DPT'den beklenen

Türkiye'de yeni bir büyüme stratejisine ihtiyaç duyulduğu, çeşitli kişi ve kurumlarca daha sık dile getirilmeye başlandı. Kriz öncesinde yürürlükte olan modelin ülkenin uzun dönem sorunlarını çözmede yetersiz kaldığı üzerinde hemen herkes anlaşıyor.

Türkiye’de yeni bir büyüme stratejisine ihtiyaç duyulduğu, çeşitli kişi ve kurumlarca daha sık dile getirilmeye başlandı. Kriz öncesinde yürürlükte olan modelin ülkenin uzun dönem sorunlarını çözmede yetersiz kaldığı üzerinde hemen herkes anlaşıyor.
Aslında söz konusu modelin ne olduğunu kesin bir dille söylemek kolay değil.  Çünkü bilinçli bir biçimde kurgulanmış bir ekonomik modelin varlığı da söylenemez. Bununla birlikte, bilinçli olsun ya da olmasın, 2001 krizi sonrasında uygulamaları bir modele dökmek mümkün.
Özetle söylemek gerekirse bu model, büyümeyi büyük ölçüde dışarıdan kaynak aktarımına dayandırıyor. Bunun aracı ise cari işlemler dengesi açıkları. 2002 yılından son krize kadar geçen dönemde bu yolla Türkiye kendi imkânlarının dışında yaşamaya alıştı. Toplum yeterince tasarruf etme zahmetine katlanmaksızın, ekonomi yüksek sayılabilecek büyüme hızlarına ulaştı.
Yüksek reel faiz, düşük döviz kuru söz konusu modelin vaz geçilmez unsurları. Geçmişte uluslararası piyasalara göre daha yüksek tutulan faizler sermayeyi ülkeye çekerken, düşük döviz kuru ithalatı teşvik edip ihracatı sınırlı kılmıştır.
Bu modelin yarattığı sakıncaların üzerinde şimdiye kadar yeterince duruldu. Ancak, bir de şu gerçek var. Kriz sonrasında yine aynı yaklaşımın hayat bulduğu görülüyor. Dış ticaret açığı ve ona bağlı olarak cari işlemler açığı büyüme eğilimi içinde.
Türkiye bir kere daha geçmişi ve onun getirdiği sorunları yaşamamalı. Kaldı ki aynı model tekrar edilmek istense bile, 2010 lu yılların ekonomik ortamının bir önceki 10 yıldan farklı olacağı gerçeği gözden uzak tutulmamalı.
Çeşitli nedenlerle Türkiye ekonomide büyüme hızını geçmişe oranla en az iki puan artırmalı. En azından yılda ortalama yüzde 7’lik sürdürülebilir bir büyüme hızı hedef olarak alınmalı. Bu Türkiye’nin başarabileceği bir şey.
Bu düzeyde bir büyhüme hızı, yalnız Türkiye’nin uluslararası gelişme yarışında bir adım öne geçmesi için değil, aynı zamanda ön plana çıkan işsizlik sorununun, çözülmese bile hafifletilmesi için zorunlu gözüküyor. 
Bunun nasıl gerçekleştirileceği konusunda sağda solda görüşler uçuşuyor. İşte burada Devlet Planlama Teşkilatı’na büyük görev düşüyor. Bu kuruluş yasanın kendisine verdiği yetki ve sorumluluk içinde ekonomik büyüme için yeni bir strateji hazırlığı içinde olmalıdır.
Ancak, doğal olarak asıl sorumluluğun hükümette olduğu gerçeği unutulmamalı. Hükümet yetkilikleri böyle bir hazırlığı teşkilattan istemelidir.
Bugün olduğundan yüksek bir sürdürülebilir büyüme hızının sağlanması, her şeyden önce iç tasarruf oranlarının artırılmasını gerektiriyor. Türkiye’de son dönemlerde tasarruf oranı gayrı safi milli hasılanın yüzde 17-18’i çevresinde gerçekleşmektedir.
 Gelir düzeyi ne olursa olsun, hiçbir ülke için bu oran yüksek sayılabilecek sürdürülebilir büyüme için yeterli değildir.
İç tasarrufları basite indirgeyerek bireysel, şirket tasarrufları ve kamu kesimi tasarrufları olarak üçe ayırmak mümkün. Devlet Planlama Teşkilatı uzmanları bu üç çeşit tasarrufun, birbiri ile çelişmeyecek şekilde nasıl artırılabileceğini ortaya koymalıdır. Bugünkü uygulamada ilk bakışta bile göze çarpan eksiklikler bulunuyor. Örneğin, başta kredi kartı uygulaması tasarruf değil, daha çok tüketimi teşvik eder nitelikte. Vergi yasalarının ne ölçüde bireysel, daha da önemlisi şirket tasarruflarını teşvik ettiği sorgulanabilir.
Ne çeşit kurumsal düzenlemelerin tasarrufları artıracağı üzerinde durulmalıdır.
Yüksek büyüme yanında, işsizliğin nasıl azaltılacağı yeni strateji içinde önde gelen ilgi konusu olmalıdır. Bu konuda bazı çalışmaların yapıldığını duyuyoruz. Ancak, işsizlik konusunun büyük stratejinin bir parçası olarak ele alınması gerektiğini düşünüyorum.
Önümüzdeki yıllarda ihracat artışının büyümeye yapacağı katkı önem taşıyor. Çünkü üretim artışını yalnız iç taleple karşılamak yeterli olmayacaktır. O nedenle, üzerinde durulması gereken konulardan birisi ihracat ve ihracat artışı olacaktır.
Öte yandan, büyümeyi yalnız yatırmlardaki artışa bağlamak eksik ve yanıltıcı olur.
Ekonomik faaliyetlerde verim artışı da önem taşıyor. Yakın geçmişte olduğu üzere, verim artışını herşeyden çok kullanılan işgücü sayısını azaltarak sağlamak sağlıklı bir yaklaşım sayılamaz.
O nedenle, verimliliği etkiliyen faktörlerin yakından incelenerek çözümler getirilmesi gerekiyor.
Bu söylediklerim, kuşkusuz büyümede önem taşıyan bütün faktörleri içermiyor. Fakat başlangıç noktası olarak anlam taşıdığını düşünüyorum.
Kapsamlı bir büyüme stratejisi hazırlanması için zaman geçirmeden Devlet Planlama Teşkilatı’na somut bir görev verilmesi gerektiğine inanıyorum.