanın yüzde 11.7 gibi yüksek sayılabilecek bir oranda arttığını gösteriyordu. Söylendiğine göre bu artış oranı G-20 ülkeleri arasında ikinci, OECD ülkeleri arasında da birinci sırada bulunuyor. Gerçi ilk çeyreğe ait büyüme rakamı, bir kaç gün önce Başbakanın gerçekleşeceğini müjdelediği yüzde 12 lik rekorun, fazla olmasa da biraz altında. Ancak, rekor olsun ya da olmasın yüzde 11.7’lik büyümenin dikkat çekici olduğu gerçek.
Bekleneceği üzere iktidar ve ona yakın çevreler ilk çeyrek büyümesini ekonominin krizden çıkmış olduğunun işareti olarak görme ve gösterme eğilimi içine girdi. Krizin artık geride kaldığı, ekonominin yeni baştan hızlı büyüme sürecine girdiği ifade edildi. Bir diğer deyişle, yarıya kadar dolu bardağın dolu tarafı ön plana çıkartıldı.
Buna karşılık, yine bekleneceği üzere, muhalefetin sözcüleri ve yürütülen ekonomi politikalarını tenkit edenler daha çok bardağın boş tarafına baktılar. Söz konusu dönemde ekonomi yüzde 11.7 büyümüş olsa bile, bir önceki yılın aynı döneminde karşılaşılan yüzde 14.5’luk eksi büyümenin henüz telafi edilmediğini savundular. Ayrıca, daha önceki dönemlerle karşılaştırma yaparak, büyümenin az da olsa hız kaybetmiş olduğunu ileri sürdüler.
Kanımca, yılın ilk üç ayında ulaşılan büyüme hızını küçümsememek gerekir. Her ne kadar daha önceki iki yılda karşılaşılan kayıplar henüz karşılanmamış olsa da, rakamlar ekonominin dinamizminin devam etmekte olduğunu gösteriyor. 2008 dünya krizinde diğer ülkelere göre derin kayıplara uğrayan ekonomimiz, krizden çıkış yolunda diğerlerine oranla daha başarılı gözükmektedir. Bu gözlemi yaptıktan sonra, üç aylık rakamlara bakarak iyimserlik ve rehavet içine girilmesinin yersiz olduğunu söylemek gerekir. Üç aylık gayrı safi milli hasıla artışı, her şeyden çok, bir önceki yılın aynı dönemindeki büyük düşüşün etkisini yansıtmaktadır. Diğer bir deyişle sağlanmış gözüken büyümede baz alınan kötü dönemin etkisi çok büyük. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılarak bakıldığında son dönemlerde büyüme hızının yavaşlamakta olduğu, hatta ilk çeyrekte sıfıra yakın bulunduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Gerek kısa gerek orta dönemlere bakıldığında hızlı büyümeyi engelleyecek faktörler önemini korumaya devam ediyor. Rakamlara yakından bakıldığında, 2010 yılı ilk çeyrek büyümesinde iç tüketim ve stoklardaki artışların öncelik teşıdığı göze çarpıyor. Daha önceki dönemlerde tüketici talebinin baskı altında tutulmuş olduğu ve stokların eritildiği göz önünde bulundurulursa, bu gelişmeyi daha iyi değerlendirmek kolay olur. Önümüzdeki aylarda iç talebin aynı hızla artmasını beklemek gerçekçi olmayabilir.
Öte yandan, üretime ve büyümeye destek sağlayabilecek ihracatın yakın geçmişte çok yavaş arttığı görülüyor. Özellikle, Avrupa Birliği ekonomilerinde devam edeceği anlaşılan yavaşlamanın önümüzdeki aylarda ihracatamızı olumsuz etkilemeye devam etmesi kaçınılmaz. O nedenle, ihracatın büyümeye katkısı yönünden iyimser olmak pek mümkün görülmüyor. Buna karşılık, geçen dönemde ithalat ihracata göre çok daha hızlı artmış bulunuyor. Bunun sonucu büyüyen cari açık neredeyse kriz öncesi dönemi hatırlatıyor. 2010 yılı cari açığının, yıl sonu için daha önce yapılan tahminin birkaç katı olması uzak bir olasılık değil. Yüksek düzeydeki ithalatın bir yere kadar üretimi ve iç talebi teşvik etmesi beklenebilir. Ancak, bu durumun orta ve uzun dönemda devam ettirilmesi, yalnız neden olacağı kırılganlıklar yönünden değil, fakat sürdürülebilir büyüme yönünden de sakınca doğuracağı yakın geçmişteki deneyimimizle de sabit.
Siyasal alanda çalkantılı bir dönemden geçmekte olan Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda daha sakin ve istikrarlı bir ortama kavuşmasını beklemek zor. Ülkedeki siyasal istikrar yönünden içeride ve dışarıda bekleyişlerin fazla iyimser olmadığı gözden kaçmıyor. Siyasetteki gelişmelerin ekonomide istikrar ve büyümeyi olumsuz etkilemesi kaçınılmaz hale gelebilir.
Sık sık gündeme getirildiği gibi Türkiye’nin yeni bir büyüme stratejisi uygulama gereği her gün biraz daha iyi anlaşılıyor. Yakın geçmişte yürütülen diş kaynağa bağımlı büyüme yaklaşımından bir an önce uzaklaşmak, onun yerine yurtiçi tasarrufları, verimliliği ve istihdam yaratmayı ön plana alan bir stratejiyi uygulamaya koyma zorunluğu var.